TEK ZİNDAN
İNSAN
İnsan bir muammadır. Kendini
tanıyabildiği oranda huzur ve sükûn bulan tek varlıktır. Dünya
hayatı insanın kendisini tanıması için elde ettiği, çok önemli
bir fırsattır.
İyilik ve kötülük
potansiyelini bir arada taşıyabilen yegâne yaratılmış da
insandır. İnsanda iki zıt özellik bir aradadır. Ateşle barut
gibi… Kişiler, aldıkları eğitim, bağlandıkları değerler,
beslendikleri ilahî ya da beşerî kaynaklar ve bizzat kendi
iradeleri ile yapacakları tercihlerle yönelimlerini tayin
ederler: İyilik veya kötülük, doğru ya da yanlış, hak veya
batıl.
İnsan dışında yeryüzünde
yaşayan hiçbir varlık kendi kendine tuzak kurmaz. Seçme
özgürlüğü insana verilmiştir. Yanlış tercih yapmak insana
hastır. Bu özgürlüğü iyi kullanamayan insan, kendi kendinin
esaret ağlarını örer. Kendisini birçok şeye mahkûm eder, fakat
yaptıklarının farkında olmaz.
İnsanı var eden Vacibü’l-Vücud,
mahlûkatın eşrefi kabul ettiği insanın alçalmaması için, gerekli
bilgi ve örnekleri ona sunmuştur. Verilen bilgileri ve örnekleri
dikkate almayan insanoğlu, kendisini yüceltecek metotları ve
eylemleri kendisini alçaltmak için kullanabilmektedir. Oysa
önüne serilen hürriyet sahalarını bir kullanabilse, kendisinin
var ediliş gayesini gerçekleştirmiş olacaktır.
İçindeki “ben” duygusu
sınırlandırılmadığı sürece insan, varlığını egoizm zindanlarına
atar. Kendini çok beğenir. Gurur elbisesiyle dolaşmaya başlar.
Her şeye yukardan bakar. Nefsini iyice yüceltir. Öyle bir an
gelir ki, varlığını borçlu olduğu var edicisiyle ipleri
kopartır. Böylece, özellikle kendisine sunulmuş hürriyet
alanlarını yok etmiş olur. Artık, bencillik zindanında olduğunun
farkında bile değildir. Karanlıklar ona aydınlık gibi gelir. Ruh
gözleri körelmiştir. Zindandan kurtuluş imkânı da yok gibidir.
(Tövbe hariç)
Âdemoğlu şehevî duyguların
esiri olur. Bu duygularını tasvip edilmeyen yollarla tatmin
etmek ister. Nefsi, haramları tattıkça zevklenir. Zevklendikçe
dünyalar onun olur. Oysa kendisini zevklendiren şey, sadece bir
zerre gibidir. Zerreler nefsi tarafından kürreler gibi
algılanmaktadır. Yasakları çiğnemenin verdiği sarhoşlukla, bir
zindan içinde dönüp durduğunun bilincinde değildir.
İnsanın müstağni olduğuna
inanması, kendi kendine yettiğine kanaat getirmesi, o insanı
bereketlerden ve sayısız nimetlerden yararlanmasından uzak
kılar. Böyle düşünen insan, muhtaç olarak bu âleme geldiğini
inkâr eder duruma düşmüştür. Bu durum, bakışlarının kendisinden
başkasına olmamasını sağlar. Kendisinden başkasını göremez.
Bütün düşüncesi kendi özelliklerinde kesifleşir. Kendini öne
çıkartmanın yollarını bulmak için aklını kullanır. Zamanının
büyük bir bölümünü şahsına ayırır. Fiziken bir benzerinin
olmadığını vehmeder. Yaşlanmaktan korkar. İhtiyarlığın bir
hikmete binaen gerçekleştiğini kavrayamaz. Etrafındaki ecel
haberlerine bigane kalır. Ölümü anmak istemez. Vücuduna,
giyimine kuşamına son derece önem verir. İşte böyle bir insan
narsizm zindanında çürümeye mahkûmdur.
Tahakküm fikri, insanın
yaratılışla getirdiği özelliklerinden biridir. Başkalarına
emretmeyi her insanın sevdiğini inkâr edemeyiz. Bu özellik,
ancak ilâhî öğretiler silsilesiyle terbiye edildiğinde
anlamlıdır. Peygamberler emretmişlerdir, fakat ezmemişlerdir.
Bir vesileyle tahakküm etme fırsatı yakalayan insan ezmeye
yönelir. Oysa hükmetmek ayrı, tahakküm etmek ayrıdır. Tahakküm
etmeye alışmış kişiler nefret zindanında yuvarlanmaktan, sevgi
denizine geçmeye fırsat bulamazlar.
Haklı olmak en büyük güçtür.
Haklı olduğunu severek hemen kabul eden insan haksız olduğunu
kabullenmekte zorlanır. Hatayı üstlenmek erdemliliktir.
İnsanoğlu suçu ve hatayı inkâr etmekten geri durmayacak
istidatlara sahiptir. O’na göre hata başkalarına ait bir
vakıadır. Eksiklik diğer insanlara mahsustur. İlâhî kitapların
ve peygamberlerin adap, nefsini hesaba çekme, hataları ve
ayıpları görmeme telkinlerine rağmen, insan kendisinin hâkimi
olduğu mahkemelerde müebbet hapis cezasına mahkûm olmuş
demektir.
Doğallığı terk edip rol
yapmaya gayret etmek, sûnîlik cezaevinin koridorlarında holta
atmaktır.
Akrabalarıyla ilişkiyi kesip
ailesinden başkasına sarf-ı nazar etmeyenler, sevgiyi
paylaşamayan cimri mahkûmlardır.
Toplum gerçeğini, cemaat
hakikatini görmezlikten gelip yakınlarına odaklananlar, asabiyet
zindanında gün sayan mahkûmlar gibidir
Vermeyi reddeden, almayı
yeğleyen bir kişi enerjisini hep bu yolda harcamaya gayret eder.
Sahip olma arzusunu gerçekleştirmekten başka bir şey düşünemez
bir hale gelir. Bu uğurda, önüne geleni, fillerin çimenleri
ezdiği gibi ezer geçer. Yıkar yakar, kırar döker. Ona göre, o
her şeyin iyisine layıktır. Diğerleri hiçbir güzelliği elde
etmemeliler. Böyle düşünmeyi adet edinen biri aslında, sahip
olma zindanlarının dehlizlerinde naçar dolaşmaktadır.
Bağımsızlık düşüncesini
abartanlar, mutlak hürriyetin olmadığını akledemezler. Tabii ki
gerçek hürriyetin ne olduğunu da kavrayamazlar. Özgürlük
özgürlük diye özgürlüğün bahşedicisinden uzaklaşırlar. Sonuç,
nefis zindanında tutsaklıktır.
Yapmadığını söylemek, yapar
gibi olmak, “hikmetinden sual olunmaz” görünümüne bürünmek,
riyakârlık zindanlarında ömür boyu hapis yatmak demektir.
İnsan hep böyle midir? Bu
karamsarlık niye! diye düşünenlere cevabımız şudur:
—Evet, her insan böyle
değildir. Ancak, kocaman bir zindanda yaşarken kendimizi küçük
zindanlara atma ihtimalini yok mu sayalım?