E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

 

 

 NAZIM ERZURUMLU

KAPAK;

FETİH NEDİR?    

"Biz sana apaçık bir fethi müyesser kıldık/Senin önündeki engelleri ardına kadar açtık... Ve Allah sana pek soylu bir zafer ihsan etti" ( Fetih 1-3).

Fetih; açma, kapalı bir kapıyı açmak, aşılması gereken bir engeli ortadan kaldırmak, maksada giden yolda bir mâniayı etkisiz hâle getirmek anlamındadır. Hem ülkelerin, hem de kalplerin fethinin anlamı, kilitli gönüllerin hak ve hakikate açılması, insan ile İslâm'ın arasındaki engelleri kaldırmaktır. Hâkimin insanlar arasında hükmetmesi anlamına da “feteha’l-hâkimu beyne’n-nâs fethan” denir. “isteftahtü” sözü “istensartü-yardım ve zafer diledim” anlamına gelir. “feteha’l-sultanu’l-belede” dendiğinde sultan o şehre galip geldi, sahip oldu demektir. Fâtih ve mübalağa siğası olan fettah ism-i failleridir.

Fetih, Kur’an-ı Kerim'de bir sûrenin de adıdır. Bu sûrede Kur'an bir anlaşmaya "fetih" diyor. Çünkü Hudeybiye'nin ardından iman yüreklere ulaşmıştı. Efendimiz de:

"Ülkeler savaşla alınırlar, Medine fetholunmuştur." buyururlar (Belâzûrî, Fütûhu'l-Büldân, I/6).

Medineliler onu bağrına basmıştır. Ama Allah Rasulü bunu "fetih" olarak adlandırıyor. Nasr sûresinin 1 ve Hadîd sûresinin 10. âyetlerindeki "el-feth" kelimesi ile işaret edilen Mekke'nin Fethi’nde ise tevhid merkezi Kabe ile iman merkezi kalplerin putlardan kurtarılışını görürüz. Zîra Mekke'nin Fethi ile birlikte ömrünü müslümanlarla mücadeleye harcayanlar bile kalplerini İslam’a açtı ve Kâbe putlardan temizlendi. Peygamberimiz, insanların topraklarından önce yüreklerini fethetmeyi hedef alıyordu. Bu sayededir ki İslam bir asırdan daha kısa sürede dört kıtaya yayılıyordu. Endonezya, Malezya, Filipinler, Afrika’nın büyük kısmı kılıç kalkmadan, ok atılmadan fethediliyor, insanlar akın akın İslam’a koşuyordu.

Böylesi büyük fetihler yapan İslam dini, elbette savaş gerçeğini ihmâl etmemiş, onunla ilgili ayrıntılı hükümler ve düzenlemeler getirmiştir. Kur’an, savaşı ifâde etmek üzere cihâd, kıtâl ve harb terimlerini kullanmaktadır. Cihâd, Mekkî âyetlerde her türlü çalışma ve gayreti ifâde ederken, Medenî âyetlerde bunun yanı sıra sıcak çatışma anlamında da kullanılmakta, kıtâl sadece silâhlı çatışma anlamında ve sadece Medenî âyetlerde geçmektedir. Harb ise hem düşünce alanındaki çatışmaları, hem de silâhlı çatışmayı ifâde eder biçimde sadece Medenî âyetlerde kullanılmaktadır.

Kur’an’a farklı yaklaşımlarının sonucu olarak müslümanlar savaş hakkında değişik görüşlere sahip olmuşlar, bir grup “diğerleri”yle ilişkilerin barış esasına dayalı olduğunu savunurken, bir kısmı da savaş esasına dayalı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Konu ile ilgili Kur’an âyetlerini incelediğimizde, ilk bakışta her iki kesimin kendine göre haklı taraflarının bulunduğunu görürüz. Çünkü bir taraftan:

“Hikmetle ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır ve onlarla en güzel biçimde mücâdele et...” (Nahl 16/125)

“İyilikle kötülük bir olmaz. (Sen, kötülüğü) en güzel olan şeyle sav. O zaman bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dosttur.” (Fussilet 41/34)

“Ey iman edenler, hepiniz birlikte ‘silm’e (İslâm’a veya barışa) girin...” (Bakara 2/208) (Aslında bu son ayetin nüzul sebebine bakıldığında mananın barışa girmek değil, İslam’ı kabul edenlerin İslam’ı her şeyiyle kabul edip hayatlarında tatbik etmelerinin istendiği, “bir bütün olarak İslam’ı uygulayın, bir kısmını alıp bir kısmını reddetme hakkınız yoktur.” anlamının olduğu ifade edilmektedir.)

Bu gibi âyetlerle, ilişkilerin dayandığı esasın barış olduğu iddia edilirken diğer taraftan da:

“Allah yolunda savaşın ve bilin ki Allah işitendir, bilendir.” (Bakara 2/244)

“Fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın!” (Enfal 8/39 Benzer bir âyet için bkz. 2/ 193)

“Haram aylar çıkınca (Allah’a) şirk/ortak koşanları nerede bulursanız öldürün; onları yakalayın, hapsedin ve her gözetleme yerinde oturup onları bekleyin...” (Tevbe 9/5)

“Ey iman edenler! Yakınınızda bulunan kâfirlerle savaşın, (onlar) sizde bir katılık bulsunlar. Bilin ki Allah, müttakîlerle beraberdir.” (Tevbe 9/123) gibi âyetlerle, ilişkilerin dayandığı esasın savaş olduğu iddiâ edilmektedir.

Her iki yaklaşıma göre de yeryüzünü ıslah etmekle görevli bulunan Hz. Peygamber ve O'nun izinden giden müslümanlar, insanlık düşmanlarının zararlarına engel olmak maksadıyla kaçınılmaz olarak savaşa kapılarını açmıştır. Âlemlere rahmet Peygamberimiz (Enbiya 21/107), Allah'a dâvetin önünde engel olan zâlimlere karşı; kendisinin, aynı zamanda, "savaş peygamberi" (Câmiu's-Sağîr, 1/108) olduğunu belirtmiştir.

İkinci yaklaşıma göre fetih, sadece bir şehrin surlarının yıkılıp içine girilmesi olarak değil, İslâmiyetin batıya ve tüm insanlığa açılış kapısı olarak görülmeli. Çünkü siyasî arenada bazen en iyi savunma saldırıdır, hele orta çağda ve yeni çağda saldırmadan hayatta kalmak mümkün değildi. Savunma savaşları vermeye başladığınızda bitiyordunuz. Ayakta kalabilmek için bölgelerinizi ve yaşama alanlarınızı yaymak zorundaydınız. Mustafa Armağan’ın deyişiyle “kurtlarla kurtlaşmadan” mücadele etmek gerekiyordu. İşte bu şekilde mücadelenin, ülkeler fethetmenin hem gayesi hem de sınırlarının belirleyicisi İlâ-yı Kelimetullahtır.

Bu fethedilen yerlerin halkı zorla müslüman yapılmadı. Onlara, dillerini ve dinlerini muhafaza imkânı tanındı. Yunanlı tarihçi Dimitri Kitsikis: “400 yıllık Osmanlı yönetimi tarihimizin bir kara lekesi değil, parlak bir sayfasıdır. Onların yerine Katoliklerin yönetiminde kalsaydık, bugün ne Yunanca kalmıştı, ne Yunan kilisesi, ne de Ortodoksluğumuz” demişti. 

Mekke'nin, Kudüs'ün, İstanbul'un fethinin sonundaki olaylara baktığımızda fethedilen topraklarda yaşayan insanlara karşı güzel muamele, af ve merhamet vardır, kesinlikle vahşet ve katliam yoktur. Peygamberimizin on senelik Medine hayatı boyunca bizzat katıldığı 27 gazvede ve ashâbından birinin komutasında gönderdiği 60 kadar seriyyede, (yani Peygamberimiz zamanındaki 90 civarındaki savaşlarda) toplam 150 kişinin ölmesi bunun ispatıdır.(Bkz. M Hamidullah, Hz. Peygamber'in Savaşları, s. 11; A. Önkal, Rasûlullah'ın İslâm'a Dâvet Metodu, s. 125).

Rasûlullah döneminde çok geniş bir coğrafyada cereyan eden tüm seriyye ve gazvelerde, savaş başına düşen ölü sayısını düşündüğümüzde En Büyük Fâtih’e hayrân olmamak mümkün değildir. Bu durum, O'nun, savaşırken de "rahmet peygamberi" olduğunun en bariz delillerindendir.

Rasûlullah'ın savaş esnâsında çatışmaya katılmayan yaşlıların, kadınların ve çocukların öldürülmesini yasaklayan, aşırı gidilmemesi, zulüm ve işkencede bulunulmaması, gözleri oyarak, kulak ve burun gibi uzuvları keserek müsle yapılmaması konusundaki emirleri de (Buhârî, Cihad 147, 148; Müslim, Cihad 3) hayranlık vericidir. En büyük fetih sahibi en büyük fâtih Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin öğrencileri, O'nun izini tâkip ederek 30 sene içinde çok geniş bir coğrafyayı fethederken soysuzlaşmadılar, katliam, işkence, zulüm yapmadılar, asil davrandılar.

Kurtlarla kurtlaşmadan yapılan bu mücadelenin amaca ulaşması anlamına gelen Fetih, tarihte ve günümüzde bilinen diğer istilâ ve sömürü savaşlarından ayırmak amacıyla kullanılmıştır. Fetih, küfür kalelerinin İslâm'a açılması demek olduğu kadar, gönül kapılarının da hidâyete açılmasıdır. İster dış, ister iç fetihten, isterse her ikisinden beraberce bahsedelim, cihadsız, mücâhedesiz fetih olmaz. Bir memleketin fethi de, savaşla veya savaşsız Allah'ın hâkimiyetine boyun eğdirilmesi demektir.

Fethin bireye bakan yönüne gelince, İman ve İslam sancağını ilk önce kalbimizin burçlarına dikmeliyiz. “Kurtulmayan kurtaramaz. Kendini fethedemeyen hiçbir şeyi fethedemez. Gönül kapısını tevhid anahtarıyla açabilen kimsenin önünde nice kapalı kapılar kolayca açılacaktır. Mekke'nin şehirlerin anası (En’am 6/92) ve dünyanın merkezi olduğu gibi vücudun başkenti de kalptir. Kalbin fethi, insanın fethidir; insanların fethi de ülkenin ve dünyanın.”

İç ve dış fetih için cihad olmazsa olmaz şarttır. Cihad, başkalarını öldürüp cehenneme göndermek için değil, nefsimizi ve diğer nefisleri cehennemden kurtarmak için yapılır. Yanmaktan kurtulan hamiyetli insanların yapacağı ilk iş, başkalarının imdâdına koşmak değil midir? Cihad ve fetih, insanları yurtlarından etmek değil, onlara ebediyet yurdunu kazandırma gayretidir. Bu diriliş hareketinin önüne çıkanların, çokların hayat bulması için, belli bir azınlığın ölmesi gerekiyorsa buna da "evet" dememiz gerek. Aksi halde çoğunluğa zulmetmiş oluruz. Müminlere emredilen savaş ıslah harbidir. Cihada çıkan müminler de "azâba hak kazanmış bir kavme Hakk'ın azâbını tatbik etmeye memur bir eldir." Eğer birtakım insanların hak ve hakikate ermesine bir başka grup engel oluyorsa bunlarla savaş yapmak da cihaddır. Yeryüzünü sadece Allah’a kulluk yapılan bir mescid haline getirmek için tüm coğrafyalarda zulmün her çeşidine dur demek, globalleşen zulme karşı direnişi küreselleştirmektir. Bu cihadın zafere ulaşmasının adı ise fetihtir. Cennet yolunu zorla kapamak isteyenlere karşı da cihaddan, kıyâmdan başka çare yoktur. Bununla birlikte, sulh/ barış daha hayırlıdır (Nisa 4/128)

Fatih “yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din tamâmen Allah’ın oluncaya kadar İslâm düşmanlarıyla mücâdele edilmesi gerektiğini” (Enfal 8/39) unutmayandır. Zafer Allah’ın rızâsının sonucu lutfedilecek bir kazanımdır. Sonunda hâkimiyet olsun veya olmasın, birinci derecede önemli değildir. İşin o cephesi Allah’a bağlıdır. Ve Allah’ın sünneti odur ki, her zaman müslümanlar dünya ölçeğinde başarılı olamazlar. Allah, zaferi insanlar arasında evirir çevirir (Âl-i İmran 3/140-142). Zafer, muvaffâkiyet/başarı yalnızca Allah’ındır, O dilediğini başarılı kılar (Âl-i İmran 3/126). Yine unutmamak gerekir ki, Allah mü’minlere yardım için söz vermektedir (Rum 30/47; Bakara 2/214).

“Onlar ağızlarıyla Allah’ın nûrunu söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nûrunu tamamlayacaktır. Müşrikler istemeseler de, dinini bütün dinlere üstün kılmak için Peygamberini hidâyet ve hak ile gönderen O’dur. Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticâreti size göstereyim mi? Allah’a ve Rasûlüne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda savaşırsınız. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım/zafer ve yakın bir fetih. Müminleri bununla müjdele!” (Saf 61/8-13)               

Fâtih olmak isteyen kimsenin, önce kimin yolunda olduğunu tespit etmesi gerekir. Önce Kur’an’ın istediği şekilde müslüman olmaları ve sadece Allah yolunda ve O'nun rızâsı için cihad etmeleri gerekir (Nisa 4/76).

Allah nizamının hâkimiyeti dışında başka ideolojiler için savaşanlar mücahid ve fâtih olamazlar. (Buhârî, İlim 45, Cihad 15; Müslim, İmâre 149-150, Hadis no: 1904; İbn Mâce, Cihad 13, Hadis no: 2783)

Allah erleri çoğaldıkça dâvânın hâkimiyeti yakın demektir. Çilesiz, zahmetsiz, sıkıntısız zafer beklemek ancak cihad kaçkınlarının işidir. Şehâdete, zorluklara, sıkıntılara tâlip olmak, Allah'ın dinini hâkim kılmak için çalışmak, gerçek imanın alâmetidir. Ve bu iman sahipleri için neticede iki güzellikten biri (Tevbe 9/52) vardır: Ya şehâdet ya da zafer ve ganîmetle birlikte fetih, bir de Allah'ın rızâsı.

“Cihad, kıyâmete kadar devam edecek bir farzdır.” (Ebû Davûd, Cihad, 33)

Aksi takdirde iyilik her yerde ezilip çiğnenirken zulüm yaygınlaşacak ve hâkimiyet kurmaya başlayacaktır.

“Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile önleyip savmasaydı yeryüzü muhakkak fesâda uğrardı. Fakat Allah, âlemlere/bütün insanlığa lütuf ve keremi ile muâmele etmiştir.” (Bakara 2/251)

Peygamberimiz de:

“Ben insanlar kelime-i şahadet getirinceye, namazı kılıp zekâtı verinceye kadar onlarla savaşmakla emrolundum. Bunları yaptıklarında ise hak olan hadler dışında canlarını ve mallarını korumuş olurlar.” (Mecmau’z-Zevâid, 5/273; Müttefekun aleyh) ve:

“Benim adım güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır” buyurarak dış ve iç, ülke ve kalp fethinde geleceğin fâtihlerine hedefi göstermiştir.

 

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.