FETİH
NEDİR?
"Biz sana apaçık bir fethi
müyesser kıldık/Senin önündeki engelleri ardına kadar açtık...
Ve Allah sana pek soylu bir zafer ihsan etti" ( Fetih 1-3).
Fetih; açma, kapalı bir
kapıyı açmak, aşılması gereken bir engeli ortadan kaldırmak,
maksada giden yolda bir mâniayı etkisiz hâle getirmek
anlamındadır. Hem ülkelerin, hem de kalplerin fethinin anlamı,
kilitli gönüllerin hak ve hakikate açılması, insan ile İslâm'ın
arasındaki engelleri kaldırmaktır. Hâkimin insanlar arasında
hükmetmesi anlamına da “feteha’l-hâkimu beyne’n-nâs fethan”
denir. “isteftahtü” sözü “istensartü-yardım ve zafer diledim”
anlamına gelir. “feteha’l-sultanu’l-belede” dendiğinde sultan o
şehre galip geldi, sahip oldu demektir. Fâtih ve mübalağa siğası
olan fettah ism-i failleridir.
Fetih, Kur’an-ı Kerim'de bir
sûrenin de adıdır. Bu sûrede Kur'an bir anlaşmaya "fetih" diyor.
Çünkü Hudeybiye'nin ardından iman yüreklere ulaşmıştı. Efendimiz
de:
"Ülkeler savaşla alınırlar,
Medine fetholunmuştur." buyururlar (Belâzûrî, Fütûhu'l-Büldân,
I/6).
Medineliler onu bağrına
basmıştır. Ama Allah Rasulü bunu "fetih" olarak adlandırıyor.
Nasr sûresinin 1 ve Hadîd sûresinin 10. âyetlerindeki "el-feth"
kelimesi ile işaret edilen Mekke'nin Fethi’nde ise tevhid
merkezi Kabe ile iman merkezi kalplerin putlardan kurtarılışını
görürüz. Zîra Mekke'nin Fethi ile birlikte ömrünü müslümanlarla
mücadeleye harcayanlar bile kalplerini İslam’a açtı ve Kâbe
putlardan temizlendi. Peygamberimiz, insanların topraklarından
önce yüreklerini fethetmeyi hedef alıyordu. Bu sayededir ki
İslam bir asırdan daha kısa sürede dört kıtaya yayılıyordu.
Endonezya, Malezya, Filipinler, Afrika’nın büyük kısmı kılıç
kalkmadan, ok atılmadan fethediliyor, insanlar akın akın İslam’a
koşuyordu.
Böylesi büyük fetihler yapan
İslam dini, elbette savaş gerçeğini ihmâl etmemiş, onunla ilgili
ayrıntılı hükümler ve düzenlemeler getirmiştir. Kur’an, savaşı
ifâde etmek üzere cihâd, kıtâl ve harb terimlerini
kullanmaktadır. Cihâd, Mekkî âyetlerde her türlü çalışma ve
gayreti ifâde ederken, Medenî âyetlerde bunun yanı sıra sıcak
çatışma anlamında da kullanılmakta, kıtâl sadece silâhlı çatışma
anlamında ve sadece Medenî âyetlerde geçmektedir. Harb ise hem
düşünce alanındaki çatışmaları, hem de silâhlı çatışmayı ifâde
eder biçimde sadece Medenî âyetlerde kullanılmaktadır.
Kur’an’a farklı
yaklaşımlarının sonucu olarak müslümanlar savaş hakkında değişik
görüşlere sahip olmuşlar, bir grup “diğerleri”yle ilişkilerin
barış esasına dayalı olduğunu savunurken, bir kısmı da savaş
esasına dayalı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Konu ile ilgili
Kur’an âyetlerini incelediğimizde, ilk bakışta her iki kesimin
kendine göre haklı taraflarının bulunduğunu görürüz. Çünkü bir
taraftan:
“Hikmetle ve güzel öğütle
Rabbinin yoluna çağır ve onlarla en güzel biçimde mücâdele
et...” (Nahl 16/125)
“İyilikle kötülük bir olmaz.
(Sen, kötülüğü) en güzel olan şeyle sav. O zaman bir de bakarsın
ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir
dosttur.” (Fussilet 41/34)
“Ey iman edenler, hepiniz
birlikte ‘silm’e (İslâm’a veya barışa) girin...” (Bakara 2/208)
(Aslında bu son ayetin nüzul sebebine bakıldığında mananın
barışa girmek değil, İslam’ı kabul edenlerin İslam’ı her şeyiyle
kabul edip hayatlarında tatbik etmelerinin istendiği, “bir bütün
olarak İslam’ı uygulayın, bir kısmını alıp bir kısmını reddetme
hakkınız yoktur.” anlamının olduğu ifade edilmektedir.)
Bu gibi âyetlerle,
ilişkilerin dayandığı esasın barış olduğu iddia edilirken diğer
taraftan da:
“Allah yolunda savaşın ve
bilin ki Allah işitendir, bilendir.” (Bakara 2/244)
“Fitne kalmayıncaya ve din
tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın!” (Enfal 8/39
Benzer bir âyet için bkz. 2/ 193)
“Haram aylar çıkınca
(Allah’a) şirk/ortak koşanları nerede bulursanız öldürün; onları
yakalayın, hapsedin ve her gözetleme yerinde oturup onları
bekleyin...” (Tevbe 9/5)
“Ey iman edenler!
Yakınınızda bulunan kâfirlerle savaşın, (onlar) sizde bir
katılık bulsunlar. Bilin ki Allah, müttakîlerle beraberdir.”
(Tevbe 9/123) gibi âyetlerle, ilişkilerin dayandığı esasın savaş
olduğu iddiâ edilmektedir.
Her iki yaklaşıma göre de
yeryüzünü ıslah etmekle görevli bulunan Hz. Peygamber ve O'nun
izinden giden müslümanlar, insanlık düşmanlarının zararlarına
engel olmak maksadıyla kaçınılmaz olarak savaşa kapılarını
açmıştır. Âlemlere rahmet Peygamberimiz (Enbiya 21/107), Allah'a
dâvetin önünde engel olan zâlimlere karşı; kendisinin, aynı
zamanda, "savaş peygamberi" (Câmiu's-Sağîr, 1/108) olduğunu
belirtmiştir.
İkinci yaklaşıma göre fetih,
sadece bir şehrin surlarının yıkılıp içine girilmesi olarak
değil, İslâmiyetin batıya ve tüm insanlığa açılış kapısı olarak
görülmeli. Çünkü siyasî arenada bazen en iyi savunma saldırıdır,
hele orta çağda ve yeni çağda saldırmadan hayatta kalmak mümkün
değildi. Savunma savaşları vermeye başladığınızda bitiyordunuz.
Ayakta kalabilmek için bölgelerinizi ve yaşama alanlarınızı
yaymak zorundaydınız. Mustafa Armağan’ın deyişiyle “kurtlarla
kurtlaşmadan” mücadele etmek gerekiyordu. İşte bu şekilde
mücadelenin, ülkeler fethetmenin hem gayesi hem de sınırlarının
belirleyicisi İlâ-yı Kelimetullahtır.
Bu fethedilen yerlerin halkı
zorla müslüman yapılmadı. Onlara, dillerini ve dinlerini
muhafaza imkânı tanındı. Yunanlı tarihçi Dimitri Kitsikis: “400
yıllık Osmanlı yönetimi tarihimizin bir kara lekesi değil,
parlak bir sayfasıdır. Onların yerine Katoliklerin yönetiminde
kalsaydık, bugün ne Yunanca kalmıştı, ne Yunan kilisesi, ne de
Ortodoksluğumuz” demişti.
Mekke'nin, Kudüs'ün,
İstanbul'un fethinin sonundaki olaylara baktığımızda fethedilen
topraklarda yaşayan insanlara karşı güzel muamele, af ve
merhamet vardır, kesinlikle vahşet ve katliam yoktur.
Peygamberimizin on senelik Medine hayatı boyunca bizzat
katıldığı 27 gazvede ve ashâbından birinin komutasında
gönderdiği 60 kadar seriyyede, (yani Peygamberimiz zamanındaki
90 civarındaki savaşlarda) toplam 150 kişinin ölmesi bunun
ispatıdır.(Bkz. M Hamidullah, Hz. Peygamber'in Savaşları, s. 11;
A. Önkal, Rasûlullah'ın İslâm'a Dâvet Metodu, s. 125).
Rasûlullah döneminde çok
geniş bir coğrafyada cereyan eden tüm seriyye ve gazvelerde,
savaş başına düşen ölü sayısını düşündüğümüzde En Büyük Fâtih’e
hayrân olmamak mümkün değildir. Bu durum, O'nun, savaşırken de
"rahmet peygamberi" olduğunun en bariz delillerindendir.
Rasûlullah'ın savaş
esnâsında çatışmaya katılmayan yaşlıların, kadınların ve
çocukların öldürülmesini yasaklayan, aşırı gidilmemesi, zulüm ve
işkencede bulunulmaması, gözleri oyarak, kulak ve burun gibi
uzuvları keserek müsle yapılmaması konusundaki emirleri de
(Buhârî, Cihad 147, 148; Müslim, Cihad 3) hayranlık vericidir.
En büyük fetih sahibi en büyük fâtih Hz. Muhammed sallallahu
aleyhi ve sellemin öğrencileri, O'nun izini tâkip ederek 30 sene
içinde çok geniş bir coğrafyayı fethederken soysuzlaşmadılar,
katliam, işkence, zulüm yapmadılar, asil davrandılar.
Kurtlarla kurtlaşmadan
yapılan bu mücadelenin amaca ulaşması anlamına gelen Fetih,
tarihte ve günümüzde bilinen diğer istilâ ve sömürü
savaşlarından ayırmak amacıyla kullanılmıştır. Fetih, küfür
kalelerinin İslâm'a açılması demek olduğu kadar, gönül
kapılarının da hidâyete açılmasıdır. İster dış, ister iç
fetihten, isterse her ikisinden beraberce bahsedelim, cihadsız,
mücâhedesiz fetih olmaz. Bir memleketin fethi de, savaşla veya
savaşsız Allah'ın hâkimiyetine boyun eğdirilmesi demektir.
Fethin bireye bakan yönüne
gelince, İman ve İslam sancağını ilk önce kalbimizin burçlarına
dikmeliyiz. “Kurtulmayan kurtaramaz. Kendini fethedemeyen hiçbir
şeyi fethedemez. Gönül kapısını tevhid anahtarıyla açabilen
kimsenin önünde nice kapalı kapılar kolayca açılacaktır.
Mekke'nin şehirlerin anası (En’am 6/92) ve dünyanın merkezi
olduğu gibi vücudun başkenti de kalptir. Kalbin fethi, insanın
fethidir; insanların fethi de ülkenin ve dünyanın.”
İç ve dış fetih için cihad
olmazsa olmaz şarttır. Cihad, başkalarını öldürüp cehenneme
göndermek için değil, nefsimizi ve diğer nefisleri cehennemden
kurtarmak için yapılır. Yanmaktan kurtulan hamiyetli insanların
yapacağı ilk iş, başkalarının imdâdına koşmak değil midir? Cihad
ve fetih, insanları yurtlarından etmek değil, onlara ebediyet
yurdunu kazandırma gayretidir. Bu diriliş hareketinin önüne
çıkanların, çokların hayat bulması için, belli bir azınlığın
ölmesi gerekiyorsa buna da "evet" dememiz gerek. Aksi halde
çoğunluğa zulmetmiş oluruz. Müminlere emredilen savaş ıslah
harbidir. Cihada çıkan müminler de "azâba hak kazanmış bir kavme
Hakk'ın azâbını tatbik etmeye memur bir eldir." Eğer birtakım
insanların hak ve hakikate ermesine bir başka grup engel
oluyorsa bunlarla savaş yapmak da cihaddır. Yeryüzünü sadece
Allah’a kulluk yapılan bir mescid haline getirmek için tüm
coğrafyalarda zulmün her çeşidine dur demek, globalleşen zulme
karşı direnişi küreselleştirmektir. Bu cihadın zafere
ulaşmasının adı ise fetihtir. Cennet yolunu zorla kapamak
isteyenlere karşı da cihaddan, kıyâmdan başka çare yoktur.
Bununla birlikte, sulh/ barış daha hayırlıdır (Nisa 4/128)
Fatih “yeryüzünde fitne
kalmayıncaya ve din tamâmen Allah’ın oluncaya kadar İslâm
düşmanlarıyla mücâdele edilmesi gerektiğini” (Enfal 8/39)
unutmayandır. Zafer Allah’ın rızâsının sonucu lutfedilecek bir
kazanımdır. Sonunda hâkimiyet olsun veya olmasın, birinci
derecede önemli değildir. İşin o cephesi Allah’a bağlıdır. Ve
Allah’ın sünneti odur ki, her zaman müslümanlar dünya ölçeğinde
başarılı olamazlar. Allah, zaferi insanlar arasında evirir
çevirir (Âl-i İmran 3/140-142). Zafer, muvaffâkiyet/başarı
yalnızca Allah’ındır, O dilediğini başarılı kılar (Âl-i İmran
3/126). Yine unutmamak gerekir ki, Allah mü’minlere yardım için
söz vermektedir (Rum 30/47; Bakara 2/214).
“Onlar ağızlarıyla Allah’ın
nûrunu söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemeseler de
Allah nûrunu tamamlayacaktır. Müşrikler istemeseler de, dinini
bütün dinlere üstün kılmak için Peygamberini hidâyet ve hak ile
gönderen O’dur. Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak
ticâreti size göstereyim mi? Allah’a ve Rasûlüne iman eder,
mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda savaşırsınız. Eğer
bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O,
sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan
cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en
büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var:
Allah’tan yardım/zafer ve yakın bir fetih. Müminleri bununla
müjdele!” (Saf 61/8-13)
Fâtih olmak isteyen
kimsenin, önce kimin yolunda olduğunu tespit etmesi gerekir.
Önce Kur’an’ın istediği şekilde müslüman olmaları ve sadece
Allah yolunda ve O'nun rızâsı için cihad etmeleri gerekir (Nisa
4/76).
Allah nizamının hâkimiyeti
dışında başka ideolojiler için savaşanlar mücahid ve fâtih
olamazlar. (Buhârî, İlim 45, Cihad 15; Müslim, İmâre 149-150,
Hadis no: 1904; İbn Mâce, Cihad 13, Hadis no: 2783)
Allah erleri çoğaldıkça
dâvânın hâkimiyeti yakın demektir. Çilesiz, zahmetsiz,
sıkıntısız zafer beklemek ancak cihad kaçkınlarının işidir.
Şehâdete, zorluklara, sıkıntılara tâlip olmak, Allah'ın dinini
hâkim kılmak için çalışmak, gerçek imanın alâmetidir. Ve bu iman
sahipleri için neticede iki güzellikten biri (Tevbe 9/52)
vardır: Ya şehâdet ya da zafer ve ganîmetle birlikte fetih, bir
de Allah'ın rızâsı.
“Cihad, kıyâmete kadar devam
edecek bir farzdır.” (Ebû Davûd, Cihad, 33)
Aksi takdirde iyilik her
yerde ezilip çiğnenirken zulüm yaygınlaşacak ve hâkimiyet
kurmaya başlayacaktır.
“Eğer Allah insanların bir
kısmını diğer bir kısmı ile önleyip savmasaydı yeryüzü muhakkak
fesâda uğrardı. Fakat Allah, âlemlere/bütün insanlığa lütuf ve
keremi ile muâmele etmiştir.” (Bakara 2/251)
Peygamberimiz de:
“Ben insanlar kelime-i
şahadet getirinceye, namazı kılıp zekâtı verinceye kadar onlarla
savaşmakla emrolundum. Bunları yaptıklarında ise hak olan hadler
dışında canlarını ve mallarını korumuş olurlar.” (Mecmau’z-Zevâid,
5/273; Müttefekun aleyh) ve:
“Benim adım güneşin doğup
battığı her yere ulaşacaktır” buyurarak dış ve iç, ülke ve kalp
fethinde geleceğin fâtihlerine hedefi göstermiştir.