FETİH
BARIŞ VE ADALETTİR
Fetih, Kur’an’ın temel
kavramlarından biridir. Müslümanlara mahsus bir durumu ifade
eder. Başka milletlerin işgal, istila, sömürü gibi çeşitli
anlamlara gelen kelimeleri kullanmalarına karşı, Kur’an’ın
“fetih” kelimesini kullanmasının çok mühim bir yeri vardır.
Fetihle cihadın ya da kıtalın aynı anlamda kullanılmadıkları
açıktır. İslam’ın cihad ve kıtal emirlerini de vermesine rağmen
müjdelediği fetihtir:
“Biz sana apaçık bir fetih
verdik” (Fetih 1).
Yine aynı surenin 18. ve 27.
ayetlerinde de “yakın bir fetih” müjdesine dikkat çekilmektedir.
Bu müjdelere geri döneceğiz. Önce fetih kelimesinin sözlük
anlamı ile konuyu anlatmaya çalışalım. Açma, yol gösterme,
genişletme, hüküm verme, galibiyet ve zafere ulaşma fethe
yüklenen anlamlardır. Terim olarak ise: “Müslümanların bir ülke
veya şehir/şehirleri, i’lây-ı kelimetullah amacıyla İslam’a
açmaları, İslam devleti idaresine almalarıdır.”
İslamî kaynaklarda Hz.
Peygamber ile ashab-ı kiram tarafından gerçekleştirilen
zaferlerle dolu sefer ve savaşlar için sık sık fetih kavramının
kullanıldığı görülmektedir. Bununla amaçlanan yalnız maddî
kazanımlar değildir. Çünkü bu kavram, öncelikle ve daha çok
insanların aklını ve kalbini İslam’ın hakikatlerine açmak,
ikinci olarak da İslam’ın evrensel mesajının önündeki engelleri
kaldırmak, insanların aklına ve kalbine ulaşmayı mümkün kılacak
ortamı hazırlamak anlamına gelir. Fetih kavramına böyle bir
anlamın yüklenmesinin temelinde Medine’nin savaşsız olarak
fethedilmesi ve İslam’a kazandırılması vardır. Nitekim konuyla
ilgili olarak Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:
“Ülkeler ve şehirler
mücadeleyle alınır, Medine ise Kur’an’la fethedilmiştir.”
(Belazuri 1/6) buyurmuştur.
Bu fetih, gerçek bir
fetihtir.
Fetih suresinin müjdelediği
Hudeybiye anlaşması da insanların, toplulukların İslam’a karşı
oluşturdukları surlara bir kapı açmak olarak
değerlendirilebilir. Sürekli çatışma ve savaş halinde olan
insanların birbirlerini dinlemeleri ve anlamaları mümkün
değildir. Barış dönemi, duvarlar arkasından değil yan yana
ilişkiyi gerçekleştirmiştir. Anlaşma da, tarafların birbirinin
varlığını tanımaları anlamına gelmektedir.
Fetih aynı zamanda, hüküm
verme, hâkim olma, yönetme, aralarındaki anlaşmazlıkları
giderme, haksızlıkları ortadan kaldırma; cihad ayetinde de
geçtiği gibi, zalimin hüküm vermesini giderme, toplumu gerçekten
adalete açma biçiminde anlaşılabilir. Mekke’nin fethi(Nasr
suresi) yine güç kullanarak ama kıtal olmaksızın
gerçekleştirilmesine rağmen, Medine’ye benzememektedir. Fetih
adaletle gerçekleştirilmiştir. Önce yönetim gücü elde edilmiş,
sonra da adaletle insanların gönlü İslam’a açılmıştır. Sonra da
Nasr suresinde buyrulduğu gibi insanlar, topluluklar halinde
İslam’a koşmuşlardır.
Elbette ki her fetih,
galibiyet ve zaferdir. Ama her galibiyet veya zafer fetihler
doğurmamıştır. Yine elbette fetih, barış ve adaletle
kazanılmıştır. Ama her fetih, zorlu bir mücadelenin neticesinde
gerçekleştirilmiştir. Hudeybiye anlaşmasına gelinceye kadar
müslümanlar, Mekkelilerle defalarca savaşmak zorunda
kalmışlardır. Eğer müslümanlar, her defasında haklı davalarını
güçle korumak zorunda kalmasalardı, böyle bir barış olmayacaktı,
böyle fetihler de olmayacaktı. Hüküm vermeniz için sadece haklı
olmanız yetmemektedir, aynı zamanda güçlü olmanız gerekmektedir.
“Doğrusu biz sana apaçık bir
fetih ihsan ettik.” (Fetih 1)
“Allah sizi, onlara karşı
muzaffer kıldıktan sonra Mekke’nin göbeğinde onların ellerini
sizden, sizin ellerinizi onlardan çekendir.” (Fetih 24)
Bu ayetlerin açıklamasında
Elmalılı Yazır şu açıklamaları yapmaktadır:
“Müslümanlar müşrikleri,
mağlup edip diyarlarına sahip olmuşlardı. Barış yapmaya
müşrikler istekli olmuşlardı. Bu barışla Müslümanlığın dünyada
bir devlet olarak varlığı, düşmanları tarafından dahi tasdik
edilerek bir anlaşmaya bağlanmış bulunuyordu. Böylece bu, daha
sonra devam edecek fetihler zincirinin başı olmuş, bundan
sonraki İslam fetihlerinden her biri bunun altında şubesi
sayılacak bir şekilde vaat edilmiş oluyordu ki, surenin başı
bunu ilahî bir dille açıklamaktadır. Aslında yine surenin içinde
‘yakın fetih’ diye işaret edildiğinden bunu pek yakından
Hayber’in fethi takip etmiş, sonra da Mekke fetholunmuştur.”
(Hak Dini Kur’an Dili, c: 7, s.155)
Hudeybiye anlaşması müminler
için önemli imtihanlarla dolu bir anlaşmadır. Düşmanın üzerine
silahsız gidilmesi, düşmanla karşı karşıya gelip yenilme
endişesi, umre yapılmaması sebebiyle Rasulullah’a olan güvenin
sınanması, biata çağrılarak Allah ve Rasulü için ölüm andı
istenmesi, bunların hepsi birer imtihan olarak yaşanmış,
münafıklar seçilmiş, müminler arasında da tartışmalar
yaşanmıştır. Anlaşma maddelerinin müslümanların aleyhine olması,
anlaşma sırasında yaşanan olaylar, anlaşmanın yazılması
sırasındaki hoşnutsuzluklar, anlaşma sonrası Ebu Cendel’in
Mekkeli müşriklere iadesi hep sıkıntıları göstermektedir.
Müminlerin umre yapmadan Medine’ye geri dönmeleri de büyük
üzüntü doğurmuştur.
Bütün bu imtihanların
sonunda, bin kişinin üzerinde olan bu mümin topluluğu başarıya
ulaşmış, Allah ve Rasulüne iman ve sadakatlerini perçinleyerek
bir fetih toplumu olduklarını göstermişlerdir.
“İmanlarına iman katsınlar
diye, müminlerin kalplerine güven(sekinet) indiren O’dur.
Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah bilendir, her şeyi
hikmetle yapandır.” (Fetih 4)
Müminleri olgunlaştıran
Allah’tır. Bu ancak Allah’a ve Rasulüne olan iman ve
güvenlerinin bir neticesidir. Apaçık ortaya çıkan şudur: Allah
ve Rasulü müminlerle beraber olduğu sürece, müminler için
tehlike ve sıkıntı yoktur. Mutlaka galip gelecek onlardır.
Herhangi bir endişe veya sıkıntıya gerek yoktur. İbni İshak’ın
rivayet ettiği Hz. Ömer’le ilgili bir hâdise, müminlerin
imtihanına güzel bir örnektir.
Hz. Ömer, Hz Ebu Bekir’e
gelerek aralarında şöyle konuşma geçiyor:
Hz. Ömer Ebu Bekir’e:
“Rasulullah, Allahın elçisi
değil midir?” diye sordu. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer’e:
— Evet diye cevap verdi.
— Biz müslüman değil miyiz?
— Evet.
— Öyleyse niçin böyle bir
anlaşmayla müşriklere taviz veriyoruz?
Hz. Ömer bu konuşmayı,
Rasulullah’a gelerek O’nunla da yapıyor. Hz. Ömer daha sonra
şöyle söylüyor:
“O gün yaptığımdan ötürü,
söylediğim sözlerden korkarak azad ettiğim kölelere, kıldığım
namazlara, tuttuğum oruçlara, verdiğim sadakalara hâlâ devam
ederim. Ben o gün, söylediğimin iyi olmasını ümit ederek
yapmıştım.” (Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, c. 13, s.7323)
O gün müminler, imanlarına
iman katmış, imtihanları başarmış, gelecekle ilgili müjdeleri
hak etmişlerdir. Buradan fethin müminler tarafındaki fotoğrafı
ortaya çıkmaktadır. Allah ve Rasulü için maldan, candan vazgeçip
içtenlikle hareket edebilme olgunluğudur. İ’lây-ı kelimetullah
için tereddütleri, çelişkileri bir yana itip tam bir güvenle
yola çıkabilmektedir. Hudeybiye’de müminler nasıl bir niyet ve
samimiyet imtihanından geçtilerse, kıyamete kadar gelecek olan
müminler de aynı imtihanı yaşayacaklardır. Ortada ne bir ganimet
vardır, ne bir dünya menfaati. Sadece ilahî bir davet ve bu
davete uyan müminler vardır.
Fetih bir diriliştir.
Öldürmek değil, yeniden inşâ etmektir. Bireyin kendini yeniden
inşâsı bir fetihtir. Toplumun kendini yeniden inşası bir
fetihtir. Kendi kendini inşâ etmede zorlama düşünülemez. Bunda
bir zorlama yoktur. Kişiyi gönüllü olarak değişime ikna etmek
söz konusudur. Bunu karşılar mı bilemeyiz. “İnkılâb” kelimesi
böyle bir durumu ifade etmektedir. Fetihle savaş arasındaki
ayrılık da belki buradan doğmaktadır. Savaş yok eder, zorlar,
tehdit eder; bu yüzden arzu edilmez, acı verir. Fetih var
olmaktır, yaşamaktır; bu yüzden sevinç verir. Hz. Ömer’in
inkılâbı ile Medine’nin ya da Mekke’nin inkılâbında bir zorlama
yoktur. Bu ancak apaçık bir fetihtir; bu, gönüllerin yeni bir
hayata açılmasıyla mümkün olmuştur.
Peygamberimiz Mekke’nin
fethinden sonra halka şöyle seslenmiştir: “Gidiniz, hepiniz
serbestsiniz.” Prof. Dr. Muhammed Hamidullah’ın Mekke’nin
fethiyle ilgili olarak anlattığı iki olay var ki, yukarıdaki
görüşün doğruluğuna işaret etmektedir. Birincisinde
Peygamberimizle Ebu Süfyan’ın hanımı Hind arasında geçen
konuşmadır. Peygamberimiz Hind’de şunları söylemektedir:
—Çocuklarınızı
öldürmeyeceksiniz.
—Zina etmeyeceksiniz.
—Hırsızlık yapmayacaksınız.
Bir galibin istediği şeylere
dikkat edersek, istenen yepyeni ve aslî fıtrata bir uygun bir
yaşam tarzıdır. İstenen kim olursa olsun reddedilemeyecek
güzelliklerdir. İstenen fetihtir, inkılâptır.
İkincisi ise Bilâlî Habeşi
ezan okurken Attab bin Esid şöyle diyor:
“Allah’a şükür ki, babam
şimdi hayatta değil. Şayet o, şu zencinin Kâbe’de ezan okuduğunu
görseydi kahrolurdu.”
Kısa bir süre sonra
Rasulullah onlara affedildiklerini ve serbest olduklarını ilan
ediyor. Attab, Peygamberimize koşarak iman ediyor. Biraz önce o
sözleri söyleyen kişi, fetih ve inkılâpla bambaşka bir kişi
oluveriyor. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, bunu üzerine
Attab’ a şok edici bir şey söylüyor: “Seni Mekke valisi
yaptım.” Muhammed Hamidullah şöyle diyor:
“Biliyoruz ki, askerlerinden
hiçbirini, Mekke’de garnizon tesis etmek için, bırakmaksızın Hz.
Peygamber gayet kısa bir zaman içinde Medine’ye çekilmiş ve
Mekke’nin idaresini İslam’ı henüz yeni kabul etmiş bir Mekkeliye
bırakmıştı. Bütün bunlar, insan kalbinin nasıl
kazanılacağını/fethedileceğini gösteren apaçık vakalardandır.”
(Muhammed Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, s.109-125)
Bütün bunlardan anlaşılıyor
ki fetih, ancak niyeti fetih olanların, kendilerini fetih
toplumuna dönüştürenlerin, Allah’ın müjdesini hak edenlerin
ulaştıkları bir zaferdir.
Allah’ın fetih müjdesi
çağların ötesine, tüm müminleredir. Müminler kendi durumlarını
değiştirmeden, Allah durumlarını değiştirmeyecektir. Müminlerin
kendi inkılâpları büyük cihadı kazanmaları ve kendi fetihlerini
gerçekleştirmeleri halinde, dünya yeni fetihleri ve mutlulukları
yaşayacaktır. Günümüz insanlığının beklediği fetih yakındır.