HAREKETLİLİĞE ÖVGÜ
“Çalışırken dinlenen bir
neslin evladıydık, dinlenirken yorulan bir nesil olduk çıktık.”
İnsan fıtratının İslam’a,
İslam’ında insan fıtratına uygun oluşu göz önünde
bulundurulursa, insanın saadeti konusunda işe yarar bir formüle
ulaşmak mümkündür. Bu böyleyse fert ve cemiyet olarak saadetimiz
İslam’ın bir denge dâhilinde yaşamasına bağlıdır.
Âlemde hiçbir varlık boşuna
yaratılmamıştır. Her varlığın bir yaratılış maksadı vardır, biz
anlasak da anlamasak da bu böyledir. Allah abesle iştigal etmez,
her varlığın mutlaka bir yaratılış hikmeti vardır. İstisnasız
her varlık bu maksat doğrultusunda tabii olarak faaliyetini
sürdürür. Her varlık vazifesini icra ede ede hayatını tamamlar.
Bu, yaratılış hikmeti gereği böyledir. Yaratılmışlar içinde
insandır ki, hangi fiili işleyeceği kendi iradesine
bırakılmıştır. İnsan diğer canlılardan çok daha yüksek bir
yaratılışa sahip olduğundan ne yapacağını, nasıl davranacağını,
kendisi belirler. İnsan düşünüp taşınır, kalbini ve vicdanını
dinler, neticede şu veya bu şekilde istikamete geçer. Diğer
bütün canlılar mecburi bir yönde hayatlarını sürdürürken, insan
sanki her kararından önce bir kavşakta durur, hangi yola
gideceğini kendi iradesiyle belirler. Onun için de kendi
fiillerinden sorumludur. Her bir varlık kendisinden bekleneni
yaparken insan da kendine ait vazife ve mesuliyetlerini elbette
yerine getirmelidir. Bu hayatın tabii seyrine ayak uydurma ve
sürüp giden bir saadettir.
Biz bu yazımızda
“çalışkanlık ve hareketliliğin saadetimize katkısı” konusunu
dile getirmeye çalışacağız.
Çalışkanlık, hareketlilik
derken dünyada ve ahirette yüzümüzü güldüren, hayatımızı
kolaylaştıran ve güzelleştiren istisnasız her faaliyeti
kastediyoruz.
Dünya üretilerek yaşanan bir
yerdir, bu üretim imanî, ilmî, fikrî, maddî, hissî olduğu gibi
hizmet üretimi de olabilir. Hangi neviden olursa olsun, insan
çalıştıkça ve ürettikçe gönül dünyası şenlenecektir. Boş
durmama, çalışkanlık ve üretkenlik “fıtratın yaşanması”
olduğundan insana mutluluklar getirecektir. Bir saadet
atmosferinden diğerine intikal mümkün olacaktır. Her bir uzvumuz
faal duruma geldiğinden bedenimiz sıhhat ve zindeliğe
kavuşacaktır. Bu noktada şunu ifade etmeliyiz: “Allah rızası,
ilahî ölçüler, denge işin olmazsa olmazıdır.” Sırf kazanma
hırsıyla, kapitalistçe bir üretimi kastetmediğimiz gibi, tasvip
de etmiyoruz. Bir insan bir heykelden ne kadar üstünse, manevî
duygularla yapılan üretim de gaye ve verdiği haz itibariyle
kapitalist duygularla yapılan üretimden o derece üstündür. Biri
metafiziğe açılma imkânı verirken diğeri dünya sınırlarıyla
çevrili madde boyasıyla boyalıdır, ilahî olma vasfı
taşımamaktadır.
Sözün burasında bir algılama
hatasına düşmemek için bir şeye işaret etmemiz gerekiyor: Dinli
imanlı, abdestli namazlı vasat halk, genelde şahsî işlerinde
çalışmayı ahirette kendisine faydalı olacak hayırlı bir davranış
olarak görmediği gibi, namaz - niyaz gibi ibadetleri, zekât
infak gibi insanlık hayrına yapılan harcamaları da dünyada
faydası olacak davranışlar olarak görmemekte, saadetine katkısı
olacağını düşünmemektedir. Hâlbuki her güzel davranış hayrı,
iyiyi ve faydalıyı beraberinde getirmektedir. Binaenaleyh
“çalışıp kazanan Allah’ın dostudur”, “insanların en faydalısı
insanlara faydalı olandır ” buyuran Peygamber Efendimizdir.
Çoluk çocuğumuz için yaptığımız harcamaların, diğer mahlûkata
faydalı olmanın sadaka sevabı kazandırdığını ifade eden de
O’dur. Esma bint-i Yezid’in sorduğu çok güzel bir soruya cevap
olarak:
“Ya Esma! Git ve seni
bekleyen kadınlara şunu bildir: Sizlerden herhangi birinizin
kocasına güzelce hizmet ve itaat etmesi, onların rızasını
kazanması ve arzularını yerine getirmesi, senin erkekler için
söylediğin bütün o davranışlara sevap bakımından eşdeğerdir.”
demiştir. Bu müjdeyi alan Esma, Hz. Peygamberin söylediklerinden
duyduğu sevinçle, tekbir ve tehlil getirerek Rasulullah’ın
huzurundan ayrılır. Bu hadis-i şerif, soru kısmıyla beraber
başlı başına bir kitap değerindedir.(Prof. Dr. Ali Yardım,
Peygamberimizin Şemaili, Damla Yayınevi, 7. baskı, İst, 2005, s.
124)
Bu hadis-i şerif göz önüne
alındığında dünya işi, ahiret işi ayrımının ne kadar yanlış ve
tehlikeli olduğu kolayca anlaşılmaktadır. Muhammed ümmeti, böyle
bir ayrım yerine dünya ve ahiretin güzelliklerini talep etseydi,
çift kanatla ne irtifalar kaydederdi. Evimiz, köyümüz, ülkemiz
velhasıl tüm müslüman ülkeler maddî manevî bereketlerle dolup
taşardı.
Kur’an-ı Kerim’de en çok
tekrarlanan amel-i salih kavramı, Allah rızası için yapılan her
hayırlı faaliyeti içine almaktadır. İnsanların en hayırlısı
insanlara en faydalı olan, malın ve servetin en hayırlısı Allah
yolunda harcanan, fisebilillah için yapılan harcamaların en
hayırlısı da insanların en çok muhtaç olduğu şeyin temini için
harcanandır.
Hülasa-i kelam,
yaratılmışlar hayrına yapılan çalışmaların tamamı, çalışmayı
gerçekleştiren insanın dünya ve ahiret saadetine katkıda
bulunacaktır. Burada iki tehlikeye işaret etmeliyiz:
Birinci tehlike, çalışıp
kazanma arzusunun, “denge çizgisi”ni aşarak ihtiras boyutuna
ulaşması.
İkinci tehlike ise toplum
hayrına çalışmalarda ümidin korunamamasıdır. Kazanma hırsı
çalışanı dengesizliğe götürecektir. Hâlbuki hem fıtrat hem din-i
mübin bir dengeler sistemidir. Dolayısıyla çalışıp kazanma
duygusu namazı niyazı ihmal ettirmediği gibi, ailevî ve içtimaî
faaliyetleri de ihmal ettirmemelidir. Aşırı bir çalışma temposu,
insanı hayatın pek çok güzelliğini göremez hale getirebilir.
Güzelliklerden ve yüksek heyecanlardan yoksun bir hayat sıkıcı
hale gelebilir, sinirlilik halleri baş gösterebilir.
Denge, bir altın kuraldır,
riayetsizlik pahalıya mal olabilir. İkinci tehlike
ümitsizliktir. Bilhassa toplumun hayra yönlendirilmesi, insan
kalitesinin yükseltilmesi, eğitim öğretim gibi işlerde
çalışanlar sağlam kulplara tutunmazlarsa ümitsizlik kendilerine
musallat olup ellerini kollarını çözebilir. Şeytanîlerin cirit
attığı bir dünyada menfi duyguları müsbete, yanlış ölçüleri
doğruya çevirip insanları hayra yönlendirmek kolay bir iş
değildir. Bütün iyi niyetli çabalara rağmen, toplum şer güçlerin
asıldığı istikamette delibaş koyun gibi alıp başını gidebilir.
Kılavuzun sesi, edepsiz ve çılgın kahkahalar içinde kaybolup
gidebilir. Yola beraber çıktığımız insanlar gevşeyip “benden bu
kadar” diyebilir. Hayatın bin bir gailesi yolumuz üzerine oturup
geçit vermeyebilir. Şeytanın gönüllü uşakları güçlü müesseseler
halinde karşımıza dikilebilir. Başarı, karlı dağların ardında
kalabilir. Karlı dağlar umursamaz bir tavırla bize tepeden
bakabilir.
İşte burası gözün yıldığı,
iradenin çözüldüğü, ayağın kaydığı noktadır. Bu noktada insanı
kuvvetli bir iman ve sağlam ölçüler hayatta ve ayakta tutabilir.
Hayrı yaşamaya ve yaygınlaştırmaya çalışan merd-i mümin olarak,
hidayet ve tesirin sizi aşan bir şey olduğunu hesapta
bulundurursanız “benim görevim sefere çıkmaktır, zafer Allah’ın
takdirine bağlıdır” deyip istikrarınızı muhafaza ederseniz
yolunuza devam edebilirsiniz. “Sözü insan söyler, tesiri Allah
yaratır” der, rahatlarsınız. “Allah Rasulü bile sevdiklerine
bile hidayet veremeyecekse…” der üzülmezsiniz. Kurtarmak mümkün
olmuyorsa Ashab-ı Kehf misali, ulu divanda kurtulma düşüncesini
bir çıkış kapısı olarak kullanabilirsiniz. Müşkül mesele şudur
ki, imandan mahrum olanlar mücadelelerini zor şartlarda
başarının çok uzak olduğu hallerde nasıl sürdürüyorlar? Bu
sualin cevabı zordur diye düşünüyorum.
İnsan bu iki tehlikeden
yakasını sıyırırsa hareketlilik, çalışkanlık, üretkenlik, öyle
duygular verecektir ki sanki kanatlanıp saadetler içinde
güzellikten güzelliğe intikal edip duracaktır. Sürekli yaratan
Allah, sürekli üreten kullarına nice mutluluklar sunacaktır.
İşin ahiret boyutu ise kaleme ve kelâma sığmayan ihtişamlarla
doludur.
İmam-hatip lisesinde bir
öğretmen, dersi bitince kafa yorgunluklarını dinlendirmek için
okulun bahçesini güzelleştirmek gayesiyle faaliyet gösteriyordu.
Kendine bitmez tükenmez faaliyetler buluyordu. Neden bu işlere
düşkün olduğunu soranlara, “fıtratım beni zorluyor, ben böyle
mesut oluyorum. Dimağ ve gönül yorgunluklarını beden
yorgunluklarıyla gideriyorum. Bu toprak işleri benim yorgun
kafama, gerilmiş sinirlerime ilaç gibi geliyor, ağrı kesici etki
yapıp beni rahatlatıyor” diye cevap verirdi.
“Çalışmak günü kısaltır,
ömrü uzatır”, “çalışan arı acı çekmeye vakit bulamaz”. Ne kadar
güzel tespitler efendim! “Kitabın tam orta yerinden konuşmak”
diye buna denir işte. Cennet-i Âlâ’dan zor dünyalara sürüldükse
sürüldük. Ne olmuş yani, oturup ağlayalım mı? Yaratan Allah, bu
sürgün diyarında bize lazım olacağını bildiği için çalıştıkça
mesut olma duygusu verdi. Bu sebeple Rasulullah sallallahu
aleyhi ve sellem ”veren el olmayı” teşvik etti. “Veren el” olmak
hareketli ve çalışkan olmanın neticesidir. Tembellikten Allah’a
sığındı ve sığındırdı. O bizi hareket ve bereket içinde görmek,
kanımızı, adalemizi ve sinirlerimizi işler vaziyette tutarak
mutlu etmek istiyordu. Bir sporcu, bir dağcı, üretim ve hayrı
düşünmese bile kahvede pinekleyen insandan çok daha zinde ve
mesuttur. Hareket ve meşgaledir, hayatı cennete çeviren. Toplum
“rahatın rahatsızlıkta” olduğunun farkında değilse ne gam.
Bizler yüklendiğimiz sorumluluk gereği, doğru bildiklerimizi
yaşayarak ve yaygınlaştırmaya çalışarak rıza-yı Bâri’ye ve
saadete erebiliriz. Biz çalışkanlıkta cennet sevinci,
tembellikte kabir sıkıntısı olduğunu biliriz. Atalet, ne kadar
bunalım varsa hepsini başımıza yığar.
Dağ taş, kurt kuş, cümlesi
hareket halindeyken bulut, rüzgâr, güneş ve toprak, bir dilim
ekmek yememiz için iş başındayken, bizim hareketsizliğimizin ve
tembelliğimizin başka bir izahı var mıdır?