NİHAİ
EVRENSEL İSLAM BİRLİĞİNE GİDEN SÜREÇTEKİ DÖNÜM NOKTALARI 4
İslâm’ı evrensel boyutuyla
anlama ve bu anlayışın ortaya çıkardığı “Cihan Hâkimiyeti
Mefkûresi”ni gerçekleştirme yolunda, Türklerin İslâm tarihinde
oynadıkları rol malumdur.
Nasıl ki bir mermi silahtan
çıktıktan bir müddet sonra hızı kesiliyor ve menziline
ulaşıyorsa; Hz. Ömer Döneminde başlayan fetihler, Abbâsîler
Döneminde en uç noktaya ulaşmış; atını, Atlas Okyanusu’na süren
Ukbe B. Nâfî, “Allâh’ım; önüme şu deniz çıkmasaydı, Dînini
götürebildiğim yere kadar götürecektim” demiş; O’nun açtığı
yolda, Târık bin Ziyâd, bir adım öteye geçip İspanya’yı,
emrindeki akıncılarla fethederek Endülüs Medeniyeti’nin
temellerini atmıştı.
Zamanla genişleyen, Endülüs
Emevî Devleti ve oluşturduğu medeniyet, Fransa’da ortaya çıkan
ve Avrupa’nın, karanlık ortaçağdan kurtulup, aydınlanma çağına
ulaşmasının unsurlarından olan, Rönesans Hareketinin oluşumunda
en büyük etken olmuştur… Yine, İtalya’da ortaya çıkan bir diğer
Rönesans Hareketinin de temelinde de, Kuzey Afrika’da oluşan
İslâm Medeniyetinden etkilenen Sicilya Okulu’nun sebep olduğu
aydınlanma yatar.
Batıda, Kuzey Afrika’da,
tarihî süreç devam ederken; doğuda Kuteybe b. Müslim
komutasındaki Arap akıncılar, Abbâsîler Döneminde, Çin’e kadar
uzanmışlardı. Öyle ki beldelerin, şehirlerin teslim olması için,
“Kuteybe’nin adı” bile yetiyordu.
Sahâbî ilk fâtihler;
“Gönüllerin Fethine”, “Allâh’ın Adını, en uzağa götürmeğe”,
“Yalnızca, O’nun adını yüceltmeğe” gidiyorlardı, “Hasbî” idiler,
“Allâh’ın rızasından başka” idealleri yoktu, “İslâm
Kardeşliğini” esas alıyorlardı…
Emevîler ve Abbâsîlerin son
dönem fatihleri -istisnalar mutlaka vardır- fethettikleri
toprakların insanlarına, “Mevâlî” dediler. Onlardan (Arap
olmayanlardan) daha çok vergi aldılar. Şehirleri, toprakları
fethediyorlardı. Bilhassa, Abbâsîler’in son dönemlerinde;
Kuteybe b. Müslîm’in adını duyunca teslim olan toprakların
insanlarının gönülleri teslim olmadı. İşte, o andan îtibâren,
kaynağından fırlayan merminin hızı ivmesini yitirdi… Daha önce
bahsettiğimiz, Sabbe Şîa’nın fikirleri üzerinde yeşeren Hasan
Sabbâh’ın Bâtınî Ekolü, işte bu gönüllerin teslîm olmadığı
coğrafyalarda yeşerme ve yaşama imkanı buldu.
Türklerin İslâm’la
tanışmaları Hz. Ömer döneminde Müslüman Arap akıncılarla ilk
temasları sonucunda gerçekleşti.
Satuk Buğra Han’ın müslüman
olup Abdülkerim adını almasıyla başlayan Türklerin İslâmlaşma
süreci, Samanoğlu İsmâil Bey Döneminde devlet boyutuna ulaştı.
Nasıl ki 4 x 4 bayrak
yarışında, bayrağı taşıyanla devralacak olan koşucu bir müddet
beraber koşarlar ve ortak bir ivmeye ulaşınca bayrak devri
yaparlarsa bir mermi gibi kaynağından fırlayan fetih
hareketlerini, ivmesini düşürmeden, Türkler devralıyordu…
Türkler, Mâverâünnehir
merkezli bir İslâm Kültür Medeniyeti oluşturdular. Gazneliler,
Karahanlılar, hep bu medeniyetin ortaya çıkarttığı ve temeli,
İslâm’ın, dînî ve dünyevî ilimlerin aynı potada, beraber tedrîs
edilmesi suretiyle anlaşılıp güncel pratiğe dökülerek dinamik
olarak hayata geçirilmesi esasına dayanan devletlerdi.
Mâverâünnehir merkezli İslâm
Kültür hareketlerinde, dînî ve dünyevî ayırımı yapılmadı. İnsan,
kâinât ve vahiy hep birlikte okundu. Bir fıkıhçı, aynı zamanda
iyi bir matematikçi, iyi bir tıp âlimi olabiliyordu. Bu
medeniyet, Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu ve Osmanlı
Medeniyetlerine kaynaklık etti.
Mâverâünnehir ilmî
yapılanmasının ortaya çıkarttığı ve İslâm Fetih Anlayışını
derinden etkileyen önemli bir diğer oluşum, “İnkılâbî Sûfî
Hareketleridir.” İslâm Fetih Sancağını devralan Türkler, artık,
şehirlerin, toprakların fethinden ziyâde yüreklerin fethini
hedefliyorlardı… En ücrâ, en sert noktalara, bir su gibi damar
damar akarak İslâm’ın “barış” mesajını ulaştırıyor; oralara
hayat vermeğe gidiyorlardı…
Türkler, ilk fetih
hareketlerinde, doğuya yöneldiler. Şamanist Türklere karşı
yapılan fetihlerde, içlerinde inkılâbî sûfîlerin barındığı ve
atlama taşı olarak kullanılan, binlerce “ribat” inşa edildi.
Fetihler ilerledikçe, bu ribatlar kervansaraya dönüştürülüyordu.
Gazneli Mahmut, Hindistan’a
yaptığı on yedi seferle, Allah’ın adını; değişik iklimlerin
yaşandığı, dillerin konuşulduğu, değişik dînî anlayışların hâkim
olduğu bölgelere ulaştırmağa çalıştı.
Ahmet Yesevî Okulunda, uzman
bir inkılâpçı, tebliğci olarak eğitilen alpagutlar, alperenler,
akıncılar, yönlerini batıya çevirdiler. Orduların gelmesinden,
toprakların fethinden önce Anadolu’ya, Balkanlar’a ulaştılar.
Yürekler fethedilince, Anadolu’nun, Balkanlar’ın kapıları,
Selçukluya, Osmanlıya açıldı. Çok kısa zamanda, Avrupa içlerine
ulaşabilmelerinde tabii ki daha Hz. Ömer, Emevîler ve Abbâsîler
zamanında, İstanbul’un değişik defalar kuşatıldığı dönemlerde,
Anadolu’ya ayak basan, buralarda kalıp geriye dönmeyen veya
dönemeyen İslâm büyüklerinin bıraktıkları ortamın da etkisi
büyük oldu. Anadolu’nun birçok bölgesinde, sahabe mezarları ve
makamları olduğu düşünülürse olay daha net anlaşılır.
Horasan Erenleri, dervişler,
Ahmet Yesevî’den aldıkları terbiye ve telkin üzere, akın-akın
Anadolu’ya geliyorlar; yerleştikleri bölgelerin insanlarına,
İslâm nimetini tattırıyorlar, laftan ziyade iş üretiyorlardı.
Yeni bölgelerindeki güncel yaşam bilgilerini, hayata geçirilmesi
gereken vahiyle işleme tâbi tutarak, o bölgeye ait güncel,
pratik İslâmî bilgiyi (örf) elde ediyorlar ve hayata
geçiriyorlardı. Bir çeşit, Asr-ı Saâdet’te yaşanılan örnek
hayatı, kendi zaman ve mekanlarına uyarlıyorlardı. Bir yandan
da, göçebe, hayvancılıkla geçinen ve yerleşik hayatta lazım olan
meslekleri bilmeyen, ana yurtlarından göç ederek batıya yönelen
Türkmen Boylarına öğretecekleri meslekleri öğreniyorlardı.
Onlar, halk içinde halkla
beraber, hak üzere yaşayıp farklarını fark ettiriyorlardı…
1071 Malazgirt Zaferiyle,
Alparslan’ın ordularına Anadolu kapıları açıldı. Daha önce
Alperenlerce yürekler fethedildiğinden, toprakların fethi kolay
oldu. Çok kısa zamanda, Kutalmışoğlu Süleyman Şah komutasındaki
kuvvetler Ege kıyılarına ulaştılar.
Göçebe Türkmenlerin
hayatında, hayvanları için gerekli olan iki stratejik malzeme
“ot” ve “su” idi. Orta Asya dönemlerinde, bu iki malzemeye
ulaşmak için sürekli göçmeler, yapılan otlak ve su kavgaları,
Türkmenlerin dinamizmlerini bu yönde tüketmelerine sebep
oluyordu. Artık yeni yurtlarında ot da vardı, su da; yazın da
vardı, kışın da. Göçebe Türkmenler, yerleşik hayata geçmekle
beraber yazın yaylalara kışın yerleşim bölgelerine göç etmeğe
devam ettiler. Zamanla, otlak ve su kavgalarından kaynaklanan
husumetler, yerini Anadolu birliğine bıraktı. Gerçi, bir yandan
da göç olgusu süreklilik arz ettiğinden, ot ve su kaynaklı
mücadeleler daha önce yerleşik hayata geçenlerle sonradan
gelenler arasında, son yüz yıl hatta son yıllara kadar
gündemdeki yerini korudu. (1978 yılında, Alpagut Köylüleriyle,
Avlamış Köylüleri arasında meydana gelen otlak problemi
yüzünden, iki köy arasında oluşan husumet sırasında bir kişi
kazara vurularak ölmüştü.)
Büyük Selçuklu ve Anadolu
Selçuklularının en parlak dönemleri, ilimlerin dînî ve dünyevî
diye ayrılmadan bir potada öğretildiği, yine, sürekli
güncellendiği; Mâverâünnehir’den aktarılan kültürel birikimin
Asr-ı Saâdet Arapçasıyla anlaşılıp pratiğe döküldüğü
dönemlerdir.
Anadolu Selçukluları, işte
bu; güncel, dinamik, evrensel (Vahiy-insan-Kâinât) bilgiyi
hayata geçirmek suretiyle, sayıca kendilerinden kat-kat üstün
Haçlı Ordularını, Anadolu toprağında erittiler…
“Her ümmet için bir ecel
vardır.” der, Kurân-ı Kerîm. Devletler de, insanlar gibi
doğarlar, büyürler ve ölürler.
Göçebe toplumlar dinamik
toplumlardır. Yerleşik hayata geçince statikleşirler, yani
durgunlaşırlar. Düzenli hayatları vardır. Düzenlerinin
bozulmasından endişe ederler, risk almayı pek sevmezler,
sıradanlaşırlar, itaat etmeye daha meyyâl hale gelirler, karşı
koyma refleksleri zayıflar, zamanla göçebe toplulukların
istîlâsı ve egemenliği altına girerler…
Akıbet Anadolu Selçukluları
için de öyle oldu…
Anadolu Selçuklularından Uç
Beyliği elde eden altı yüz çadırlık Kayı Boyu, on ikinci milâdî
asrın sonlarında, Anadolu Selçuklularından “Devleti”
devralıyordu… Kara Balaban Çavuş komutasındaki mehterân bölüğü
nevbet vurmuş, Osmân Gâzî’ye, Devleti sembolize eden emanetleri
teslim ediyordu…
Anadolu’daki inkılâbî
sûfîler, alperenler, alpagutlar, devleti, Osmanlı’da
topluyorlar; adım adım gezerek Anadolu birliğini sağlamaya
çalışıyorlardı.
Sarı Saltuk ve alperenleri,
Balkanlarda, gönüllerin fethini çoktan tamamlamışlardı bile…
(Ara Not: Bu çalışmamızın
amacı, yazılı tarihi yeniden yazmak değildir! Belki de bir
toplumun bilinçaltına yerleşmiş, reflekslerini harekete geçiren
olguları tespit etmeğe çalışmaktır.)
Tarih, toplumların,
devletlerin hafızasıdır. Nasıl ki insanların kararlarında daha
önce yaşadıkları tecrübelerin, aldıkları eğitimlerin,
bilinçaltına kazınan olguların büyük etkisi olursa; toplumların,
devletlerin de psiko-analizleri yapıldığında (ki, devletler ve
toplumlar da, birer tüzel kişilik olarak, tipik insanlara
benzerler) bugün aldıkları, yarın alacakları karar ve
yapacakları davranışların ipuçları elde edilebilir. Toplumların
ve devletlerin de insanlar gibi birer devlet ve toplum rûhu
taşıdıkları göz önüne alınıp “ruhsal şifrelerine” girildiğinde,
yaptıkları ve yapabilecekleri muhtemel olaylar aydınlatılabilir.
Türkler gibi, devlet
geleneğine son derece bağlı bir toplumda, Mete Han’dan başlayan
ve günümüze kadar gelen süreçte oluşan tüm tecrübelerin,
“Devlet” denen en büyük organizasyonda cümle-cümle,
paragraf-paragraf yer aldığını; devletin ruh yapısının
değişmeyip yalnızca, “Devleti” emanet alan ekiplerin yer
değiştirdiğini görebilirsiniz! (4x4 Bayrak yarışlarında, bu olay
sembolize edilir.)
İnsanların suretleri (dış
görünümleri) sîretlerinin (iç dünyalarının) aynasıdır. Psiko-analizi
yapılıp iç dünyası deşifre edilen bir insanın, yapması muhtemel
davranışları anlamak için bulgu ve belgeye ihtiyaç yoktur.
Devlet ve toplumların da öyledir. Bizim bu çalışmadaki amacımız,
biraz da, yakın tarihimizi ve günümüzü etkileyen, yarınlarımızda
takip edeceğimiz yol haritamıza ışık tutacak ve etkileyecek
olan, bilinçaltına kazınmış, tarihin dönüm noktalarını tespit
etmeye çalışmaktır.