E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

 

 

 MUSTAFA SUNA

DENEME;

NİHAİ EVRENSEL İSLAM BİRLİĞİNE GİDEN SÜREÇTEKİ DÖNÜM NOKTALARI 4   

İslâm’ı evrensel boyutuyla anlama ve bu anlayışın ortaya çıkardığı “Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi”ni gerçekleştirme yolunda, Türklerin İslâm tarihinde oynadıkları rol malumdur.

Nasıl ki bir mermi silahtan çıktıktan bir müddet sonra hızı kesiliyor ve menziline ulaşıyorsa; Hz. Ömer Döneminde başlayan fetihler, Abbâsîler Döneminde en uç noktaya ulaşmış; atını, Atlas Okyanusu’na süren Ukbe B. Nâfî, “Allâh’ım; önüme şu deniz çıkmasaydı, Dînini götürebildiğim yere kadar götürecektim” demiş; O’nun açtığı yolda, Târık bin Ziyâd, bir adım öteye geçip İspanya’yı, emrindeki akıncılarla fethederek Endülüs Medeniyeti’nin temellerini atmıştı.

Zamanla genişleyen, Endülüs Emevî Devleti ve oluşturduğu medeniyet, Fransa’da ortaya çıkan ve Avrupa’nın, karanlık ortaçağdan kurtulup, aydınlanma çağına ulaşmasının unsurlarından olan, Rönesans Hareketinin oluşumunda en büyük etken olmuştur… Yine, İtalya’da ortaya çıkan bir diğer Rönesans Hareketinin de temelinde de, Kuzey Afrika’da oluşan İslâm Medeniyetinden etkilenen Sicilya Okulu’nun sebep olduğu aydınlanma yatar.

Batıda, Kuzey Afrika’da, tarihî süreç devam ederken; doğuda  Kuteybe b. Müslim  komutasındaki Arap akıncılar, Abbâsîler Döneminde, Çin’e kadar uzanmışlardı. Öyle ki beldelerin, şehirlerin teslim olması için, “Kuteybe’nin adı” bile yetiyordu.

Sahâbî ilk fâtihler; “Gönüllerin Fethine”, “Allâh’ın Adını, en uzağa götürmeğe”, “Yalnızca, O’nun adını yüceltmeğe” gidiyorlardı, “Hasbî” idiler, “Allâh’ın rızasından başka” idealleri yoktu, “İslâm Kardeşliğini” esas alıyorlardı…

Emevîler ve Abbâsîlerin son dönem fatihleri -istisnalar mutlaka vardır- fethettikleri toprakların insanlarına, “Mevâlî” dediler. Onlardan (Arap olmayanlardan) daha çok vergi aldılar. Şehirleri, toprakları fethediyorlardı. Bilhassa, Abbâsîler’in son dönemlerinde; Kuteybe b. Müslîm’in adını duyunca teslim olan toprakların insanlarının gönülleri teslim olmadı. İşte, o andan îtibâren, kaynağından fırlayan merminin hızı ivmesini yitirdi… Daha önce bahsettiğimiz, Sabbe Şîa’nın fikirleri üzerinde yeşeren Hasan Sabbâh’ın Bâtınî Ekolü, işte bu gönüllerin teslîm olmadığı coğrafyalarda yeşerme ve yaşama imkanı buldu.

Türklerin İslâm’la tanışmaları Hz. Ömer döneminde Müslüman Arap akıncılarla ilk temasları sonucunda gerçekleşti.

Satuk Buğra Han’ın müslüman olup Abdülkerim adını almasıyla başlayan Türklerin İslâmlaşma süreci, Samanoğlu İsmâil Bey Döneminde devlet boyutuna ulaştı.

Nasıl ki 4 x 4 bayrak yarışında, bayrağı taşıyanla devralacak olan koşucu bir müddet beraber koşarlar ve ortak bir ivmeye ulaşınca bayrak devri yaparlarsa bir mermi gibi kaynağından fırlayan fetih hareketlerini, ivmesini düşürmeden, Türkler devralıyordu…

Türkler, Mâverâünnehir merkezli bir İslâm Kültür Medeniyeti oluşturdular. Gazneliler, Karahanlılar, hep bu medeniyetin ortaya çıkarttığı ve temeli, İslâm’ın, dînî ve dünyevî ilimlerin aynı potada, beraber  tedrîs edilmesi suretiyle anlaşılıp güncel pratiğe dökülerek dinamik olarak hayata geçirilmesi esasına dayanan devletlerdi.

Mâverâünnehir merkezli İslâm Kültür hareketlerinde, dînî ve dünyevî ayırımı yapılmadı. İnsan, kâinât ve vahiy hep birlikte okundu. Bir fıkıhçı, aynı zamanda iyi bir matematikçi, iyi bir tıp âlimi  olabiliyordu. Bu medeniyet, Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu ve Osmanlı Medeniyetlerine kaynaklık etti.

Mâverâünnehir ilmî yapılanmasının ortaya çıkarttığı ve İslâm Fetih Anlayışını derinden etkileyen önemli bir diğer oluşum, “İnkılâbî Sûfî Hareketleridir.” İslâm Fetih Sancağını devralan Türkler, artık, şehirlerin, toprakların fethinden ziyâde yüreklerin fethini hedefliyorlardı… En ücrâ, en sert noktalara, bir su gibi damar damar akarak İslâm’ın “barış” mesajını ulaştırıyor; oralara hayat vermeğe gidiyorlardı…

Türkler, ilk fetih hareketlerinde, doğuya yöneldiler. Şamanist Türklere karşı yapılan fetihlerde, içlerinde inkılâbî sûfîlerin barındığı ve atlama taşı olarak kullanılan, binlerce “ribat” inşa edildi. Fetihler ilerledikçe, bu ribatlar kervansaraya dönüştürülüyordu.

Gazneli Mahmut, Hindistan’a yaptığı on yedi seferle, Allah’ın adını; değişik iklimlerin yaşandığı, dillerin konuşulduğu, değişik dînî anlayışların hâkim olduğu bölgelere ulaştırmağa çalıştı.

Ahmet Yesevî Okulunda, uzman bir inkılâpçı, tebliğci olarak eğitilen alpagutlar, alperenler, akıncılar, yönlerini batıya çevirdiler. Orduların gelmesinden, toprakların fethinden önce Anadolu’ya, Balkanlar’a ulaştılar. Yürekler fethedilince, Anadolu’nun, Balkanlar’ın kapıları, Selçukluya, Osmanlıya açıldı. Çok kısa zamanda, Avrupa içlerine ulaşabilmelerinde tabii ki daha Hz. Ömer, Emevîler ve Abbâsîler zamanında, İstanbul’un değişik defalar kuşatıldığı dönemlerde, Anadolu’ya ayak basan, buralarda kalıp geriye dönmeyen veya dönemeyen İslâm büyüklerinin bıraktıkları ortamın da etkisi büyük oldu. Anadolu’nun birçok bölgesinde, sahabe mezarları ve makamları olduğu düşünülürse olay daha net anlaşılır.

Horasan Erenleri, dervişler, Ahmet Yesevî’den aldıkları terbiye ve telkin üzere, akın-akın Anadolu’ya geliyorlar; yerleştikleri bölgelerin insanlarına, İslâm nimetini tattırıyorlar, laftan ziyade iş üretiyorlardı. Yeni bölgelerindeki güncel yaşam bilgilerini, hayata geçirilmesi gereken vahiyle işleme tâbi tutarak, o bölgeye ait güncel, pratik İslâmî bilgiyi (örf) elde ediyorlar ve hayata geçiriyorlardı. Bir çeşit, Asr-ı Saâdet’te yaşanılan örnek hayatı, kendi zaman ve mekanlarına uyarlıyorlardı. Bir yandan da, göçebe, hayvancılıkla geçinen ve yerleşik hayatta lazım olan meslekleri bilmeyen, ana yurtlarından göç ederek batıya yönelen Türkmen Boylarına öğretecekleri meslekleri öğreniyorlardı.

Onlar, halk içinde halkla beraber, hak üzere yaşayıp farklarını fark ettiriyorlardı…

1071 Malazgirt Zaferiyle, Alparslan’ın ordularına Anadolu kapıları açıldı. Daha önce Alperenlerce yürekler fethedildiğinden, toprakların fethi kolay oldu. Çok kısa zamanda, Kutalmışoğlu Süleyman Şah komutasındaki kuvvetler Ege kıyılarına ulaştılar.

Göçebe Türkmenlerin hayatında, hayvanları için gerekli olan iki stratejik malzeme “ot” ve “su” idi. Orta Asya dönemlerinde, bu iki malzemeye ulaşmak için sürekli göçmeler, yapılan otlak ve su kavgaları, Türkmenlerin dinamizmlerini bu yönde tüketmelerine  sebep oluyordu. Artık yeni yurtlarında ot da vardı, su da; yazın da vardı, kışın da. Göçebe Türkmenler, yerleşik hayata geçmekle beraber yazın yaylalara kışın yerleşim bölgelerine göç etmeğe devam ettiler. Zamanla, otlak ve su kavgalarından kaynaklanan husumetler, yerini Anadolu birliğine bıraktı. Gerçi, bir yandan da göç olgusu süreklilik arz ettiğinden, ot ve su kaynaklı mücadeleler daha önce yerleşik hayata geçenlerle sonradan gelenler arasında, son yüz yıl hatta son yıllara kadar gündemdeki yerini korudu. (1978 yılında, Alpagut Köylüleriyle, Avlamış Köylüleri arasında meydana gelen otlak problemi yüzünden, iki köy arasında oluşan husumet sırasında bir kişi kazara vurularak ölmüştü.)

Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklularının en parlak dönemleri, ilimlerin dînî ve dünyevî diye ayrılmadan bir potada öğretildiği, yine, sürekli güncellendiği; Mâverâünnehir’den aktarılan  kültürel birikimin Asr-ı Saâdet Arapçasıyla anlaşılıp pratiğe döküldüğü dönemlerdir.

Anadolu Selçukluları, işte bu; güncel, dinamik, evrensel (Vahiy-insan-Kâinât) bilgiyi hayata geçirmek suretiyle, sayıca kendilerinden kat-kat üstün Haçlı Ordularını, Anadolu toprağında erittiler…

“Her ümmet için bir ecel vardır.” der, Kurân-ı Kerîm. Devletler de, insanlar gibi doğarlar, büyürler ve ölürler.

Göçebe toplumlar dinamik toplumlardır. Yerleşik hayata geçince statikleşirler, yani durgunlaşırlar. Düzenli hayatları vardır. Düzenlerinin bozulmasından endişe ederler, risk almayı pek sevmezler, sıradanlaşırlar, itaat etmeye daha meyyâl hale gelirler, karşı koyma refleksleri zayıflar, zamanla göçebe toplulukların istîlâsı ve egemenliği altına girerler…

Akıbet Anadolu Selçukluları için de öyle oldu…

Anadolu Selçuklularından Uç Beyliği elde eden altı yüz çadırlık Kayı Boyu, on ikinci milâdî asrın sonlarında, Anadolu Selçuklularından “Devleti” devralıyordu… Kara Balaban Çavuş komutasındaki mehterân bölüğü nevbet vurmuş, Osmân Gâzî’ye, Devleti sembolize eden emanetleri teslim ediyordu…

Anadolu’daki inkılâbî sûfîler, alperenler, alpagutlar, devleti, Osmanlı’da topluyorlar; adım adım gezerek  Anadolu birliğini sağlamaya çalışıyorlardı.

Sarı Saltuk ve alperenleri, Balkanlarda, gönüllerin fethini çoktan tamamlamışlardı bile…

(Ara Not: Bu çalışmamızın amacı, yazılı tarihi yeniden yazmak değildir! Belki de bir toplumun bilinçaltına yerleşmiş, reflekslerini harekete geçiren olguları tespit etmeğe çalışmaktır.)

Tarih, toplumların, devletlerin hafızasıdır. Nasıl ki insanların kararlarında daha önce yaşadıkları tecrübelerin, aldıkları eğitimlerin, bilinçaltına kazınan olguların büyük etkisi olursa; toplumların, devletlerin de psiko-analizleri yapıldığında (ki, devletler ve toplumlar da, birer tüzel kişilik olarak, tipik insanlara benzerler) bugün aldıkları, yarın alacakları karar ve yapacakları davranışların ipuçları elde edilebilir. Toplumların ve devletlerin de insanlar gibi birer devlet ve toplum rûhu taşıdıkları göz önüne alınıp “ruhsal şifrelerine” girildiğinde, yaptıkları ve yapabilecekleri muhtemel olaylar aydınlatılabilir.

Türkler gibi, devlet geleneğine son derece bağlı bir toplumda, Mete Han’dan başlayan ve günümüze kadar gelen süreçte oluşan tüm tecrübelerin, “Devlet” denen en büyük organizasyonda cümle-cümle, paragraf-paragraf yer aldığını; devletin ruh yapısının değişmeyip yalnızca, “Devleti” emanet alan ekiplerin yer değiştirdiğini görebilirsiniz! (4x4 Bayrak yarışlarında, bu olay sembolize edilir.)

İnsanların suretleri (dış görünümleri) sîretlerinin (iç dünyalarının) aynasıdır. Psiko-analizi yapılıp iç dünyası deşifre edilen bir insanın, yapması muhtemel davranışları anlamak için bulgu ve belgeye ihtiyaç yoktur. Devlet ve toplumların da öyledir. Bizim bu çalışmadaki amacımız, biraz da, yakın tarihimizi ve günümüzü etkileyen, yarınlarımızda takip edeceğimiz yol haritamıza ışık tutacak ve etkileyecek olan, bilinçaltına kazınmış, tarihin dönüm noktalarını tespit etmeye çalışmaktır.

 

 

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.