İLİM 3
İslâm, ilmin, âlimin ve ilim
yolcusunun değerini yükseltmiştir. Kur’an-ı Kerim’de:
“Allah, içinizden iman
edenlerle kendilerine ilim verilenlerin değerini yükseltir”
(Mücadele 11) buyrulur.
Çevremden gözlemlediğim,
tanıdığım hiçbir ilim adamı, ilim erbabı başkalarına muhtaç
değildir. Kaliteli ve seçkin ulema, ilimleri sayesinde Allah
Teâlâ tarafından toplumda rızk endişesine kapılmadan hep hürmet
görmüşlerdir. Bu, onların kanaatkâr ve ilim erbabı
oluşlarındandır. Aynı durumu İslam’ı kendisine yaşanacak yol
olarak seçen salih amel sahiplerinde de görürüz. Bu ufuk
şahsiyetlerin maddî kaygıları olmadığı gibi, batınları (iç
dünyaları) ile de herkesin gönlüne girmeyi başarmışlardır.
İslamî yaşantılarından asla taviz vermemişler ve gerektiğinde
ipe boyunlarını uzatmasını bilmişlerdir. Bunun bariz
örneklerinden biri Fi Zilal’il-Kur’an yazarı, büyük âlim Seyyid
Kutup’tur. Kendisine, devrin başkanı Nasır’dan özür dilerse
bağışlanacağını söylediklerinde:
“Eğer bu idam kararı hak
ise, ben bu hakka razı olurum. Yok, eğer batıl ise, ben batıldan
özür dileyecek kadar alçalmadım” diye müthiş bir cevap verdiğini
görüyoruz.
İşte dava adamına yakışan
sözler. Batılın karşısında canı pahasına da olsa boyun eğmeme,
zilletle (ezilmiş olarak) yaşamaktansa izzetle (şereflice )
ölümü tercih etme.
İnandığı dava uğruna her
şeyini verebilme. Asrın büyük şahsiyetinin ifadesiyle: “Saçların
adedince başım olsa davam uğruna vermeye hazırım” diyebilmek...
Kutub eğer haksızlıklara
yalvarsaydı, canını bir anlık kurtarsa da fani ömrü yine
bitecekti. Haksızlık karşısında boyun eğmediği için gelecek
nesiller tarafından takdirle anılacaktır. Merhum Mehmet Akif
Ersoy boşuna dememiş:
“Adam aldırma, çek git,
diyemem, aldırırım
Çiğnerim, çiğnerim, hakkı
tutar kaldırırım”
Peygamber Efendimiz
sallallahu aleyhi ve sellem hadis-i şeriflerinde şöyle
buyurmuştur:
“İlim tahsil etmek
maksadıyla bir yola giden kimseye Allah Teâlâ cennet yollarını
açar. Melekler, ilim ve tahsil edene karşı memnuniyetleri ve
tevâzûları sebebiyle kanatlarını yere sererler. Göklerde ve
yerde olan her şey, hatta su içindeki balıklar, âlim için
Allah’tan rahmet diler. Âlimin, bilmeden ibadet eden kimseye
üstünlüğü, on dördündeki ayın, görünen diğer yıldızlara
üstünlüğü gibidir. Âlimler peygamberlerin varisleridir.
Peygamberler ne altın, ne de gümüş bırakmışlardır, onlar miras
olarak sadece ilmi bırakmışlardır. Kim ilmi almışsa, büyük ve
değerli bir şey almış demektir.” (Ebû Davud, İlm 1)
Hz. Ali, “ilim servetten
üstündür. Çünkü serveti sen korursun, ilim ise seni korur.”
buyururken, kendisine “İlmin Kapısı” denilmesinin sırrını daha
iyi anlıyoruz. Bir başka hadis-i şerifte Rasûlü Ekrem Efendimiz
şöyle buyuruyor:
“Kim ilim tahsil etmek için
(evinden veya yurdundan) çıkarsa, geri dönünceye kadar Allah
yolundadır.” (Tirmizî, İlm 2)
Özellikle ilmî çalışmalarda
sabrın büyük önemi vardır. Çalışmalarımızda elbette bir kısım
sıkıntı ve darlıklarla karşılaşacağız. Bunların üstesinden
ancak sabırla gelebiliriz.
Âlim, ilmiyle insanlığın
emrine girip, ahlâk ve faziletiyle ilmini temsil ettiği ölçüde
hafıza hamallığından kurtulur ve yüksek bir insan olma payesine
ulaşır. Eğer böyle yapmazsa o alim değil, ömrünü heder etmiş bir
zavallıdır.
“Âlimler yeryüzünün
kandilleri, peygamberlerin halifeleridir. Onlar, benim ve diğer
peygamberlerin vârisleridir.” (Keşfü’l Hafâ, H. No: 1751, İbni
Adiy’den)
İslâm’da ilim, Allah’ın
rızasını kazanmak ve amel etmek için öğrenilir. Peygamber
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, dualarında:
“Allah’ım, bana
öğrettiklerinle beni faydalandır; bana fayda sağlayacak ilim
öğret, ilmimi artır.” (Tirmizî, Daavât 128)
“Faydasız ilimden Allah’a
sığınırım.” (Tirmizî, Daavât 68) buyururdu.
Görülüyor ki, dünya ve
ahiret saadetinin anahtarı ilimdir. İlim, amellerin en
faziletlisidir. Yukarıdaki emir ve sözlerin ışığında
İslâmiyet’le ilim birbirinden ayrılmaz iki şeydir, demek
mümkündür. İlim öğrendikten sonra onu yaşamak da lazımdır.
Fiiliyata geçirilmeyen ilmin hiç kimseye faydası yoktur. Dünya,
ahiretin tarlası ve Allah’a giden yolun başlangıcıdır. Dünya
düzenini ayakta tutmak için bildirilen birtakım desturlar
vardır. İşte bu dünyada insanların ekonomik, sosyal, dinî ve
dünyevî bütün durumlarını düzenleyici ve insanları birleştirici
kuvvet, sadece ilim yoluyla kazanılır.
İlim, nefisleri helâk edici
ahlaksızlıklardan temizler; insanları aydınlatarak güzel ahlâka
kavuşturur ve ahiret yolunun aydınlanmasını öğretir. İlim, Allah
Teâlâ’nın kemâl sıfatıdır. Peygamberlerin ve meleklerin şerefi,
ilimden gelmektedir. Allah’ın huzuruna ilimle gidilir. İlim tek
başına faziletin de kendisidir.
Âlim ise, bilmeyen
kalabalığa gerçek ve doğru yolu gösterici olması bakımından
“Rabbinden sana indirilen gerçekleri insanlara bildir.” (Maide
5/67) İlâhî emrine muhatap olan peygamberin izindedir.
İlmi Gizlemek: Âlimler sahip
oldukları ilimleri başkalarına aktarmak zorunda mıdırlar? Başka
bir deyimle, ilmi gizlemek, kınanan ve suç sayılan bir iş midir?
Bu konuda yahudi ve
hıristiyanlarla ilgili olmak ve hükmü müslümanları da kapsamak
üzere bazı ayetler nazil olmuştur. İmam Suyûtî
“ed-Dürrü’l-Mensûr” isimli eserinde, İbn Abbas’tan rivayet
ettiğine göre, Muâz b. Cebel ve bazı sahabiler, yahudi
bilginlerinden bir gruba Tevrat’taki bazı hükümleri sordular.
Yahudiler bu bilgileri gizlediler ve haber vermekten kaçındılar.
Bunun üzerine şu ayet nazil oldu:
“İndirdiğimiz açık delilleri
ve hidayeti biz kitapta insanlara açıkça belirttikten sonra
gizleyenler var ya; işte onlara hem Allah lânet eder, hem de
bütün lânet edebilenler lânet eder. Ancak tövbe edip,
durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıklayanlar başkadır. Onları
bağışlarım; çünkü ben tövbeyi çok kabul edenim, çok
esirgeyenim.” (Bakara 159-160)
Yahudilerin gizlediği
bilgiler arasında recm cezası bulunduğu gibi, Hz. Peygamber
sallallahu aleyhi ve sellemin geleceğini bildiren haberler de
bulunmaktadır. Nitekim bir ayette şöyle buyrulur:
“Onlar, yanlarındaki Tevrat
ve İncil’de (vasıflarını) yazılı buldukları o elçiye, o ümmi
Peygambere uyarlar.” (A’râf 157)
Ancak İslâmî hükümleri
gizlemekten vazgeçip de tevbe eden, Hz. Peygamber’e iman ederek
gidişatını düzelten ve Allah’ın peygamberlerine vahyettiği
şeyleri insanlara açıklayanlar müstesnadır. Bunlar İslâmî
hükümleri gizlemekten vazgeçtikleri takdirde Allah onların
tövbesini kabul eder. Onları rahmet ve mağfiretine kavuşturur.
Ayet-i kerimenin hükmü
yalnız ehl-i kitaba değil; Allah’ın ayetlerini gizleyen ve şer’î
hükümleri açıklamayan herkese şâmildir.
Ebu Hayyân şöyle demiştir:
“Açıkça anlaşılıyor ki,
özel nüzul sebebi olsa bile ayetin umum manası, ehl-i kitap
olsun, başkaları olsun ilmi gizleyen herkes hakkındadır. Ayet,
Allah’ın dininden olup da yayılmasına ve duyurulmasına ihtiyaç
duyulan herhangi bir ilmi gizleyen herkesi içine alır.”
Aşağıdaki hadis bu ayeti tefsir eder. Hadis-i şerifte şöyle
buyrulur:
“Kendisine bir ilim sorulup
da bunu gizleyen kimseye kıyamet gününde ateşten bir gem
vurulacaktır.” (İbn Mâce, Hâkim)
Sahabiler de bu ayeti aynı
şekilde anlamıştır. Ebu Hureyre’nin, şöyle dediği rivayet
edilmiştir: “Eğer Allah’ın kitabındaki bir ayet olmasaydı, size
hiçbir hadis rivayet etmezdim.” Ebu Hureyre bundan ilmi
gizleyenlerle ilgili olan ayeti okumuştur.
Erdemli insan, çok okumalı,
okuduğunu hayatına yansıtmalı ve çevresine ışık huzmeleri
olmalıdır. Nur saçan bir kandil gibi etrafını aydınlatmalıdır.
Onun içindir ki, ilim kâmil müminin vazgeçilmez prensiplerinin
başında gelir.