İLKADIMDAN
Kıymetli okuyucu,
Allah Teâlâ insanı yeryüzüne
halife olarak göndermiştir. İnsanoğlu yeryüzünde Allah adına
faaliyette bulunacak, yeryüzünü imar edecektir. Ayet-i kerimede
ifade olunan “halife” tüm insanlar mıdır yoksa belli özellikleri
taşıyan insanlar mıdır? sorusuna ulemamız, belli vasıfları
taşıyan insanlar, olarak cevap vermişlerdir. Buna göre
yeryüzünde hilafeti taşımaya lâyık olanlar müslümanlardır.
Halife sıfatı ile
müslümanlar yeryüzünü imar edecekler, ekini ve nesli ıslah
edecekler; ekinin ve neslin bozulmasının önüne geçecekler,
dünyanın ekolojik dengesini koruyacaklar, yeryüzünde fitne,
fesat ve zulmü engelleyeceklerdir. Bütün bunların yapılabilmesi
için Allah’ın hükümlerinin yeryüzüne hâkim olması gerekmektedir.
Allah’ın kelimesinin her yere ulaşması ve insanların o kelimeye
tâbi olmaları sayesinde hem yeryüzünün hem de insanlığın dengesi
kurulabilir.
İşte İslam düşüncesinde
cihadın temelini bu mefkûre oluşturur. İnsanlar Allah Teâlâ’nın
kuludur. İnsanoğlu çok kere kulluğunu unutur ve ilahlık
taslamaya kalkar. Cihad insanlara kulluğunu hatırlatma için de
gereklidir.
Cihadın pek çok boyutu
vardır ve cihad en faziletli ibadetlerdendir. Cihadın dille,
hatta kalple yapılanından silahla yapılanına kadar çok çeşidi
olmasına ve silahla yapılan cihadın(kıtalin) İslam’da önemli bir
yer tutmasına rağmen, nedense bu boyut gözlerden saklanmaya
çalışılmaktadır. “İslam barış dinidir” hak sözü batıl bir
düşünceye alet edilmektedir. Güya İslam kesinlikle müdafaadan
başka bir şeyi öngörmez, müslümanların üzerine bir saldırı
olmadığı müddetçe müslümanlar kimseye savaş açamaz. Bir de son
yıllarda batının yoğunluğu giderek artan İslam’ı terörizm ile
eşit gösterme propagandası –maalesef- içlerinde aydınların,
önderlerin, âlimlerin bulunduğu pek çok müslümanı savunma
psikolojisine itti. Herkes İslam’ın nasıl barışçı bir din
olduğunu küffara ispat peşinde.
Tamam, İslam bir barış
dinidir, ama kendi tanımladığı bir barış. Batılıların veya başka
ideolojilerin tanımladığı barışın İslam’ın barışına ne kadar
uyduğu çok su götürür bir meseledir. Allah Teâlâ, İslam’ın her
insana ulaştırılması yeryüzü hükümranlığını, yeryüzünde Hakkı
hâkim kılma, zulmü engelleme, ekin ve neslin bozulmasına mani
olma vazifelerini müslümanlara vermiştir. Eğer gayri müslimler
bizim bu vazifelerimizi engellemezlerse, yani İslam’ı insanlara
tebliğ etmemizin önüne geçmezler, zulümden, sömürüden,
yeryüzünün her tür dengesini bozmaktan vazgeçerlerse, o zaman
onlarla kıtal yapmamıza gerek kalmaz.
Tabii bunların olmayacağı
açıktır. Dünyanın şu andaki durumuna bakmak bunu net olarak
gösterir. Başta Amerika olmak üzere tüm batı dünyasının,
İsrail’in hatta Rusya, Çin, Hindistan gibi ülkelerin, İslam’ın
tanımladığı manada bir zulümden vazgeçeceği düşünülebilir mi?
Acaba zengin ülkeler, yeryüzünde adaleti tesis etmek için mi
uğraşıyorlar yoksa kendi hegemonyalarını, zulüm düzenlerini
tesis etmek için mi uğraşıyorlar?
İslam’da kıtal/savaş vardır,
emredilmiştir ve sadece müdafaa harbini içermez. “Fitne
kalmayıp, din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla çarpışın.
Vazgeçerlerse, düşmanlık ancak zalimlere karşıdır.” (Bakara 193)
kavl-i kerimi bu durumu net olarak ortaya koymaz mı?
İslam sadece müdafaa harbine
izin verir diyenler, Rasulullah’ın Mekke fethinden sonra
başlattığı Arap yarımadasını tamamını fetih faaliyetine, Hz.
Ömer döneminde İran’ın, Mısır’ın fethedilmesine, Hz. Osman
döneminde ta Endülüs’e, Azerbaycan’a, Hindistan’a gidilmesi ne
diyecekler?
Rabbim hepimizi İslam’ı
sahih olarak anlayanlardan eylesin.
Selam ve dua
ile…