ALLAH
ZALİMLERDEN İNTİKAM ALIR
Zulmün ne olduğunu,
Kur’ân’da kimlere “zalim” denildiğini bilmeden, zulme karşı
tavır almak ve zulme karşı durmak asla mümkün değildir. O halde,
öncelikle “zulüm” nedir ve “zalim” kimdir, sorularının cevabını
aramak gerekir.
Arapça’da zulüm; kelime
anlamı itibariyle, "bir şeyi ait olduğu yerin dışında bir yere
koymak" manasına gelir. Kur'ân-ı Kerîm'de “zulüm”; cehalet,
şirk, fısk anlamında ve yine ‘nûr’un zıddı olarak
kullanılmıştır. Peki, zâlim kimdir? Zâlim, öncelikle birilerinin
hakkını zorla elinden alıp haksızlık yapan, merhametsiz ve
gaddar kimsedir.
Öncelikle; Allah’ın
âyetlerini yalanlayanlar, Allah’a iftira atıp Allah adına yalan
söyleyenler zâlimlerdir (Yunus 17; Hûd 18; Saf 7). Şirk en büyük
zulümdür; Allah’a şirk koşanlar ise en büyük zâlimlerdir (Lokman
13). Allah’ın mescitlerinde O’nun adının anılmasına engel olan
ve onların harap olmasına çalışanlar da zalimlerdir (Bakara
114).
Zulüm kavramının bu
anlamlarından yola çıkarak söylersek: Herhangi bir şeye
Allah’tan daha fazla değer veren, onları Allah’ı sever gibi
seven veya Allah’tan korkar gibi korkan zalimdir. Allah’ın emir
ve yasaklarının yerlerini değiştiren zalimdir. Cami/mescit
düşmanlığı yapan zalimdir. Ahzab 59 ve Nûr 30-31. âyetlerdeki
ilâhi emre uyarak başlarını örttükleri için kızlarımızın okuma
haklarını ellerinden alanlar zâlimdir; başörtüsünü bir metrelik
bez parçasına indirgeyip küçümseyenler, başörtülülere hakaret
edenler zâlimdirler; 28 Şubat sürecinde söz konusu âyetleri
hevâlarına göre tevil edip başörtüsünü yok sayan câhiller,
yoldan çıkmış zâlimlerdir; yıllardır bu yasağı ısrarla savunan,
tevhîdî gerçeklikten uzak, şirk içinde yüzen karanlık ruhlular
ise zâlimlerin ta kendileridir. (Ahzab 59; Nur 30-31)
Ayrıca, bütün bu ve benzeri
zulüm ve haksızlıkları ortadan kaldırmak için çalışmayan, bu
görevlerini savsaklayan, sürekli mazeretler üreten, zulme rıza
gösteren, zâlimleri değil hep mazlûmları suçlayan, giderek
“zulmedenlere eğilim göstermeye” başlayan âmirler ve âlimler de
zâlimler zümresine dâhildirler. Rasulullah sallallahu aleyhi ve
sellem:
“Haksız olarak birisinin
dövüldüğü yerde durmayın. Çünkü böyle bir yerde durup da zulme
uğrayana yardım etmeyenin üstüne lanet yağar.” buyuruyor.
Dolayısıyla zulme seyirci
kalmak da zulümdür ve lanete sebep olur.
Allah Teâla, zalimleri dost
edinmeyi de ‘zalimlik’ olarak nitelemektedir. Kur’ân’a göre,
babamız veya kardeşlerimiz bile olsa zalimlere dost olmak,
zalimliktir (Tevbe 23).
“Sakın ola ki, Allah’ı,
zâlimlerin yaptıklarından habersiz sanmayın!” (İbrahim 42).
“Allah o zâlimlerin kimler olduklarını ve neler yaptıklarını
elbette bilendir” (Bakara 95, 246; En’am 58).
Rabbimiz Kitâb-ı Kerîm’inde
zâlimlerden söz ettiği birçok âyetinde, sonuç hükmü olarak,
“Allah zâlimleri sevmez” (Âl-i İmran 57, 140; Şûra 40) buyurur.
Zalimler, Allah’ın
sevgisinden mahrum kalırlar; bu en büyük mahrumiyettir.
Bilinçli olarak başkalarına
zulmedenleri ve üzerlerine düşen görevleri yapmayıp kendi
nefislerine zulmedenleri Allah sevmediği için “zâlimler asla
iflah olmazlar.” (En’am 21, 135; Kasas 37). “Allah zâlimler
topluluğunu doğru yola iletmez.” (Bakara 258; Maide 51; En’am
144; Tevbe 109; Yusuf 23; Kasas 50; Ahkaf 10).
Bu sebeple, “Allah
zâlimlerden intikam alır.” (Secde 22) “Allah’ın lâneti
zâlimlerin üzerinedir.” (A’raf 44; Hûd 18; Gafir 52) Allah
“zalimleri mutlaka helâk eder” (İbrahim 14; En’am 47; Kasas 59).
Ancak, Allah sadece batıl inançları nedeniyle bir toplumu helak
etmez; buna zulmün de eklenmesi gerekir. Bir kelâm-ı kibar
vardır; “küfür ve putperestlikle iktidar olunabilir, ancak
adaletsizlik ve zulümle asla!”
Ama yine, Allah, zulüm
yapsalar da bir kavmi hemen helak etmeyebilir; zira, Allah
zalimlere süre verir (Hûd 100-102; İbrahim 42-43; Nahl 61). Eğer
Allah insanları, haksızlıkları ve zulümleri yüzünden
cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı (Nahl
61; Fâtır 45).
Yeryüzünde haksızlık ve
zulüm yapan toplumlar, bu olumsuz davranışları nedeniyle çeşitli
azap biçimlerini bu dünyada da hak ederler. Bunlar sadece
deprem, sel, kuraklık vb. gibi felaketler olarak gelmez; aynı
zamanda şiddet, zulüm, açlık, sefalet de birer ‘azap şekli’
olarak vuku bulur. Bu bağlamda şu ayet çok anlamlıdır:
“De ki: Üstünüzden veya
ayaklarınızın altından size azap göndermeye ya da sizi muhalif
topluluklara bölüp bir bölümünüzün hıncını diğer bir bölümünüze
tattırmaya kadir olan O’dur.” (En’am 65)
Tefsirler, ‘üstten gelen’
azabı şiddetli yağmur, sel, şimşek; ‘alttan gelen’ azabı da
deprem, çöküntü, kuraklık şeklinde yorumlamakla birlikte Razi,
İbn Abbas’ın şu görüşüne yer vermektedir: “Yukarıdan gelen azap
yöneticilerin ve soyluların zulmüdür; aşağıdan gelen azap ise
kölelerin ve alt tabakanın şiddet ve zulmüdür.” (Mazharuddin
Sıddıki, Kur’ân’da Tarih Kavramı, Pınar Yay, s. 30)
Bir toplumun bu tür
azapları ve nihayet helaki hak etmesinin nedenleri arasında en
çok dikkatimizi çeken olumsuzluk ise şu ayette tasvir ediliyor:
“Biz bir ülkeyi helak etmeyi
irade ettiğimiz zaman, o ülkenin bolluk içinde kolay yaşamaya
alışmış seçkin(mütref)lerine son uyarılarımızı göndeririz ve
(eğer) onlar taşkınca yaşamaya devam ederler(se) cezalandırıcı
hüküm artık o toplum için kaçınılmaz olur. Biz de orayı
darmadağın ederiz.” (İsra 16)
Ayet mealinde yer alan
‘mütreflere son uyarılarımızı göndeririz’ ifadesi, Fahrettin
Razi tefsirinde ‘mütreflerin yani bolluk ve refah içinde
yaşamaya alışmış kimselerin sayısını artırırız’ biçiminde
açıklanmıştır. İşte bu yorum üzerinde ciddiyetle düşünülmelidir:
Bir eli yağda, bir eli balda
lüks ve refah içinde yaşayan kesimin bu yaşam biçimlerini
sürdürebilmeleri ve sayısal olarak çoğalmaları, o toplumda
haksız kazancın, vurgun, soygun ve talanın artarak devam etmesi
demektir. Bu durumda ise toplum sınıfları arasındaki uçurum
derinleşecek, mütreflerin zorbalığı şiddetlenirken alt tabakanın
isyanı da aynı oranda şiddetlenecektir. Toplum ‘üstten’ ve
‘alttan’ gelen azaplarla sarsılacak, toplum kesimleri
birbirlerine ‘hınçlarını’ tattırmaya yönelecek ve böylece ‘helak
hak edilmiş’ olacaktır.
İşin ilginç olan bir başka
yanı da, zorbaların kendilerini ‘yenilmez’ ve ‘yıkılmaz’
zannetmeleridir. Oysa tarih nice güçlü, kudretli milletlerin,
devletlerin çöküşüne tanık olmuştur:
“Ad kavmi de yeryüzünde
haksızca büyüklük taslamış ve ‘bizden daha kuvvetli kim var?’
demişlerdi.” (Fussilet 15)
“Biz bunlardan önce nice
kuşaklar helak ettik ki, onlar zorbaca yakalamak (baskı ve
şiddet uygulamak) bakımından kendilerinden daha üstündüler;
onlar bütün rızk yollarını tutmuşlar (ya da ölümden kurtulmak
için kaçacak delikler aramışlar)dı. Var mı kaçacak bir yer?”
(Kaf 50/36)
Bu ayetler, sadece ‘ezici
fizik güçlerine’ dayanarak ayakta kalacaklarını zanneden
zorbalara ilahî bir tokattır.
Zira zulüm, hiçbir zaman
pâyidâr olmaz.
Dolayısıyla, “zulmetmekte
olanlar, nasıl bir inkılâba uğrayıp devrileceklerini pek yakında
bileceklerdir.” (Şuara 227)
İnkârcı zâlimlerin ise,
“canı cehenneme!” (Mü’minun 41) onlar “cehennem odunu
olacaklardır!” (Cin 15). Onların azabı, “acı bir azaptır” (İnsan
31); “kalıcı bir azaptır.” (Şûra 45)
Ve o zâlimler, azabı
gördüklerinde; “geri dönmeye bir yol var mı?” (Şûra 44)
diyeceklerdir.
O gün artık çok geçtir;
orada o zalimlerin imdadına yetişecek hiçbir kimse de yoktur
(Bakara 270; Âl-i İmran 192; Mâide 72; Hac 71; Rum 29).
Şimdi tevbe edip zulümden
vazgeçecekler içinse vakit vardır; af ve mağfiret kapısı da
açıktır!
“Rabbimiz, bizi zâlimler
topluluğuyla birlikte kılma/sayma!” (A’raf 40, 150)
“Rabbimiz, bizi bu
zulmedenler topluluğuna dâhil etme!” (Mü’minun 94) Âmîn!
*Araştırmacı- Yazar