ALLAH’A
DÖNÜK DURUŞUN CAZİBESİ
Günün birinde bilim “insan
fıtratını” enine boyuna doğru bir şekilde izah edebilirse bu,
gerçekten büyük bir gün olacaktır.
İnsan, fıtratını takip
ederse yani yaratılışının icabını yerine getirebilirse,
peygamberane bir hayat, huzursuz ve tedirgin dünyamızda bir
güneş misali parlayacaktır.
Bu başarılabilir mi
başarılamaz mı, başarılırsa ne zaman başarılır, kim başarır
bilemiyoruz.
İnsan bir muammadır. Tekmil
ebadıyla (tüm boyutlarıyla) izahı kolay değildir. Dolayısıyla
fıtratı tanımak dengeli bir şekilde takip etmek hayal gibi
görünüyor.
İnsan ruhunu, insan gönlünü
nasıl tanıyacak, nasıl tanıtacaksınız? İnsanın duygusal boyutu
nasıl ölçülüp değerlendirilecektir? Tıp, insanı ne kadar
açıklayabiliyor? Ama biz her şeye rağmen bilgi kırıntılarını
İslam’ın ışığında değerlendirerek “devede kulak misali” de olsa,
fıtratı tanımaya çalışmalıyız, diye düşünüyorum. Bu tanıma,
fiile dönüştüğünde bundan hayat kalitesi ve saadet doğacaktır.
Prof. Dr. Doğan
Cüceloğlu’nun şöyle bir tespitini hatırlıyorum: Bir anne
çocuğunun elinden tutup parkta yürüyorsa çocuk, elini annesinden
kurtarmaya çalışacaktır. Kurtardığı zaman yürümeyecek
koşacaktır. Annesi bir kenara saklansa “anne!” diye ağlamaya
başlayacaktır.
Bu küçük hâdise, insan
fıtratında hür ve bereketli bir hayat yaşama arzusu ve sığınma
duygusunun var olduğunu gösterir. Aksi nedir? Kölelik,
hareketsizlik, kimseye muhtaç olmama duygusu. Bunlar insan
fıtratına zıt şeylerdir; insanın gelişimini hayat kalitesini ve
saadetini olumsuz yönde etkileyen yanlış tavırlardır.
Cüceloğlu’nun açıklamaları,
hayatımıza dair kararlar alırken mutlaka göz önünde
bulundurulması gereken önemli tespitlerdendir.
Gözlemlerim beni, şu kanaate
getirmiştir: İnsan, Allah’a ve işine dönük bir hayat
yaşamalıdır. Menfaate ve insanlara dönük bir hayat, insanı
huzursuz edecektir.
Allah’a dönük durmak,
diyaloğumuzu Allah ile kurmak, varlıklarda tecelli eden
“esma”nın zuhuruna dikkat etmek, gözünü tabiata, gönlünü Allaha
açık tutmak demektir. Allah düşüncesi, Allah heyecanının ruh ve
fikir dünyamızı kuşatması demektir.
İnsan Allah’a dönük durmalı.
Bu, ruh ve gönül dünyasının şenliği demektir. İşine dönük
durmalı, bu da hem fiziğinin hem de gönül ve vicdanının
rahatlamasıdır.
İnsanın ruh dünyası, Allah
özlemlerine hangi şiddette muhtaçtır, bilmiyoruz. Ama Allah,
düşünceleri esma-i ilahinin yansımalarına yönelen dikkat, insana
huzur ve sükûn veriyor. Ekserünnas (insanların çoğu), riya,
menfaat, şehvet ve şöhrete dönük duruyor. Bu da insanı zehirli
duygular atmosferine iterek perişan ediyor.
İnsanların gözüne girme
niyeti, önemli bir kişi olduğunu kabul ettirme duygusu, bir nevi
kula kulluk oluyor, insan ruhunu huzursuz ediyor. Neden paranın,
şehvetin, şöhretin, gurur ve kibrin hortladığı yerlerden
insanlar gergin ve huzursuz dönüyorlar. Bu basitlikler, insan
ruhunda hangi yaraları açıyor, bilmiyoruz. Ama insan, Allah ile
baş başa kaldığında, tabiattan Allah’a gittiğinde kemal-i
ciddiyetle bir namaz kıldığında, bir Fatiha okuduğunda huzur ve
sükûn hissediyor. Bu, tecrübeyle sabittir.
“Dikkat edin, kalpler ancak
Allah’ın zikri ile sükûn bulur.” (Rad 28)
Denebilir ki, bütün
huzursuzluklarımızın kaynağı Allah’a dönük duramayışımızdır.
Antiislam, bize yanlışı işte tam da bu noktada işletiyor:
Hümanizm diyor, dost bir edâyla karşımıza çıkıyor. Hümanizm,
yani insan sevgisini esas alan bir dünya görüşü.
Yanlış bunun neresinde?
diyeceksiniz. Yanlış bunun şurasında efendim: Ahmet Turan
Alkan’ında ifade ettiği gibi, hümanizm Allah’ı dışlayan, Allah
yerine hayatın merkezine insanı yerleştiren bir dünya görüşüdür.
Durum böyle olunca, insanın Allah’a dönük duruşu da berhava
oluyor. İnsan, Allah, peygamber ve ahiret gibi en önemli dost ve
sığınaklarından mahrum kalıyor. İnsan ruhu, gidecek bir yer
bulamıyor. Hâlbuki insanın gidecek bir yeri olması gerekir.
İnsan ruhu, insandan doğmadı ki insana gitsin. İnsan gönlüne,
insanın vereceği bir şey yok ki, insana dönük duruş insanı
şenlendirsin. Bu duruş, getirse getirse hayal kırıklığı getirir.
İnsandan Allah’a gidilebiliyorsa buna diyebileceğimiz yoktur.
Allah’ı dışlayan bir dünya,
insanı mengene gibi sıkacaktır. Bu sıkıntının adı can
sıkıntısıdır. Sıkılan candır. Sıkılan canı ferahlatan ancak ve
ancak Yaratan’dır. “Bir eli yağda bir eli balda” da olsa,
kutsalla bağlantısını kesmiş bir dünyada, insan bunalımlardan
bunalımlara sürüklenecektir. Bu bunalımlar, insana bedensel
arzuların tatminini bir kurtuluş gibi gösterecektir. Heyhat!
Bedensel arzuların tatmini, bedeni rahatlatsa da ruha bir şey
söylemeyecektir. Ardı arkası kesilmez eğlencelerle can
sıkıntısını yenmeye çalışacaktır insan. Bu da kesmeyecektir
efendim, bu da kesmeyecektir insanın susuzluğunu. Eğlence de
netice vermeyecektir. Bir adım ötesi, uyuşturucu bağımlılığıdır;
bir adım daha, işte yaşamaktan istifa.
“İnsan bir de işine dönük
durmalıdır” dedik. İşine dönük durmak, bütün boyutlarıyla
sorumluluk duygusunu, vazife anlayışını kapsar. İşine dönük
durmak kendi işinde yoğunlaşmaktır. Bu tutum, insanda kendine
güvensizlik, haset gibi birtakım zehirli duyguların uyanmasına
engel olacağı gibi verimi de artıracaktır. Bu da yaşama
sevincini getirecektir. Çünkü her müspet davranışın dünyevî
mükâfatı içindedir. Konuyla ilgili Peygamber Efendimizin şöyle
bir hadisi vardır: “ Her namazını son namazınmış gibi kıl. Özür
dilemek zorunda kalacağın sözü söyleme ve insanların maddî
varlığına dikkatini yoğunlaştırma.” Hadis-i şerifin ilk iki
maddesi, namazın ciddiyetle kılınması, sözün kontrollü
söylenmesi dersini verdiği gibi, üçüncü maddesi de gönül
rahatsızlıklarından ve duygu sapmalarından insanı korumaya
yöneliktir diye düşünüyorum.
Denebilir ki, “insanlar
toplu halde yaşadıklarına göre ister istemez birbirlerinin ne
kazanıp ne harcadıklarını bileceklerdir.” Evet, efendim aynen
öyledir! Bizim vurgu yapmak istediğimiz husus dikkat
kesilmektir. Kendiliğinden bilmeler ve görmeler de, kendimizden
aşağıya bakılacaktır. Bu, şükür halini neticeye ulaştırır.
Dindarlıkta kendimizden yukarıya, dünyalıkta ise kendimizden
aşağıya” bakılacaktır.
Allah’a dönük durmak aslında
Kur’an’la, sünnetle ilgilenmeyi; bu da mesuliyet şuuru ve vazife
anlayışını kendiliğinden getirecektir.
Evreni ve insanı yaratan
Yüce Allah’tır. Allah-insan irtibatı, anne-evlat irtibatından
çok daha önemlidir. Anne şefkati, Allah’ın merhameti yanında çok
sönük kalır. Kültürümüz, “analı kuzu kınalı kuzu, anasız kuzu
yaralı kuzu” der. Bu, çok doğru bir tespittir.
Bugünkü Batı medeniyeti,
Yüce Kudreti devre dışı bırakarak insanı; sığınaksız, kimsesiz,
tesellisiz, gayesiz bırakmıştır. Sonsuz güzellikleri yok sayarak
insanı, şehvetin ve şöhretin kulu, kurbanı haline getirmiştir.
Bu medeniyetin etkisinde kalan tüm insanlık, yaralı kuzulardır.
Bu medeniyet ya fıtrata dönecek ya da gezegenimizi tedirgin
insanlarla dolduracaktır. Bu günahtan bir pay da müslümanlara
düşecektir; kendi dünyasını kuramayan, alternatif medeniyet
üretemeyen müslümanlara.
Zalimler hariç, tedirgin
dünyamızın tüm insanlarına selam olsun.