İLİM 2
İlimden maksat kendini
bilmektir. İlim ne ölçüde kendimizi tanımamıza vesile oluyorsa,
o ölçüde faydalıdır. Varlığı, yarattıklarının varlığına
benzemeyen, zatını kavramak mümkün olmayan, ancak eser ve
sanatını idrak yolunu açık bırakan Hak Teâlâ, insanı yeryüzünde
“halife” olarak yaratmıştır. Onu mahlûkatın en şereflisi kılmış
ve kâinatın özü hüviyetinde var etmiştir. Kendisinde meknuz
hakikatler itibariyle insan, küçük bir kâinattır. İlim de bu
bakımdan, insana öncelikle kendisini tanıtmalı, varlığının
gayesini bildirerek marifetullaha kapı aralamalıdır. Yunus Emre
de ilmin aslî gayesini ne güzel söylemiş:
İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Ya nice okumaktır
Okumaktan mânâ ne
Kişi Hakk’ı bilmektir
Çün okudun bilmezsin
Ha bir kuru emektir
İnsan, Yaratan’ın harika bir
sanat eseridir. İnsanın kendini bilmesi bir yerde Sanatkârını
bilmesi demektir. İnsan sormalı:
Beni en güzel bir biçimde
yaratan kim? Sayısız nimetlerle besleyip büyüten kim? Atomdan
güneş sistemine kadar her şeyi hizmetime veren kim? Bu soruların
cevabını bulabilen insan, öğrenmenin maksadına ulaşmış demektir.
İlmin gayesi Yaratan’ı
bulmak, O’na inanıp bağlanmaktır. İlimle iman ayrılmaz iki
hakikattir. İnanmayı bütün hürriyetlerin üstünde gören John
Milton:
“Bana bütün hürriyetlerden
önce, bilmek, düşünmek, inanmak ve vicdana göre konuşmak
değerlerini kazandırınız.” derken bir taraftan da ilimle imanın
ayrılmazlığına dikkat çeker.
“İlimsiz din kör, dinsiz
ilim topaldır” diyen Einstein da, dinle ilmin birbirini
tamamladığını ifade eder. Ne dinden vazgeçilecek, ne de ilimden.
Bunlar birbirini tamamlayan elektrik devreleri gibidir. Sanki
bunlar birbirine iki zıt kutupmuş gibi algılarsak çok büyük bir
yanlışa düşmüş oluruz.
İlim öğrenmekten maksat,
bilginin insanoğluna mürşit ve rehber olması ve öğrenilen
şeylerle, insanî kemâlâta giden yolların aydınlığa
kavuşturulmasıdır. Binaenaleyh, rûha mâl edilmemiş bir ilim,
sahibinin sırtında bir yük; insanı ulvî hedeflere tevcih etmeyen
ma’rifet de, bir aldanmışlıktır.
Amel Etmedikçe
Yezîd bin Câbir diyor ki:
Ben Mu’âz bin Cebel’den
şöyle işittim. Buyurdu ki:
“- Ne kadar çok ilim
öğrenirseniz öğrenin, bunlarla amel etmedikçe öğrendiğiniz
ilimden sevâb alamazsınız.”
Recâ bin Hayve şöyle
bildiriyor:
Bir zamanlar Mu’âz bin
Cebel’in bir sohbetinde bulunmuştum. İlim hakkında şöyle
buyurdu:
“- Size benim vasiyetim
olsun! İlmi, ancak Allah rızâsı için öğrenin! Zîrâ Allah rızâsı
için öğrenilen ilim, takvâyı, Allah’tan korkmayı hâsıl eder. Bu
niyetle ilim aramak ibâdettir. Bu ilmi müzâkere etmek tesbihtir;
ilimden konuşmak, Allah yolunda cihâddır. Bilmeyene ilim
öğretmek sadakadır. Bir mecliste bulunanlara ilimden bahsetmek,
Allah Teâlâ’ya yakınlıktır. Zîrâ ilim, helâl ile harâmın
terâzisi, Cennet ehlinin minâresi, gurbette insanın
arkadaşıdır.”
Bir insan, bir yerde yalnız
kaldığı zaman, ilim ona sıkıntıyı gideren bir arkadaş olur.
Sıkıntı ve genişlik zamanlarında ilim, sahibine delildir. İlim,
düşmanlara karşı çok iyi bir silâhtır. Dostlarının yanında
insanın süsüdür. Cenâb-ı Hak bir kavmi, ilim ile yükseltir.
İnsanı ilimle başkalarına rehber, öncü yapar ve insanlar ona
itâat ederler. Melekler dahî ilim sahiplerinin dostluklarını
arzularlar ve kanatlarını onların üzerine gererler.
Canlı ve cansız her ne
varsa, hattâ denizlerdeki balıklar ve diğer hayvanlar, havada
uçan kuşlar, karadaki bütün hayvanlar, âlimlere istiğfâr
ederler. Çünkü ilim, insanın kalb gözünü açar, gözleri
karanlıktan aydınlığa kavuşturan bir nûrdur.
İlim ile amel eden insan,
seçilmiş kimselerin makamlarına yükselir. İlim sahipleri, dünya
ve âhirette yüksek derecelere erişirler. İlimde tefekkür, nâfile
oruç tutmak gibidir. İlmin öğretilmesi nâfile namaz kılmaktan
sevâptır. İlim ile helâl ve haram olan şeyler ayırt edilebilir.
İlim, amellerin imamıdır.
Amel, ilme tâbidir. İlimsiz amel olmaz. İlim, Cennet yoluna
ışıktır. Cehennemlik olanlar, ilimden mahrum kalanlardır. Dünya
ve âhiret saâdetinin kaynağı ve bütün ibâdetlerin efdali, en
üstünü ilimdir.”
Bir arıyla insan yavrusunun
farkını hiç düşündünüz mü? Yirmi günlük arının çiçek çiçek uçup
bal yapmaya başladığını çok görmüşsünüzdür. Bir insan yavrusu
ise iki senede ancak ayağa kalkar, konuşmaya başlar. 6-7 yaşında
okula gider. Okumayı, yazmayı öğrenir. Liseyi, üniversiteyi
bitirinceye kadar hep okur, öğrenir, didinir, çabalar. Çünkü
yaşayabilmek için hayatı, insanları öğrenmeye muhtaçtır. 15-20
sene gibi uzun bir zaman anne babasının yardımına muhtaçtır.
Onlarsız yapamaz. Kârını, zararını öğrenmek zorundadır. Ama bir
arı yavrusu öyle mi? Onun bal yapabilmesi için ne okuyup
öğrenmeye, ne de üniversite bitirmeye ihtiyacı vardır. Mükemmel
olarak yaratılıp gerekli donanımlarla donatılmıştır. Daha
petekten çıkar çıkmaz işbaşı yapar. Biz değil yirmi gün veya
yirmi sene, hayat boyu öğrenmeye muhtacız. Bunun içindir ki,
beşikten mezara kadar öğrenmemiz emredilmiştir. İnsan,
kabiliyetlerini ancak okuyup öğrenmekle geliştirir. Bir
çekirdeğe benzeyen duyguları bilgiyle kabuğunu çatlatır, filiz
verip gelişir.
Kazanmak, başarmak,
yükselmek isteyenler ilme sarılırlar. Öğrenme aşk ve şevkiyle
yanıp kavrulmayanlar ise yerlerinde sayarlar. “Dünyayı isteyen
ilme sarılsın. Ahireti isteyen yine ilme sarılsın” buyuran
Peygamberimiz, bilginin önemini ne kadar güzel anlatır.
İlim öğrenmek sadece okula
mahsus değildir. Okul insana anahtar verir. O anahtarla ilim
hazinelerini açacak olan, insanın bizzat kendisidir. Ne yaparsa
özel gayretiyle yapar.
Okulu bitirir bitirmez
kitabı kalemi bir tarafa fırlatmak ne kadar yanlıştır! Hâlbuki
ilmin ne yaşı, ne zamanı, ne de yeri vardır. Her yaşta, her
yerde, her zaman öğrenilir.
İlim en büyük sermayedir. Ve
insan her yaşta, her yerde ve her zaman sermayesini arttırmak
ister.
Okudum bildim deme
Çok tâat kıldım deme
Eri Hak bilmez isen
Abes yere yelmektir
İslâm kadar ilme önem veren
başka bir din yoktur. Erkam’ın evi müslümanların ilk medresesi
olmuş ve hicretten sonra Medine’de inşa edilen Mescid-i
Nebevi’nin bir bölümü (Suffe) sohbet ve ilim karargâhı olarak
ayrılmıştır. Burada ashabın fakirleri devamlı ilim tedrisatında
bulunmuşlar ve “Ashab-ı Suffe” namını alarak fakihliğe,
müfessirliğe ve muhaddisliğe ulaşmışlardır. Kur’an-ı Kerim’de
sadece ilim kelimesi yüz beş defa zikredilir. Bu kökten gelen
diğer kelimelerle birlikte bu sayı sekiz yüz elli dokuzu bulur.
Ayrıca “akıl, fikir, zikr” gibi kelimeler Kur’an-ı Kerim’de çok
zikredilir.
İslâm’a göre ilim ve hikmet
müminin kaybolmuş malıdır; mümin, yerine ve söyleyene
bakmaksızın onu nerede bulursa alır. Her fenalığın, hatta küfür
ve şirkin de başı bilgisizlik ve cehalettir. Küfrün ne demek
olduğunu bilen bir kimse kâfir olmaz. Şirkin ne demek olduğunu
bilen, başkalarını Allah’a ortak koşmaz, Allah’tan başkasına
ibadet etmez. Bunun içindir ki Kur’an-ı Kerim’de: “Sakın ha
cahillerden olma” buyruluyor. (Enam,35)
Rabbimiz burada, cehlinde
azanlardan olma, diye emrediyor. Çünkü bunlar bilmediğini de
bilmeyenlerdir. Müslümanlar kendi aralarında herhangi bir
konuşma esnasında sıkça, “ Ben cahilim.” diyor. Aslında bu ifade
tarzı çok yanlıştır. Cehalet Ebu Cehil’in sıfatıdır, müslümanın
olamaz. Ne demek lazım? “Ben bilmiyorum” veya “Bu konuda
malumatım yok.” demek lazım. Çünkü Kur’an-ı Kerîm de yukarıda da
okuduğumuz gibi bu hususta açık tehdit vardır. Yüce Rabbimiz:
“Sakın ha cahillerden olma.” buyurmuştur.
Kur’an-ı Kerîm’in açıkça
ifade ettiğine göre: “Kulları içerisinde Allah’tan ancak âlimler
korkar” (el-Fâtır, 28)
Ebu Ümame radıyallahu anh
anlatıyor: “Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm’a biri âbid diğeri
âlim iki kişiden bahsedilmişti.
“Âlimin âbide üstünlüğü,
benim, sizden en basitinize olan üstünlüğüm gibidir” buyurdu.
(Tirmizî, İlim 19)
Kur’an-ı Kerim’de ilmin her
çeşidi övülmüş, bilenlerle bilmeyenlerin bir olamayacağı açıkça
belirtilmiştir:
“Hiç bilenlerle bilmeyenler
bir olur mu? “ (ez-Zümer 9)
Ünlü Çin bilgini
Konfüçyus “Bilen kişiye dost ol, çünkü seni aydınlatır. Bilgisiz
kişiye dost ol, çünkü sen onu aydınlatırsın. Bilmediğini
bilmeyenlerden hemen uzaklaş, çünkü onlar aptaldır, seni de
aptallaştırır.” demiştir.