ONLARLA
BİZİM ARAMIZDAKİ FARK
İnanan insanlar olarak
günümüzde öyle bir hâle gelmişiz ki, önceliklerimiz tamamen
değişmiştir. İnsanın dünya ve ukbâ hayatı adına birinci sırada
yer vermesi gerekli olan şeyler maalesef olması gereken konumda
değildir. Her nedense günümüz insanları en çok düşünmeleri
gerekli olan şeyleri, en az düşünür hâle gelmişler. En önemli ve
hiç unutulmaması gereken şeyleri de en son sıraya
koymaktadırlar. Mesela, insanın hiç unutmaması gereken şeyler:
- Allah’ın varlığı, birliği,
büyüklüğü ve O’nun rızası,
- Dünya hayatının geçici
olduğu ve bir gün gelip her canlı gibi ölümü tadacağı, olması
gerekirken bizler bu hususları hiç hatırımıza getirmiyoruz. Bu
dünyada ebedî olarak yaşayacakmışız gibi hareket ediyoruz.
İnsanların en hayırlısı
konumunda bulunan sahabe ise, dünyada yaşarken yaptıkları her
işte attıkları her adımda Allah rızasını gözetiyor ve ona göre
hareket ediyorlardı.
Yüce Kur’an, Allah’ın bir
lütfu olarak bize kadar değişmeden gelen tek ilahî kitaptır.
Onda Allah’ın bizlere emir ve yasakları bulunmaktadır. Bu emir
ve yasaklar karşısında ilk müslümanların (Sahabe-i Güzin
Efendilerimizin) bir tavır ve davranışı vardı, bir de o ayetler
karşısında bizim tavır ve davranışımız vardır.
O kutlu insanların ayetler
karşısındaki tavır ve davranışlarına burada iki örnekle
açıklamak istiyorum.
Sahabe (Allah onlardan razı
olsun) Kur’an’daki ayetleri okurken kendini muhatap görerek
okuyor ve ona göre bir tavır sergiliyordu. Mesela sahabeden
birisi, “Sizden hiç kimse yoktur ki, cehenneme varmasın. Bu
Rabbinin katında kesinleşmiş bir hükümdür.” (Meryem 71) ayetini
okuyunca tir tir titremiş ve ayetin gerisini okuyamamış,
çevresindekiler, “Bu ayetin devamı var” deyip “Sonra Allah’tan
korkup fenalıklardan sakınan muttakileri kurtararak zalimleri
dizüstü çökmüş vaziyette orada bırakacağız.” (Meryem 72)
şeklinde ayetin devamını okudukları halde; tavrı değişmemiştir.
İkinci bir örnek ise;
“İman edip imanlarına zulüm
karıştırmayanlar var ya, işte korkudan emin olma onların
hakkıdır, doğru yolda olanlar da onlardır.” (En’am 82) ayeti
okunduğunda aynı tavrı sergilemişler.
Bu ayeti okuyan sahabiler,
Peygamber Efendimize gelmişler ve üzüntü içinde “hangimiz zulme
bulaşmamıştır ki?” demişlerdir. Zira zulüm geniş bir kavramdır.
Nefsine zulmetme, mahiyetine zulmetme, zamanına zulmetme,
Allah’ın tayin ve takdir buyurduğu hayata zulmetme vs.
şeklindedir. Haddini bilmemek, ona tecavüz etmek, aşırı gitmek
de zulmün diğer çeşitleridir. İşte Sahabe-i Kiram, acaba ben
zalim miyim, işlerimde aşırılık var mıdır? diyerek bu ayetin
muhatabı olmaktan korkmuşlar ve büyük bir endişe içine
düşmüşlerdir. Buna karşılık Hz. Peygamber Efendimiz ayetteki
zulümden maksadın şirk olduğunu açıklayarak onları
rahatlatmıştır.
İşte böyle düşünüp ona göre
yaşadıkları için daha dünyada iken sahabeden on kişiye “Aşere-i
Mübeşşere” yani Allah tarafından sevgili Peygamberimiz
aracılığıyla sizler cennetliksiniz müjdesi verilmiştir.
Onların Kur’an ayetleri
karşısındaki tutumlarını anlatırken Yüce Allah:
“Mü’minler o kimselerdir ki,
Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir. O’nun ayetleri
kendilerine okunduğu zaman imanlarını artırır ve Rablerine
tevekkül ederler.” (Enfal 2) buyurmaktadır.
Buna çok iyi bir misal Musab
b Umeyr radıyallahu anhtır. Hz. Peygamber, onu Medine’den gelen
birkaç kişiyle birlikte onlara Kur’an’ı ve İslamı öğretmesi için
Medine’ye göndermişti. O da hiç tereddüt etmeden dini için
vatanını, ailesini, çoluğunu çocuğunu terk ederek Mekke’den
Medine’ye hicret etmişti. Bir yıl sonra tekrar Mekke’ye
döndüğünde yanında müslüman olmuş 70 kişiyle birlikte gelmişti.
Demek ki bir yıl içinde Medine’de yaptığı davet karşısında 70
kişinin müslüman olmasına vesile olmuştu. Aslında, Mus'ab'ı
anlamak o kadar da kolay bir şey değildir. Gençliğinin
baharında, makam mansıp, mal-mülk her şeyi arkaya atıyor;
nefsini, dünyevî isteklerini ayakları altına alıyor ve Yesrib'e
gidiyor; onun gittiği dönemde orası henüz Medine olamamış,
kupkuru bir çöl. Düşünceleri ters, gözleri kanlı, elleri silahlı
adamların arasında kalıyor; onlara iman hakikatlerini
anlatabilmek için çırpınırken başında kavis çizen kılıçların
gölgesinde maruz kaldığı hakaret ve tehditlere aldırmıyor.
Ertesi sene kadın-erkek yetmiş insanı arkasına takıp Mekke'nin
yolunu tutuyor; Efendimizin huzuruna varınca “Sana bunları
armağan olarak takdim ediyorum ya Rasûlallah” der gibi Medine'de
İslam’ın girmediği hiçbir ev kalmadığını müjdeliyor.
Günümüzde bir köy, kasaba
veya şehirde altı veya yedi yıl din görevlisi veya öğretmen
olarak kalıp da bir kişinin dahi gönlüne giremeyen, İslam’ı
aktaramayan müslümanların durumunun ne kadar acıklı olduğu gayet
açık bir şekilde ortadadır.
İşte onlar ve biz! Aramızda
ne kadar fark var değil mi?
Bizler de birer Mus'ab bin
Umeyr olmaya çalışmalıyız. Aksi halde geleceğimizin aydınlık
olması mümkün değildir.