YILDIZ DAĞI
EFSANESİ
Dağ-taş, durmadan yürüdüler.
Dik yamaçlardan tırmandılar. Kararlıydılar. Günlerce yürüdüler.
Hareket ve yükselme duygusu yorgunluklarına rağmen onlara azim
ve canlılık veriyordu.
Beş-on adımda değişen
manzara, kılıç gibi yükselen dağ uçları, çelik gibi bir hava ve
endişe karışımı esrarengiz duygular…
Günlerce bu minval üzere
yürüdüler. Derken, insan ayağı basmadık bir düzlüğe ulaştılar.
Bu mekân insanda nezafet, nezaket ve kutsallık duygularını
uyandırıyordu.
Alanın bir köşesinde üç
çadır vardı; altın rengi, ipekten üç çadır. Çadırların kıble
istikametinde üç kız ayakta konuşuyorlardı. Nurdan mıydılar,
ışıktan mı? Anlayamadılar. Çadırlara yaklaşmalarına da izzet ve
haysiyetleri müsaade etmedi.
En küçükleri: “uzayın
kızları bunlar” dedi, “ay ışığından yaratılmış olabilirler.”
Başkan, yavaşça; “kim
bilir?” diye cevap verdi. Geçip gittiler.
Meçhul bir istikamette
yollarına devam ettiler.
Yürüdüler, yürüdüler. Baş
döndüren uçurumlardan, hırçın derelerden, gönüllere ferahlık
veren düzlüklerden geçtiler. Nice zaman sonra bir uzun alana
vardılar. Uzayıp giden bir alan ve bembeyaz binlerce koyun.
Sanki yeşil zeminlere beyaz bulutlar serilmiş. Başlarında üç
çoban ve üç sadık bekçi.
Yörük Beyi onları çok candan
karşıladı.
Hoş geldiniz, sefalar
getirdiniz. Gözümüz yollarda kaldı ya huu. Hele buyurun, buyurun
şöyle geçin.
Üç arkadaşı bir ocağın
başına aldılar, serdiler kuruttular.
-Ee başkan anlat bakalım
fihi mafihimizi
-Ne anlatayım aziz dostum.
Zehirli mekânlarda zehirli duygular içinde pek bunaldık.
Basitlik bezginlik soluya soluya halsiz düştük. Şifa
arayışındayız bu yüzden yollardayız. Bu vesileyle size de bir
selam verelim hal-hatır soralım dedik.
-Eyvallah başkanım, Ve
aleykümüsselam. Ne güzel düşünmüşsünüz.
Çok geçmeden ayna gibi
parlayan taslarda kaynatılmış sütler ikram ettiler. Sütler bal
ile tatlandırılmıştı.
-Şunu için de içinize can,
dizinize derman gelsin.
Ardı ardına nice izzet ü
ikramlar sundular.
Buralarda “tabiat ve insan
çağı” hala varlığını sürdürüyordu. Cümle varlık, bir mukaddes
neşe içindeydi.
Bir-kaç gün kaldılar,
kendilerine geldiler. Gür kaynaklardan nasiplendiler yeniden can
buldular.
Bir sabah, Yüce Yaratan’a
şükür faslından sonra müsaade istediler.
Yörük Beyi, dolu bir
dağarcık getirdi. En gencine”bunu sen taşı” buyurdu.
Misafirleriyle beraber,
epeyce yürüdü. Sonra hepsine teker, teker sarıldı, omuzlarına
sertçe vurup sırkaladı.
- Buradan ileride dikkatli
ve metanetli olun, tekin değildir. Yolunuz açık olsun. Ben
döneyim artık, dedi.
Başkan:
- Eyvallah dostum, bu
kereminizi unutmayacağız. Tekrar görüşeceğimizi umuyorum. Sağlık
ve afiyetle kalınız, dedi ve yola revan oldular.
Günlerce yürüdüler.
Beyazlara bürünmüş yüksek
düzlükler, yerden göğe, gökten yere savrulan karlar, uzun-uzun
kurt ulumaları, derinlerde çağlayan dereler, iliklere işleyen
yalnızlık duyguları.
-Neredeyiz Başkan?
-Dünya’nın çatısında.
-Nereye gidiyoruz?
-Meçhule
Tipi göz açtırmıyor, rüzgâr
gittikçe hırçınlaşıyordu.
Başkan bağırdı:
-Dikkatli olun,
savruluyoruz.
Artık kimse kimseyi
görmüyor, nerede olduğunu bilmiyor, ne olacağını kestiremiyordu.
Dağ uçları arasında saatlerce savruldular.
İşte, nehrin yüzlerce metre
yükseklikten döküldüğü uçurumun tam kenarındalar. Korku ve
ürperti uyandıran dev bir şelale burası.
Uzun uzun bu kudret
gösterisini temaşa ettiler. İhtişam gözleri kamaştırıyordu.
Tepelerinde uçuşan vahşi kuşlar, dereleri dolduran gümbürtüler
ve çatlayan su sesleri
Ağızlarını bıçak açmıyordu.
Bu yaşananlar neyin nesiydi.
Bazı duyguları kelimelere
yüklemek mümkün değil.
Duygusal yoğunluk arttıkça
söz bitiyor.
İhtişam ve temaşa insanı
sarıp sarmalıyordu.
Bu arada iyice acıkmışlardı.
Dağarcıktaki kavurma ve ekmek ile karınlarını doyurdular.
Başkan:
Durmak ölümdür arkadaşlar,
yolcu yolunda gerek, gidiyoruz, dedi.
Üç gün, üç gece daha
yürüdüler.
Verimli topraklar, platolar,
gür ormanlar, pırıl pırıl dereler, gür kaynaklar ve ince ayar
bir terbiyeyle donanmış insanlar arasında buldular kendilerini
Biz de buralarda mekân
tutsak olur mu? Başkan
Başkan usulca
Bilmem ki, dedi.
Devam etti:
Bilmem ki dostum olur mu? Bu
yolculuk nereye kadar? Dünya diye bir vazifemiz var. Ve de bu
dünya da sadece ruhumuzla yaşamıyoruz. Arş-ı Ala ile de,
toprakla da irtibatımızı sürdürmek durumundayız.
-Başkan!
-Buyur gardaş
-Ev-bark edinecek miyiz?
-Evi anladık da, bark ne
demek oluyor? ………..
Aradan yıllar geçti.
Çoluk-çocuk büyüdü.
Süt-liman yaşanan bir hayat,
mes’ud bir şekilde devam edip gidiyordu.
Günlerden bir gün,
baktılarki hala gelen “kargalar” “küresel lanet”in “ölüm
kargaları” Son cenneti de vurmaya geliyorlardı.
En gençleri:
-Ateş ediyorum Muhterem
Başkanım.
-Acıma dostum, kurtlara
acırsan kuzuları koruyamazsın.
Makine kavminin tetikçileri
bunlar, tabiat ve insan çağının katilleri. Yüceler yücesi
Kudret’e sığınarak direniyoruz dostum, hep beraber! Kuvvete
kuvvetle karşı durmaktan başka çaremiz yok.
Sonsuzluk arzusuyla
gönlümüzü ihya eden Rabbimize hamdolsun.
Üç samimi dost, Peygamberane
bir gayreti sonuna kadar sürdürdüler. Hiçbir ‘’karga’’ çapraz
ateşi aşamadı.
Yıldız dağı, “ölüm
kargaları”na mezar oldu.
Üç samimi dost, sevinçle
tekbir getirerek birbirlerine sarıldılar ve nurdan bir yumak
oluşturdular.
Ve Yıldız Dağı “Üçler”i
bağrında barındırmakla şad oluyordur.