Küreselleşme
Emperyalizmin
Günümüzde
Aldığı Biçimdir...
Yazılarınızda sık sık
Çağdaş/ Küresel İngiliz - Yahudi Medeniyetinin temelini
oluşturan sermayeciliğin, sömürgeciliğin ve emperyalizmin
birbirleriyle payanda, iç içe geçmiş daire gibi olduğunu
söylüyorsunuz. Bu bağlamda; sermayeciliğin, sömürgeciliğin ve
emperyalizm, kapitalizm ve sekülerizm ile olan ilişkisini tarihî
arka plan ve günümüz açısından değerlendirir misiniz?
On altıncı yüzyıl sonlarında
Avrupa’nın batısı ile kuzeybatısında yeni bir oluşum baş
göstermiştir. Oluşumun merkezi Fransa’ydı. Katolikliğe karşı on
ikinci yüzyıldan beri esen yel, artık fırtına boyutlarına
erişmekteydi. Tanrıdan el almış ruhban taifesine karşı ruhban
olmayan zümre kalkışma halindeydi. Ruhban olmayan, yani laik
zümre de asilzade, savaşçı (şövalyeler mesela) toprak zadegânı,
fakir fukara zanaatkâr, rençber ile toprak köleleri olmak üzere
sınıflara ayrılmıştı. On üçüncü yüzyılda toprağından kopmuş
zadegân ile el emeğiyle maişetini temin etmeyen kişilerin
oluşturmağa başladığı yeni bir sınıf zuhur eder olmuştur.
Bunlara kentsoylu/burjuva denilmiştir. Toprak zadegânının
OrtaÇağdaki derebeyliği düzenine karşı kentsoyluların arasında
bir ideoloji ortaya çıkar olmuştur: Hürriyetçilik (liberalizm).
Hürriyetçilik, on sekizinci
yüzyılın ortalarında Felemenk’te, ama bilhassa İngiltere’de
yerini yeni bir ideolojiye terk etmiştir: Mali Sermayecilik
(finans kapitalizm). Bunun iki kurucu unsuru olmuştur; toprağını
terk eden İngiliz zadegânı ile para işleriyle uğraşan Yahudiler.
Bunlar, İngiliz zadegânının teşebbüs gücünü paraları ve
bilgileriyle desteklemişlerdir. Bu izdivacın sonucunda ABD
doğmuştur. Üretileni pahalandırmadan kâr hadlerini yükseltmek
için ele geçirilmiş sömürgelerden, hammaddenin ucuza kapatılması
elzem olmuştur.
Gelişmeye kapalı bir felsefe
sistemi demek olan ideoloji, insanüstü ve doğaötesi bir kudretin
inayeti olduğuna inanılan dinin yerini alır olmuştur. 1789
Fransız ihtilali yoluyla ideoloji ve onun siyasi ile iktisadi
düzenleri İngiltere’den Fransa üzerinden Avrupa’ya sokulmuştur.
1787-88’den itibaren de ABD’de boy göstermiştir. Sömürgeciliğin
ve onun dünya çapındaki silah ve öğretim yolu ile
yaygınlaştırılışının (emperyalizm) günümüzde aldığı biçim
“küreselleşmedir”. Bu bağlamda; küreselleşme, sermayecilik,
sömürgecilik ve emperyalizm daire daire iç içedirler ve
birbirlerinden beslenip birbirlerinin destekçisidirler.
Sermayecilik ideolojisinin dayanağı ise emperyalizmdir.
Küreselleşme, emperyalizmin bir görünüşüdür, cephesidir. Bütün
bunlar benim, Çağdaş İngiliz - Yahudi Medeniyeti diye
isimlendirdiğim ideolojinin en önemli boyutlarını oluşturur.
“Çağdaş/ Küresel İngiliz
Yahudi Medeniyetinin amacı düşünmeyen, merkezin emrini yerine
getiren, vicdandan mahrum kimseler oluşturmak. Bütün bunları da
hafızamızı silerek bizleri kimliksiz ve düşüncesiz bırakmak;
dolayısıyla direnme gücümüzü yok etmek için yapıyor.”
diyorsunuz. O halde hafızamızı, yeniden ve doğru bir şekilde
inşa etmek, kendi temel dinamiklerimizle düşünebilmek, aslî
kimliğimizi bulmak ve direnme gücümüzü kazanmak için neler
yapmalıyız? Bu konuda bizlere ne gibi görevler düşmektedir?
Her şeyin başı öğretim ve
öğrenimdir. Aileden başlaması elzem olan müslümanlık terbiyesi,
okulda öğretimle devam etmelidir. Bu öğretimin en önemli kısmı,
eski yazımızın ve buna muvazi klasik dilimizin (Osmanlı
Türkçe’sinin) doğru düzgün öğretilmesidir. Matematik ile doğa
bilimlerinin yanı sıra sağlam, İslam ağırlıklı milli tarih, dört
başı mamur (divan edebiyatı) edebiyat ile Türkçe dilbilgisi,
zengin söz dağarcığı (Türkçe’nin tekrar İslamlaş/tırıl/ması) ile
hem nazariye hem de uygulama yoluyla dini ve ahlaki değerler
kazandırılmalıdır. Bu söylediklerim, ilköğrenim sıralarından
başlayarak ortaöğretimin sonuna değin sürmelidir. Böylece
kaybettiğimiz hafızamızı tekrar kazanma imkânını elde
edebiliriz. Eğitim-öğretim-öğrenim büyük değişim ile dönüşümün
devindiricisidir (dinamo). Gerek orta gerekse yükseköğretimde
İngilizce öğretilmeli, üstelik yoğun bir biçimde. Bununla
birlikte, ecnebi dilde öğretim yapılmamalı. Basın-yayın, reklâm
ile müstehcenlik furyalarının önü kesilmelidir.
“Küreselleşme bütün
insanları tek bir biçimde giyinmeye, yemeye, içmeye, yaşamaya
ve düşünmeye zorlamaktadır. Küreselleşmeye göre her insan,
üniforma giymiş gibi ‘tek tip’ olmalıdır.” gibi haklı ve de
doğru bir tespitiniz var. Buna göre Çağdaş/Küresel Medeniyetin
tek tipçi anlayışı ile İslam’ın çoğulcu anlayışını mukayese
eder misiniz?
Cinayet, hırsızlık, zina ve
benzeri kamu suçları işlemek, sömürmek, suiistimalde bulunmak,
çıplaklık/müstehcenlik, domuz eti yemek, alenen oruç bozmak
türünden İslâm şeriatının “kamu”yu ilgilendiren yasaklarını
çiğnemeyen tasarruflarda bulunulmadıkça, İslam medeniyeti
dairesinde yer almış tek tek kültürler, âdet, gelenek ve
göreneklerini sürdürmüşlerdir. Bunlar arasındaki çeşitlilik,
renklilik dikkate şayandır, zenginliğin göstergesidir.
Hocam muhterem şahsınızın
“Çağdaş Küresel Medeniyet” isimli çalışmanız var ki, bu
çalışmanız Türkiye Yazarlar Birliği tarafından
araştırma-inceleme ödülü almıştı. Bu çalışmanızı hangi ihtiyaç
doğurdu ve bu çalışmanızla arzuladığınız hedef/ hedeflere
ulaşabildiniz mi?
Sadece şu yahut bu toplumdan
ibaret değil; artık, bütün insanlığı, bu arada kendi hayatımızı
baştan aşağıya belirleyen çağımız medeniyetinin adı yok.
Bilmenin ilk vazgeçilmez şartı, bilinmek istenenin adıdır.
Çağdaş medeniyetin adı, aslı, esası nedir; nereden gelir,
nereden kaynaklanır? Onu belirleyen kültürel, tarihî ile
iktisadî boyutlar nelerdir? Bu sorulara felsefece sağlamlığı ve
temellendirilmişliği temin olunmuş cevaplar bulmaktan daha acil,
daha hayatî bir ihtiyaç olabilir mi? İşte, bahse mevzû olan
kitap, bu ihtiyaçtan hâsıl oldu.
Çağımız Müslümanlarının
İslam eksenli bir medeniyetin yeniden inşası için hazır olduğu
söylenebilir mi? Eğer hazır değilse, mevcut hazırlıklar için
temel kriterlerimiz neler olmalıdır?
Hazır değil. Milli olsun
yahut olmasın mahallî ve mevzî kültürler üstü bir kültür âlemi
demek olan medeniyetin, bağrından yükseldiği, temel
belirlenimlerini kendisinden devşirdiği bir odak vardır. O odak,
medeniyetin merkez kültürüdür. Miladi 1200’lerin ortalarından
itibaren İslam medeniyetinin merkez kültürü konumunu Türkler;
Araplar ve İranlılarla paylaşmağa başlamışlardır. Günümüzde
yeniden yapılanıp tersim olunacak İslam medeniyetini taşımağa
hazır bir merkez, kültür şu an ufukta gözükmüyor. Ayrıca
medeniyetin 'mimari'sini gösterir şablondan, yani felsefe-bilim
sisteminden tümüyle yoksunuz. Mesela yine, klasik İslam
medeniyetinin 'mimarbaşı' (merkez mütefekkiri) Gazali'ydi. İşte
böyle bir mütefekkir ve onun sisteminden mahrumuz. Din olarak
Müslümanlık, “adalet” ve “ahde vefa” esaslarını vazeder. Dinden
nemasını alan medeniyet de aynı şekilde “adalet” ile “ahde
vefa”yı baş tacı etmiştir. Bundan böyle de etmelidir. Bu ne
demek? Sömürünün, kötüye kullanmanın yasak olmasıdır. Helal
olan, alın teriyle edinilmiş gelirdir. Sömürüyü kendine merkez
kılmış malî sermayecilikle İslam’ın bağdaşması imkânsızdır.
İslam’ın öngördüğü medeniyet
paradigması ile Çağdaş/ Küresel İngiliz Yahudi medeniyetin
öngördüğü medeniyet paradigması arasındaki belli başlı farklar/
farklılıklar nelerdir?
Maneviyatın ve onun
kurumlaşmış hali olan dinin, insan elinden çıkma
maddeci/maddiyatçı ideolojinin yerine ikame edilmesi. Hak ve
adalet düsturunun esas alınması, Allah’a ve diğer insanlara
karşı ödevleri bakımından insanın birey olması, buna karşılık
siyaset ile iktisatta toplumculuk dayanışmacılık.
Allah’a kul olan insan
bireyi, mantıkça, kul olan başka bir insan bireyinin kölesi
olamaz.
Allah ile her birey birebir
karşı karşıya, yan yana, iç içedir. Araya bir başka var olan
giremez. Allah ile kul, karı ile koca ilişkisi mahremdir.
Müslüman’ca yaşamak,
aşırılıklardan kaçınıp orta yolun yolcusu olmayı gerektirir.
Kişiler, menkul ile
gayrimenkul cinsinden emek mahsulü mal-mülk sahibi
olabilmelerine karşılık, zekât, öşür ve benzeri vergilerle,
tekelleşme ile aşırı zenginliğe çıkan yol önlenir. Emek bir
ibadet türüdür. Meşrû miras hakkı dışında emek dışı gelir
haramdır. İnsanlara hizmet etmeyen yahut edemeyen işe
yaramazların dahi insanca yaşama hakkı olmakla birlikte, üstün
hizmet erbabının itibarı ile maddî refah seviyesini
paylaşamazlar. Seviyenin tek ölçüsü, “ihlâs”tır. Eşitlik, bir
tek, hukukta, kanun karşısında olur. İsraf, şımarıklık, kibir,
edepsizlik kötü olup mutlaka kaçınılması gereken durum ve
tavırlardır. Bunlara yol açacak, sermayecilik (kapitalizm)
türünden iktisat düzenleri, eksenin bir ucunda sefilliğe,
öbüründeyse sefihliğe zemin hazırlar. Her iki uç, insanlık için
felakettir.
Toplumun terbiyece, edepçe,
namus ile şerefçe; ilim, irfan, bilgi ile görgü bakımından en
mümtaz, seçkin zümresi ulema şurasıdır. O, kamuyu ilgilendiren
kararların, kanunların son onay makamı, danışma meclisidir. Bir
çeşit senatodur.
İşlerin en müşkülü ahlaklı
yaşamadır. Ahlak din kaynaklıdır. Kişiyi, ahlakî yaşamaya
alıştıracak yol yordam ise ibadettir. Eğitimin, talim ve
terbiyenin esasında ve özünde ibadet bulunur.
Din, yaşatır hayata hizmet
eder. Tersine, hayat, dine hizmet edemez. Bu anlamda din,
doğrudan siyasetin aracı olarak kullanılamaz; beşerî ideoloji
kılığına sokulamaz. Kutsal din adamları sınıfı İslam’la kabili
telif değildir. Seçkin ulema zümresi de, kutsal din adamları
sınıfı sayılmaz. Allah karşısında bütün insanlar kuldur. Kul
üstü insan olamaz. Üstün ile alçak şeklinde ırk, kavim, dil ve
cinsiyet ayırımı yapılamaz. Meslekler cihetinden farklılıklar
var olmakla birlikte, sınıf farkı olmaz.
“Avrupalı sömürgeci ülkeler,
gittikleri yerleri sömürgeleştirirken sadece o yerlerin maddî
kaynaklarına el atmakla kalmamışlar, aynı zamanda Hıristiyanlığı
da sömürdükleri ülkelere taşımışlardır. Ve yine Avrupalılar;
alışkanlıklarını, kültürlerini, zevklerini ve dillerini de
sömürdükleri ülkelere taşımışlardır.” diyorsunuz. Bu bağlamda,
Avrupa’daki sömürgeci/ emperyalist/kolonyalist hareketlerin;
Hıristiyan misyonerliğinin altyapısının oluşmasında ve dünyaya
yayılması/yaygınlaştırılmasındaki rolü nedir?
Hıristiyanlık,
sömürgeciliğe, emperyalizme yarasın diye ortaya çıkmadı.
Tersine, Müslümanlık gibi, saf/ tahrif edilmemiş Hıristiyanlık
da sömürü ve sömürgeciliğe tümüyle karşıdır. Hz. İsa'nın
bildirdikleri, dediklerimin delilidirler. Ne var ki
Hıristiyanlık tarihî seyrinde, Batı Avrupa’da, bu arada
İngiliz’in elinde inhiraf ettirilip tahrip olmuştur. İşte şu
saptırılmış/tahrif edilmiş YeniÇağ Batı Avrupa Hıristiyanlığı,
sömürgecilik ile emperyalizmin akıncısı rolüne
soyun/durul/muştur. Hıristiyanlaştırılmak suretiyle yerli
halklar, boyunduruk altına alınmağa hazır hale
getirilmişlerdir. Sürecin başını çeken eğitim ve öğretim
olmuştur. Kilise, okul; papaz/keşiş de öğretmendir aynı zamanda.
Hıristiyan şeriatı İngiliz’in, Felemenklinin, İsveçlinin,
Fransız’ın, İspanyol’un, İtalyan’ın, Portekizlinin kültür
çerçevelerinde tedris olunmuştur. Bununla ilgili örnekleri
"Çağdaş Küresel Medeniyet" adlı kitabımda ayrıntılı olarak
veriyorum.
“AB’ye girişimizle birlikte
ayağımızın altındaki tabure çekilecek ve idamımız infaz
edilecek. Bizi AB’ye ancak bölerek alabilirler. Elden geldiğince
çok parçaya bölüp ardından AB’ye alacaklar.” diyorsunuz. AB’nin
ülkemizi bölmek için oluşturacağı senaryolar hakkında
okuyucularımızı bilgilendirir misiniz? Bu bölünmeye karşı
bizlere düşen görevler ve almamız gereken tedbirler nelerdir?
Bölünmemizi canla başla
savunan, emperyalizme kendilerini satmamış olduklarına inanan
kimi gafil ahmaklarımız, kurulacağını umdukları milli devletin
de on parçaya bölündüğünü gördüklerinde gaflet uykusundan
uyanacaklar. Ama artık, iş işten geçmiş olacak. Örnek mi? Pek
çok örnek var. Osmanlı Devletini yıkanlar, sözgelişi birleşik
bir Arap devletine mi kavuşmuşlardır? Nerede gezer? Yugoslavya,
Sovyetler Birliği, Hindistan... Say sayabildiğin kadar. Sırada
kapı komşumuz Suriye, İran; Nijerya ile Endonezya var. İş, bir
kere bölünmekte kalmıyor. Bölünenler de bölünüyor. Ta nereye
dek? Herhalde aşirete, kabileye dek. Belki onları da akraba
taallûkata kadar bölecekler. Milletler, toplumlar, devletler
parçalandıkça sömürü de kolaylaşır. İşte, bugün bizlere kıyasıya
bir biçimde dayatılan formların anlamı da, bu bölünmeyi
kolaylaştırmayı amaçlamaktadır. Lahmacun ve kokoreç yemeyeceksin
diyerek, Noel’inden paskalyasına kadar kendi formlarını iyice
yerleştirecekler. Bu işin bir ayağı da içeriden yürütülüyor.
Peygambersiz Müslümanlık gibi saçmalıklarla, geçmişteki
kimliğimize dair ne kadar dayanak noktamız varsa elimizden
alınmaya çalışılıyor. Yukarıdan birileri de bu süreci
hızlandırmaya çalışıyor.
Türkiye’yi, şu anki mevcut
durumuyla, keyfince boyunduruk altına alıp sömürmek, koca bir
somun ekmeği bir lokma halinde yutmak gibi bir şey. Hâlbuki
bölüp parçalayarak bunu ne kadar da kolay becerebilirler. İşte
örnek, Yugoslavya; Sovyetlerden koparılmış Gürcistan. Bölünmeğe,
parçalanmağa bir türlü doyamıyorlar.
Bir nebzesi dahi kalmış
olsa; insaf, izan, şeref ve haysiyet sahibi her bir kişi,
ülkesinin, vatanının bölünmesine, parçalanmasına karşı var
gücüyle çıkmak, savaşmak mecburiyetindedir. Bu, doğmuş doğmamış
çocuklarımıza, torunlarımıza, bilcümle gelecek nesillerimize
karşı boynumuzun borcumuzdur. Ecdadımıza da kan ve can
borcumuzdur.
Son olarak neler söylemek
istersiniz.
İnsanlık, dinin yanlış
anlaşılması ile dünyevî çıkarlar uğruna kötüye kullanılmasından
çok çekmiştir. Bu suistimale tepki olarak ortaya çıkmış ve dini
gündemden düşürmüş, dine cephe almış olan Yeni Çağ dindışı Batı
Avrupa ile Çağdaş Küresel İngiliz-Yahudi medeniyetlerinin yol
açtıkları vahşetten de bir o kadar acılara katlanmıştır.
Yirminci yüzyıl bildirdiğimizin en açık ve seçik kanıtını
sunmaktadır. Hakikat “tek”tir. Hakikate götüren itikat ile
ibadet yollarıysa çok çeşitlidir. Kimi dolambaçlı, dönemeçlidir;
kimisiyse düz otoyoldur. Dârülislam’da hepsi ve her biri hoş
görülür.
*İstanbul Üniversitesi Fen
Edebiyat Fak. Felsefe Bölüm Başkanı Prof. Dr.