YENİ DÜNYA
DÜZENİ VE İSLAM
“Gerçeği anlamalarına kadar
varlığımızın belgelerini hem ufuklarda ve kendi nefislerinde
göstereceğiz.”( Fussilet, 52 )
“Biz yeni bir çağın eşiğinde
bulunuyoruz: açık bir dünyanın ve bu geniş dairede kendi rolünü
başarıyla oynamaya muktedir olanların çağı… İnsanlığın ulaştığı
her hedef yeni bir başlangıç noktası oluşturur ve insanlığın
günlerinin toplamı yalnızca bir başlangıçtır.” (Lewis Mumford)
Çoğu zaman Yeni Dünya Düzeni
ile küreselleşme kavramları birbiriyle karıştırılır. Ben
öncelikle buna dikkat çekerek konuya girmek istiyorum. 1989
yılında Berlin duvarının çöküşünün ardından, 1990’lı yıllardan
itibaren bu kavramlar hemen her alanda sıkça kullanılmaktadır.
Gerçek anlamı tamamıyla anlaşılmadan ve tartışılmadan, bütün
dünyada olumlu veya olumsuz tepkilere yol açan bu kavramların
şanssızlığı da, Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından, dünyada
bu kelimeyi sıkça kullanmaya başlayan siyasetçilerin izledikleri
politikalarla özdeşleştirilmiş olmasıdır. Bu yaklaşımın doğal
sonucu olarak, Yeni Dünya Düzeni ve küreselleşmenin ne anlam
ifade ettiği tam anlaşılmadan, hakkında olumlu veya olumsuz
değer yargıları oluşmuştur.
Yeni Dünya Düzeni,
uluslararası siyasal sistem açısından değerlendirildiğinde Batı
modernitesinin çıkmaza giren bazı uygulamalarının revize
edilerek neoliberal bir anlayış olarak, tüm dünyaya hâkim
kılınmayı ifade etmektedir. Diğer ifade ile Sovyetler Birliğinin
çöküşünden sonra, dünyanın tek süper gücü haline gelen Amerika
Birleşik Devletlerinin neoliberal anlayış çerçevesinde dünyanın
siyasal ve ekonomik yapılanmasını sağlamak amacıyla ortaya bir
irade koyması ve bu doğrultuda icraatlarda bulunmaya
başlamasının adı Yeni Dünya Düzeni olmuştur.
Ölçek büyütülmesi, ekonomik
sosyal ve bilimsel etkinliklerin zaman ve mekân olarak bütün bir
dünyayı kapsayacak ve kuşatacak ölçüde yaygınlaşması olduğu
gibi, ortaya çıkardığı yeni imkânlar açısından yeni süreci
değerlendirdiğimizde yeni duruma “küreselleşme” denmektedir.
Özellikle iletişim ve ulaşım imkânlarının gelişmesi ve bilginin
önemli bir güç haline gelmesi ile ortaya çıkan durum
küreselleşmeyi doğurmuştur.
Amerika ve Avrupa’daki
küreselleşme karşıtları, Yeni Dünya Düzeni ile fakir ülkelerle
zengin ülkeler arasındaki gelir dağılımının daha da derinleşmeye
başladığını ileri sürerek karşı çıkmaktadırlar. İslam dünyasında
ise, hem gelir dağılımındaki adaletsizlikler hem de batılı
değerlerin İslam kültür ve değerlerini yok edeceği endişesiyle
karşı çıkmaktadırlar.
Bahsedilen konu şu bakımdan
önemlidir: Malumdur ki müslümanlar, Batı’da Rönesans ve Reform
sonrasında kurulan uygarlıkla etkileşim söz konusu olduğunda
genel anlamda iki zıt gruba ayrılmışlardır. Bir grup bütünüyle
Batı medeniyetini taklit etmeyi savunurken diğer grup söz konusu
medeniyetinin her şeyine karşı çıkmıştır.
Batıyı bütünüyle taklit
edenler, taklitçi psikolojinin etkisi altında kendi değerlerini
sürekli olarak tükettikleri gibi, hiçbir konuda taklit ettikleri
insanların seviyesini yakalayamamışlardır. Bu uygarlığa
bütünüyle karşı çıkanlar ise, tepki psikolojisi ile hareket
ettikleri için bu uygarlığa karşı olma uğruna İslam’ın
sabitelerinin yanı sıra geleneklerden ve dönemsel uygulamalardan
ibaret olan konuları dahi, iman esasları gibi savunmuşlardır. Bu
durum düşüncenin donmasına, fizikî sahada Allah’ın işleyen
yasalarının keşfine dair heyecan ve isteklerin azalmasına sebep
olurken, sosyal hayatta ortaya çıkan problemlere de yeterince
çözüm bulamama gibi olumsuzluklar yaşanmıştır. Daha da vahim
olanı Batı uygarlığına karşı oluşmuş olan bu iki grup arasındaki
derin görüş ayrılığı, müslümanların bölünüp parçalanmasına ve
enerjilerinin kendi aralarındaki mücadele sebebiyle boş yere
zâyi olmasına sebep olmuştur. Belli bir zamandan sonra ancak,
İslam dünyasında bu konuda ifrat ve tefrit yaklaşımlarının
ötesinde orta yolu izleyen kesimler oluşmuşsa da Batı’ya
bütünüyle karşı çıkanlar, zamanla marjinalleşmişler,
marjinalleştikçe de radikalizme saplanmışlardır.
Neoliberalizmin Yeni Dünya
Düzeni adı altında, küresel ölçekte bütün insanlığa
dayatılmasına karşı olabiliriz veya en azından benimsemediğimiz
bazı değerleri olabilir. Eğer küreselleşmeyi başta da
belirttiğimiz gibi ölçek büyütülmesi, ekonomik, sosyal ve
bilimsel etkinliklerin zaman ve mekân olarak bütün bir yerküreyi
kapsa-yacak, kuşatacak ölçüde yaygınlaşması olarak kabul edersek
-ki böyle değerlendirmek zorundayız- buna karşı olmamız
düşünülemez. Başta temel anekdot olarak sunduğumuz ayeti ve
uygarlık tarihini dikkate aldığımızda, küreselleşmeyi bu anlamda
yaşanması gereken bir süreç olarak görmeliyiz.
İnsanların enfüs ve afaktaki
araştırmaları hiçbir zaman durmayacaktır. Bu araştırmalarla
Allah’ın kâinatta işleyen yasaları keşfedildikçe ve bu keşifler
belli bir merhaleye ulaştıkça yeni küreselleşmeler yaşanacak
demektir.
Aslında son dönemlerde
tartışılan küreselleşmenin ilk işaretleri, 20. yüzyılın
ortalarından itibaren deneysel ve sosyal bilimlerdeki
gelişmelerle ortaya çıkmaya başlamıştır. O günden bu güne
insanlık bir kriz dönemi yaşamaktadır. Esas küreselleşme
önümüzdeki on yıllar içerisinde şekillenecektir. Bu durum
gerçekleşirken İslam’ın evrensel değerlerinin insanlığın
gündemine taşınması son derece önem arz etmektedir. Bunun
gerçekleşmesinde ise en büyük görev müslüman entelektüellere
düşmektedir.
Bu büyük görevin
sorumluluğunu kavrayabilmemiz için her toplumun katılacağı
vazgeçilmez süreç olarak dayatılan neoliberal küreselleşmenin
temel değerlerinden eleştirilmesi gerekenleri önyargı ile değil,
bilimsel veriler ışığında eleştirmeliyiz. İnsanın doğasına uygun
ve onu bir bütün olarak kucaklayan bir uygarlığın kurulabilmesi
için Batı modernitesinin ve Yeni Dünya Düzeninin temel
değerlerinin iyi bilinmesi gerekir. Diğer bilgi kaynaklarının
yanı sıra “vahiy bilgisi”ni temel çıkış noktası kabul eden
kişiler olarak, varlık ve hayat ile ilgili bütün sahalardaki
değer yargılarımızı ortaya koyarken olabildiğince rasyonaliteye
uygun, objektif ve kendi içerisinde anlamlı ve tutarlı bir metot
uygulamak zorundayız. İnsanlığın anlam arayışına girdiği şu kriz
döneminde buna şiddetle ihtiyacımız var.
Aydınlanmanın bireyi tanrıya
başkaldırarak, geleneklere, geleneksel olana ve geleneksel
toplum yapılarına karşı mücadele etmiş, aşkın (müteal) olana
karşı da kendini bağımsızlaştırma gayreti içerisinde olmuştur.
O, tamamen kendine güvenmiş ve kendini dünyanın merkezinde
oturtmuştur.
Modernist düşünce ile
insanın özgürlük arayışı, önce insanı kilisenin tasallutundan
kurtarmış; ama daha sonra insan insanın kurdu haline gelmiştir.
Bu dönemde insanın kendisi tanrısallaştırılmış ve bu dünya
kutsanmıştır. Sonuçta Allah, insan ve tabiat arasındaki
ilişkilerin koptuğu hem fiziksel hem de kozmik bir kaosun,
yabancılaşmanın, duyarsızlaşmanın ve baştan çıkarıcı şekiller
alan yepyeni barbarlaşma biçimlerinin eşiğine getirip
bırakmıştır. Batılı insan siyasî, ekonomik ve düşünce alanında
devrimler gerçekleştirmiş; ama bu devrimler, sonuçta insanın
azmanlaşmasına, kendi sonunu hazırlamasına giden kapıları da
sonuna kadar açmıştır. Sonuçta Batılı insan, insanlık tarihinin
iki büyük kanlı ve yıkıcı savaşına imza atmıştır.
Bu dönemde dinin insan
hayatından uzaklaştırılması, sekülerizm vb. kavramlarla hayata
geçirilmiştir. Bu kavramlarla ortaçağda kilise babalarının
yaptıklarından intikam alırcasına dinin etkinlik alanı tamamen
azaltılmış, din kiliseye ve insanların vicdanlarına
hapsedilmiştir. Bu meyanda seküler teoloji oluşturma gayretleri
çerçevesinde, evrene özellikle de insan hayatına müdahale
etmeyen bir tanrı tasavvuru oluşturulmuş, deizm/akıl dini,
seküler teolojinin felsefî temeller de atılmıştır. Deizm, dînî
konuları aklî metotlarla açıklamayı temel kabul ettiği için,
Hıristiyanlığa esrarengiz din anlayışına, dindeki tabiatüstü
olaylarla ilgili inanışlara dolayısıyla da ruhban sınıfının
otoritesine karşı çıkmıştır. Fakat dinin bütünüyle akıl
çerçevesine oturtulması, vahiy dâhil ilahi dinlerin özünü teşkil
eden birçok konunun bir yana itilmesine, dolayısıyla da ateizmin
yayılmasına yol açmıştır.
Öbür taraftan Batı
medeniyeti, insanlığın ortak tecrübesinden kopan, marjinal bir
tecrübe üretmiş ve insanın doğasına aykırı varsayımlar üzerine
kurulmuş olmasına rağmen, bu tecrübenin aktörleri, diğer
medeniyetlere, ancak kendisine itaat ettiği, kendi çıkarlarını
korumaya katkıda bulunduğu sürece hayat hakkı tanımışlardır.
Sömürgecilik deneyimi, bunun en çarpıcı ve somut örneğidir.
Tarih felsefecisi Arnold Toynbee, insanlık tarihi boyunca
kurulan yirmi altı medeniyetten yirmi beşinin 20. yüzyılın
başına gelindiğinde seküler Batı medeniyeti tarafından tarihten,
kimilerinin tümüyle, kimilerinin ise kısmen "silindiğini"
söyler. Bu tablonun oluşumunda Batı medeniyetinin
kolonileştirici, sömürgeci, güç ve şiddete dayalı ilişki
biçimleri ve saldırganlığı son derece etkili olmuştur.
Bu patolojik tecrübe,
ben-merkezci olduğu için, insanlığa adalet, barış, kardeşlik
değil; büyük ölçüde yoksulluk, savaş, şiddet, adaletsizlikler,
haksızlıklar ve hukuksuzluklar hâkim olmuş; dolayısıyla
kendisinin dışındaki medeniyetlere/kültürlere, kendileri olarak
varolma ve hayat hakkı tanımayacağını göstermiş ve bunu da
işgalci ve sömürgeci yönünü göstererek kanıtlamıştır. Bu durum
postmodernlik kavramıyla modernizmin yeniden dizayn edilmesine
sebep olmuştur. Fakat postmodernlik ile birlikte Batı
hegemonyası Amerika Birleşik Devletlerine geçmiştir.
20. yüzyılın ortalarından
itibaren modernizmin açmazlarının giderilmesi maksadıyla ortaya
atılan postmodern düşünce siyasî, ekonomik ve toplumsal
düzlemlerde azmanlaşmaktan kurtulamadığı görülen insanı
tahtından indirmeye çalıştı. Ama bu çaba, ayartıcı ve baştan
çıkarıcı şekiller almaktan öteye geçemedi. Bu kez insanın ilkel
dürtüleri, onun açgözlülüğünü ve bencilliğini kutsamakla
sonuçlandı. Kültür endüstrisi yoluyla her an, yeni dindışı
kutsallar üretildi. İnsanın duygu dünyası kışkırtıldı; film,
müzik, spor ve televizyon endüstri yoluyla insanın ilkel
hazları, dürtüleri, putlaştırılarak, insan dürtülerinin ve
iştahlarının kölesi kılındı.
Postmodern dönemde her on
yıl yalnızca bir öncekinden daha problemli olmuştur. Problemler
git gide birbirine geçmiş, dengeler gitgide daha istenmedik hal
almıştır. Zengin kuzey, dünyanın sınırlı kaynaklarını, artan bir
güçlükle taşıyabildiği bir ziyafete kurulmuşken; fakirleşen
güney, kalabalık nüfuslu toplulukları ile sefalet ve cehalet
içerisinde dönüp duran acımasız bir mahrumiyet çemberi içine
kapanmaya mahkûm olmuştur. Böyle olunca yeniden paylaşım
savaşlarının mutlak tehlikesi her geçen gün kendisini daha fazla
hissettirmektedir.
Postmodern düşüncede önde
gelen kurumlarca, faziletli davranışın ekonomik tüketim olarak
tanımlandığı bir gerçektir. Bundan dolayı vatandaşlar, özellikle
Amerika Birleşik Devletlerinde yaşayanlar birbirlerinden
“tüketici arkadaşlar” diye söz etmektedirler. Bir zamanların
temel fazileti olan tutumluluk, ekonomi için olumsuz olması
yüzünden - zira tutumlu olmak, aşırı tüketimi önler- kurnazca
hakir görülmektedir. ABD ve Avrupa’da yaşayanlara: “Niçin bu
kadar tüketiyorsunuz?” diye sorarsanız, tüketmek için cevabını
alırsınız. Bu toplumun mensupları bir bolluk toplumu olmakla
övünmektedirler. Ne ki bu bolluk ve zenginliğin yeni kıtlık
biçimlerini, doğal kaynakların, temiz hava ve suyun, ekilebilir
arazinin kıtlığını, doğal çevrenin yeteneklerini müsrifçe
emmeyi, gezegenimizin hayatı destekleyen sistemlerinin yeniden
toparlanma gücünün zayıflamasını, insan ruhunu canlandıran doğal
hayatın yok oluşunu beraberinde getirmiş olduğunu hâlâ tam
anlamıyla fark edilmiş değildir.
Bu dönemde görülen başka bir
gariplik ise pozitivist indirgemeciliğe dayalı bilgi sistemi ile
hareket eden insanların; cömertliği, diğergamlığı, cesareti,
fazileti, ezelî ve ebedî değerleri görmezlikten
gelmeleridir.
Yeni Dünya Düzeni adı
altında özellikle 1990 sonrasında yeni bir şekle sokulan
postmodern düşünce; demokrasi, insan hakları ve serbest piyasa
ekonomisi gibi değerlerle ön plana çıkmaya başladı. Yeni Dünya
Düzeninin aktörleri bu ilkeler çerçevesinde yeni bir dünya
kurmayı amaçlıyorlardı. Yeni süreçte üretimin önündeki engeller
kalkacak, tüketim konusunda bireye daha rahat ve farklı
seçenekler sunulabilecekti Aynı zamanda bu yeni süreçte bazı
toplulukların kendini başka platformlarda ifade edebilmesine,
bazı yerel değerlerin millî sınırların ötesine taşınmasına
vesile olabileceğine inanılıyordu. Söylem olarak da din
karşıtlığı yoktu. Bunların gerçekleşebilmesi için de
devletçiliğin, milliyetçiliğin, ideolojik yapılanmaların
aşılması gereğine inanılıyordu.
Bugün itibarıyla geriye
dönüp baktığımızda, beklenenin gerçekleşmediğini görmekteyiz.
Gerçekleşen, küreselleşmenin sağladığı imkânlarla izafî’liğin
tüm dünya ölçeğinde her şeye sirayet etmiş olmasıdır.
İzafi'liğin ise ruhumuzda, tavır ve davranış biçimlerimizde ne
denli köklü yaralar açtığı, bizi en temel/aslî sorunlar
karşısında bile duyarsızlaştırdığı ise ortadır. Ama bu vaziyetin
ne kadar tüketici, sıradanlaştırıcı, edilgenleştirici ve hatta
türlü "barbarlık" biçimleri geliştirmeye zorlayıcı bir durum
olduğu her geçen gün daha iyi anlaşılmaktadır.
Böylesi bir ortamda yepyeni
barbarlıkların, vahşiliklerin, sömürü biçimlerinin
geliştirilebilmesi mümkün olmakta; bütün bu olup bitenler
karşısında insanoğlu varoluş, direniş, insanlığın onurunu koruma
imkânlarını, duyu ve yetilerini yavaş yavaş kaybetmekte; sonuçta
pornografik ve tekno-pagan bir toplumda ve dünyada, insanlar
duyarlıklarını yitirdikleri, ontolojik bir yabancılaşma duygusu
yaşadıkları için yeni barbarların ve yeni paganların dünyaya
keyiflerine göre çeki düzen verebilmeleri, hatta tüm yapıp
ettiklerini baştan çıkarıcı ve göz boyayıcı şekillerde
meşrulaştırabilmeleri kolaylaşabilmektedir.
Bugün son 10-15 yıldan bu
yana Batı'daki bazı düşünürler, din ile bilimin, akıl ile
maneviyatın uzlaşması, tabiattan istifade ederken âdeta, onu
canlı bir organizma gibi kabul edip ondaki dengenin
bozulmamasına riayet etme gibi esaslı bir arayış içine girmiş
durumdalar. Bu ifadeler, Batılıların dünya üzerinde kurdukları
ve kendi çıkarlarını korumak için meşrulaştırmak için
geliştirdikleri seküler ve neopagan hegemonyanın, Batılı
düşünürler tarafından bile artık, sona geldiğinin ilanından
başka bir şey değildir.
Fakat Yeni Dünya Düzeni
aktörleri, bu kokuşmuşluğu görmelerine rağmen kendi çıkarlarını
korumak ve kendi çıkarlarını koruma içgüdüsüyle uzun vadede
kendilerine engel teşkil edecek oluşumlara da fırsat vermeme
gayreti içerisindedirler. Batılı strateji uzmanlarına göre
dünyanın geleceğinde kilit rol oynayacak üç büyük aktör var:
Batı uygarlığı, Doğu medeniyetleri ve İslâm dünyası.
Batılılar, uzun vadede, Doğu
kültürlerinin hadım edilerek etkisiz hale getirilebildiğini
Japonya örneğinde kanıtladılar. Şimdi sıra Çin'de. Ama İslâm'ın,
Doğu dinleri ve kültürleri gibi hadım (asimile) edilemeyeceğini
fark ettikleri için şu an İslâm dünyasının direnişini devre dışı
bırakmak için İslâm dünyasını kuşatma altına almış durumdalar.
Kendilerince oluşturmuş oldukları hegemonyalarına en büyük
darbeyi vuracak tek dinamik olan İslâm'ın tarih sahnesine
yeniden ve esaslı bir aktör olarak çıkışını durdurmak için
elinden geleni yapmaktadırlar O yüzden İslâm, ilkin terörle,
fundamantalizmle, radikalizmle özdeşleştirilmekte; sonra da
sekülerleştirilmeye çalışılmakta ve böylelikle İslâm'ın önce
direnme ve ardından da “özne” olarak yeniden tarih sahnesine
çıkma gücü ve dinamizmi kırılmaya çalışılmaktadır. 1990’lı
yılların başından bu yana İslâm Dünyasının ve Türkiye’nin sıkı
bir şekilde kontrol altına alınmaya çalışılması bu stratejinin
bir sonucudur. Örneğin, medeniyetler çatışması tezinin sahibi
Samuel Huntington, Batı uygarlığının önünde en büyük engel,
İslam fundamentalizmi derken artık, açık açık İslam’ın tehlike
olduğunu ifade etmektedir
Küreselleşen Dünya ve İslam
Batılı aydınların da itiraf
ettikleri gibi, felaketi aşabilmenin ve insana daha layık bir
uygarlığın kurulmasının yolu, seküler aklın ötesine geçip insan,
doğa ve Allah arasındaki ilişkileri, yeniden ve doğru bir
şekilde kurabilmenin imkânlarını araştırmak ve hayata
geçirmekten geçecektir. Diğer ifade ile küreselleşen dünyanın,
insan, doğa ve Allah arasındaki ilişkileri yeniden
armonik/düzenli bir şekilde kuracak, bütün insanlık için geçerli
olabilecek evrensel bir paradigmaya ihtiyacı vardır.
Büyük bunalım anları, büyük
arayışları da beraberinde getirir. İnsanlığın kadim
geleneklerinin tek mirasçısı ve kendine özgü şekillerde yeniden
üreticisi ve temsilcisi olan İslâm, insanlığı yeniden kadim
gelenekler ekseninde buluşturacak özgün, nevî şahsına münhasır
evrensel iddia, söz ve dinamikleriyle yeniden tarih sahnesinde
özne olarak çıkmaya en layık medeniyet projesidir.
İslâm, her şeyden önce,
dışlayıcı, dolayısıyla benmerkezci değildir; tam tersine
kucaklayıcı ve kuşatıcıdır. Bir yandan Hz. Âdem’den bu yana
ortaya konan vahyî birikimin mirasçısıdır. Öbür taraftan Hz.
Âdem’den bu yana ortaya konan beşerî birikimle yüzleşmeyi göz
ardı etmez. İslam'ın ilk 50-100 yıllık tarihi boyunca hızlı
yükselişi sırasında karşılaştığı Bizans, Mısır, Hint, Çin, Pers
ve Mezopotamya medeniyetleriyle yüzleşmeyi, bu medeniyetlerin
birikimlerinden gerektiği ölçüde, vahyin ışığı altında
yararlanmayı başardığını görüyoruz. Dolayısıyla İslâm, şu an,
insanlığın bugüne kadar geliştirdiği tüm diğer vahyî ve beşerî
birikimi –Batılıların yaptığı gibi- öteki olarak konumlandırmak
ve sonra da asimilasyon ve eliminasyon'a başvurarak, ortadan
kaldırmak veya yok saymak yerine, bir yandan olduğu gibi
yaşatarak, öte yandan bunlardan vahyin ışığı altında azami
ölçüde yararlanabilmek için bu birikimleri kendi
kökparadigmaları doğrultusunda içselleştirerek yeniden
canlandırabilecek ve tüm insanlığın hizmetine sunabilecek bir
özgüvene/ontolojik güvenlik duygusuna ve bunun için gerekli
"enstrüman"lara veya imkânlara sahip tek din ve dünya
tasavvurudur. Şu an yeryüzünde, İslâm dışında, bu potansiyele ve
özgüvene sahip başka bir gelenek, din ve dünya tasavvuru yoktur.
21. yüzyılda kurulması
gereğine inandığımız ve asıl kaynağını İslam’ın evrensel
değerlerinden alacak olan uygarlığın, evrensel ölçekli
olabilmesi için şüphesiz İslamî söylemde bir kırılma/tecdit söz
konusu olmalıdır. Farklı açılardan tartışılmakta olan bu
kırılma, her zaman bir sapma değil, bir tür "gerçekleştirim"
olarak kabul edilebilir. Bunun için de küresel çizgideki her
türlü oluşumun kaygı ile karşılanması gerekmiyor. Mesela
küreselleşme kavramı ile ön plana çıkan demokrasi, insan hakları
ve serbest piyasa ekonomisi gibi değerlerin klasik değer
yargılarıyla reddedilmesi yerine İslamî perspektifle yeniden
doğru bir şekilde gözden geçirilmesi gerekmektedir. Ayrıca
kurulacak uygarlık, reaksiyoner olma yerine aksiyoner olmak
zorundadır. O halde Batı modernizminin yukarıda ifade ettiğimiz
olumsuzluklarını bertaraf etmekle birlikte faydalı kazanımlarını
tereddütsüz olarak kabullenebilmelidir. Mesela evreninin
araştırılmasında uygulanan gözlem ve araştırmaya dayalı metot,
akla gereken değerin verilmesi, Allah’ın insana verdiği
hasletlerin keşfedilmesi ile onun kavrama düzeyini sürekli
geliştirerek üretken bir konuma yükselmesi, ruhban sınıfının
Allah adına insanın özgürlüğünü ipotek altına almasına karşı
çıkılması birer kazanım olarak kabul edilmelidir.
Kanaatimizce çağımızda
İslamî söylemdeki öncelikli konular, modernizmin yukarıda
saydığımız kazanımları sağlarken ortaya çıkardığı aşırılıkları
bertaraf etmek olmalıdır. Diğer bir ifade ile İslam
tebliğcileri, öncelikle seküler zihniyete saplanmadan, İslam’ın
din dünya ilişkisi ile insanların ahiret hazırlığını ihmal
etmeden dünyaya yönelebileceklerini, Batılıların ancak deist
tanrı tasavvuru ya da seküler teoloji ile elde ettiği insan hak
ve hürriyetleri, hukukun üstünlüğü, sosyal adalet anlayışı, adil
bir siyasî sistem gibi kazanımları; Kur’an’ın Allah tasavvuru
ile elde edilebileceğini, selim akıl ve sağlam vahyin,
bozulmamış son ilahi din ile gerçeğin asla çelişmediğini ortaya
koymalıdırlar.
* Doç. Dr. İbrahim COŞKUN
Dicle Üniversitesi İlahiyat
Fakültesi