E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

 

 

İBRAHİM  COŞKUN

KAPAK;


YENİ DÜNYA DÜZENİ VE İSLAM

“Gerçeği anlamalarına kadar varlığımızın belgelerini hem ufuklarda ve kendi nefislerinde göstereceğiz.”( Fussilet, 52 )

“Biz yeni bir çağın eşiğinde bulunuyoruz: açık bir dünyanın ve bu geniş dairede kendi rolünü başarıyla oynamaya muktedir olanların çağı… İnsanlığın ulaştığı her hedef yeni bir başlangıç noktası oluşturur ve insanlığın günlerinin toplamı yalnızca bir başlangıçtır.” (Lewis Mumford)

Çoğu zaman Yeni Dünya Düzeni ile küreselleşme kavramları birbiriyle karıştırılır. Ben öncelikle buna dikkat çekerek konuya girmek istiyorum. 1989 yılında Berlin duvarının çöküşünün ardından, 1990’lı yıllardan itibaren bu kavramlar hemen her alanda sıkça kullanılmaktadır. Gerçek anlamı tamamıyla anlaşılmadan ve tartışılmadan, bütün dünyada olumlu veya olumsuz tepkilere yol açan bu kavramların şanssızlığı da, Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından, dünyada bu kelimeyi sıkça kullanmaya başlayan siyasetçilerin izledikleri politikalarla özdeşleştirilmiş olmasıdır. Bu yaklaşımın doğal sonucu olarak, Yeni Dünya Düzeni ve küreselleşmenin ne anlam ifade ettiği tam anlaşılmadan, hakkında olumlu veya olumsuz değer yargıları oluşmuştur.

Yeni Dünya Düzeni, uluslararası siyasal sistem açısından değerlendirildiğinde Batı modernitesinin çıkmaza giren bazı uygulamalarının revize edilerek neoliberal bir anlayış olarak, tüm dünyaya hâkim kılınmayı ifade etmektedir. Diğer ifade ile Sovyetler Birliğinin çöküşünden sonra, dünyanın tek süper gücü haline gelen Amerika Birleşik Devletlerinin neoliberal anlayış çerçevesinde dünyanın siyasal ve ekonomik yapılanmasını sağlamak amacıyla ortaya bir irade koyması ve bu doğrultuda icraatlarda bulunmaya başlamasının adı Yeni Dünya Düzeni olmuştur.

Ölçek büyütülmesi, ekonomik sosyal ve bilimsel etkinliklerin zaman ve mekân olarak bütün bir dünyayı kapsayacak ve kuşatacak ölçüde yaygınlaşması olduğu gibi, ortaya çıkardığı yeni imkânlar açısından yeni süreci değerlendirdiğimizde yeni duruma “küreselleşme” denmektedir. Özellikle iletişim ve ulaşım imkânlarının gelişmesi ve bilginin önemli bir güç haline gelmesi ile ortaya çıkan durum küreselleşmeyi doğurmuştur. 

Amerika ve Avrupa’daki küreselleşme karşıtları, Yeni Dünya Düzeni ile fakir ülkelerle zengin ülkeler arasındaki gelir dağılımının daha da derinleşmeye başladığını ileri sürerek karşı çıkmaktadırlar. İslam dünyasında ise, hem gelir dağılımındaki adaletsizlikler hem de batılı değerlerin İslam kültür ve değerlerini yok edeceği endişesiyle karşı çıkmaktadırlar. 

Bahsedilen konu şu bakımdan önemlidir: Malumdur ki müslümanlar, Batı’da Rönesans ve Reform sonrasında kurulan uygarlıkla etkileşim söz konusu olduğunda genel anlamda iki zıt gruba ayrılmışlardır. Bir grup bütünüyle Batı medeniyetini taklit etmeyi savunurken diğer grup söz konusu medeniyetinin her şeyine karşı çıkmıştır.

Batıyı bütünüyle taklit edenler, taklitçi psikolojinin etkisi altında kendi değerlerini sürekli olarak tükettikleri gibi, hiçbir konuda taklit ettikleri insanların seviyesini yakalayamamışlardır. Bu uygarlığa bütünüyle karşı çıkanlar ise, tepki psikolojisi ile hareket ettikleri için bu uygarlığa karşı olma uğruna İslam’ın sabitelerinin yanı sıra geleneklerden ve dönemsel uygulamalardan ibaret olan konuları dahi, iman esasları gibi savunmuşlardır. Bu durum düşüncenin donmasına, fizikî sahada Allah’ın işleyen yasalarının keşfine dair heyecan ve isteklerin azalmasına sebep olurken, sosyal hayatta ortaya çıkan problemlere de yeterince çözüm bulamama gibi olumsuzluklar yaşanmıştır. Daha da vahim olanı Batı uygarlığına karşı oluşmuş olan bu iki grup arasındaki derin görüş ayrılığı, müslümanların bölünüp parçalanmasına ve enerjilerinin kendi aralarındaki mücadele sebebiyle boş yere zâyi olmasına sebep olmuştur. Belli bir zamandan sonra ancak, İslam dünyasında bu konuda ifrat ve tefrit yaklaşımlarının ötesinde orta yolu izleyen kesimler oluşmuşsa da Batı’ya bütünüyle karşı çıkanlar, zamanla marjinalleşmişler, marjinalleştikçe de radikalizme saplanmışlardır.

Neoliberalizmin Yeni Dünya Düzeni adı altında, küresel ölçekte bütün insanlığa dayatılmasına karşı olabiliriz veya en azından benimsemediğimiz bazı değerleri olabilir. Eğer küreselleşmeyi başta da belirttiğimiz gibi ölçek büyütülmesi, ekonomik, sosyal ve bilimsel etkinliklerin zaman ve mekân olarak bütün bir yerküreyi kapsa-yacak, kuşatacak ölçüde yaygınlaşması olarak kabul edersek -ki böyle değerlendirmek zorundayız- buna karşı olmamız düşünülemez. Başta temel anekdot olarak sunduğumuz ayeti ve uygarlık tarihini dikkate aldığımızda, küreselleşmeyi bu anlamda yaşanması gereken bir süreç olarak görmeliyiz.

İnsanların enfüs ve afaktaki araştırmaları hiçbir zaman durmayacaktır. Bu araştırmalarla Allah’ın kâinatta işleyen yasaları keşfedildikçe ve bu keşifler belli bir merhaleye ulaştıkça yeni küreselleşmeler yaşanacak demektir.

Aslında son dönemlerde tartışılan küreselleşmenin ilk işaretleri, 20. yüzyılın ortalarından itibaren deneysel ve sosyal bilimlerdeki gelişmelerle ortaya çıkmaya başlamıştır. O günden bu güne insanlık bir kriz dönemi yaşamaktadır. Esas küreselleşme önümüzdeki on yıllar içerisinde şekillenecektir. Bu durum gerçekleşirken İslam’ın evrensel değerlerinin insanlığın gündemine taşınması son derece önem arz etmektedir. Bunun gerçekleşmesinde ise en büyük görev müslüman entelektüellere düşmektedir.

Bu büyük görevin sorumluluğunu kavrayabilmemiz için her toplumun katılacağı vazgeçilmez süreç olarak dayatılan neoliberal küreselleşmenin temel değerlerinden eleştirilmesi gerekenleri önyargı ile değil, bilimsel veriler ışığında eleştirmeliyiz. İnsanın doğasına uygun ve onu bir bütün olarak kucaklayan bir uygarlığın kurulabilmesi için Batı modernitesinin ve Yeni Dünya Düzeninin temel değerlerinin iyi bilinmesi gerekir. Diğer bilgi kaynaklarının yanı sıra “vahiy bilgisi”ni temel çıkış noktası kabul eden kişiler olarak, varlık ve hayat ile ilgili bütün sahalardaki değer yargılarımızı ortaya koyarken olabildiğince rasyonaliteye uygun, objektif ve kendi içerisinde anlamlı ve tutarlı bir metot uygulamak zorundayız. İnsanlığın anlam arayışına girdiği şu kriz döneminde buna şiddetle ihtiyacımız var.

Aydınlanmanın bireyi tanrıya başkaldırarak, geleneklere, geleneksel olana ve geleneksel toplum yapılarına karşı mücadele etmiş, aşkın (müteal) olana karşı da kendini bağımsızlaştırma gayreti içerisinde olmuştur. O, tamamen kendine güvenmiş ve kendini dünyanın merkezinde oturtmuştur.

Modernist düşünce ile insanın özgürlük arayışı, önce insanı kilisenin tasallutundan kurtarmış; ama daha sonra insan insanın kurdu haline gelmiştir. Bu dönemde insanın kendisi tanrısallaştırılmış ve bu dünya kutsanmıştır. Sonuçta Allah, insan ve tabiat arasındaki ilişkilerin koptuğu hem fiziksel hem de kozmik bir kaosun, yabancılaşmanın, duyarsızlaşmanın ve baştan çıkarıcı şekiller alan yepyeni barbarlaşma biçimlerinin eşiğine getirip bırakmıştır. Batılı insan siyasî, ekonomik ve düşünce alanında devrimler gerçekleştirmiş; ama bu devrimler, sonuçta insanın azmanlaşmasına, kendi sonunu hazırlamasına giden kapıları da sonuna kadar açmıştır. Sonuçta Batılı insan, insanlık tarihinin iki büyük kanlı ve yıkıcı savaşına imza atmıştır.

Bu dönemde dinin insan hayatından uzaklaştırılması, sekülerizm vb. kavramlarla hayata geçirilmiştir. Bu kavramlarla ortaçağda kilise babalarının yaptıklarından intikam alırcasına dinin etkinlik alanı tamamen azaltılmış, din kiliseye ve insanların vicdanlarına hapsedilmiştir. Bu meyanda seküler teoloji oluşturma gayretleri çerçevesinde, evrene özellikle de insan hayatına müdahale etmeyen bir tanrı tasavvuru oluşturulmuş, deizm/akıl dini, seküler teolojinin felsefî temeller de atılmıştır. Deizm, dînî konuları aklî metotlarla açıklamayı temel kabul ettiği için, Hıristiyanlığa esrarengiz din anlayışına, dindeki tabiatüstü olaylarla ilgili inanışlara dolayısıyla da ruhban sınıfının otoritesine karşı çıkmıştır. Fakat dinin bütünüyle akıl çerçevesine oturtulması, vahiy dâhil ilahi dinlerin özünü teşkil eden birçok konunun bir yana itilmesine, dolayısıyla da ateizmin yayılmasına yol açmıştır.

Öbür taraftan Batı medeniyeti, insanlığın ortak tecrübesinden kopan, marjinal bir tecrübe üretmiş ve insanın doğasına aykırı varsayımlar üzerine kurulmuş olmasına rağmen, bu tecrübenin aktörleri, diğer medeniyetlere, ancak kendisine itaat ettiği, kendi çıkarlarını korumaya katkıda bulunduğu sürece hayat hakkı tanımışlardır. Sömürgecilik deneyimi, bunun en çarpıcı ve somut örneğidir. Tarih felsefecisi Arnold Toynbee, insanlık tarihi boyunca kurulan yirmi altı medeniyetten yirmi beşinin 20. yüzyılın başına gelindiğinde seküler Batı medeniyeti tarafından tarihten, kimilerinin tümüyle, kimilerinin ise kısmen "silindiğini" söyler. Bu tablonun oluşumunda Batı medeniyetinin kolonileştirici, sömürgeci, güç ve şiddete dayalı ilişki biçimleri ve saldırganlığı son derece etkili olmuştur. 

Bu patolojik tecrübe, ben-merkezci olduğu için, insanlığa adalet, barış, kardeşlik değil; büyük ölçüde yoksulluk, savaş, şiddet, adaletsizlikler, haksızlıklar ve hukuksuzluklar hâkim olmuş; dolayısıyla kendisinin dışındaki medeniyetlere/kültürlere, kendileri olarak varolma ve hayat hakkı tanımayacağını göstermiş ve bunu da işgalci ve sömürgeci yönünü göstererek kanıtlamıştır. Bu durum postmodernlik kavramıyla modernizmin yeniden dizayn  edilmesine sebep olmuştur. Fakat postmodernlik ile birlikte Batı hegemonyası Amerika Birleşik Devletlerine geçmiştir.

20. yüzyılın ortalarından itibaren modernizmin açmazlarının giderilmesi maksadıyla ortaya atılan postmodern düşünce siyasî, ekonomik ve toplumsal düzlemlerde azmanlaşmaktan kurtulamadığı görülen insanı tahtından indirmeye çalıştı. Ama bu çaba, ayartıcı ve baştan çıkarıcı şekiller almaktan öteye geçemedi. Bu kez insanın ilkel dürtüleri, onun açgözlülüğünü ve bencilliğini kutsamakla sonuçlandı. Kültür endüstrisi yoluyla her an, yeni dindışı kutsallar üretildi. İnsanın duygu dünyası kışkırtıldı; film, müzik, spor ve televizyon endüstri yoluyla insanın ilkel hazları, dürtüleri, putlaştırılarak, insan dürtülerinin ve iştahlarının kölesi kılındı. 

Postmodern dönemde her on yıl yalnızca bir öncekinden daha problemli olmuştur. Problemler git gide birbirine geçmiş, dengeler gitgide daha istenmedik hal almıştır. Zengin kuzey, dünyanın sınırlı kaynaklarını, artan bir güçlükle taşıyabildiği bir ziyafete kurulmuşken; fakirleşen güney, kalabalık nüfuslu toplulukları ile sefalet ve cehalet içerisinde dönüp duran acımasız bir mahrumiyet çemberi içine kapanmaya mahkûm olmuştur. Böyle olunca yeniden paylaşım savaşlarının mutlak tehlikesi her geçen gün kendisini daha fazla hissettirmektedir. 

Postmodern düşüncede önde gelen kurumlarca, faziletli davranışın ekonomik tüketim olarak tanımlandığı bir gerçektir. Bundan dolayı vatandaşlar, özellikle Amerika Birleşik Devletlerinde yaşayanlar birbirlerinden “tüketici arkadaşlar” diye söz etmektedirler. Bir zamanların temel fazileti olan tutumluluk, ekonomi için olumsuz olması yüzünden - zira tutumlu olmak, aşırı tüketimi önler- kurnazca hakir görülmektedir. ABD ve Avrupa’da yaşayanlara: “Niçin bu kadar tüketiyorsunuz?” diye sorarsanız, tüketmek için cevabını alırsınız. Bu toplumun mensupları bir bolluk toplumu olmakla övünmektedirler. Ne ki bu bolluk ve zenginliğin yeni kıtlık biçimlerini, doğal kaynakların, temiz hava ve suyun, ekilebilir arazinin kıtlığını, doğal çevrenin yeteneklerini müsrifçe emmeyi, gezegenimizin hayatı destekleyen sistemlerinin yeniden toparlanma gücünün zayıflamasını, insan ruhunu canlandıran doğal hayatın yok oluşunu beraberinde getirmiş olduğunu hâlâ tam anlamıyla fark edilmiş değildir.

Bu dönemde görülen başka bir gariplik ise pozitivist indirgemeciliğe dayalı bilgi sistemi ile hareket eden insanların; cömertliği, diğergamlığı, cesareti, fazileti, ezelî ve ebedî değerleri görmezlikten gelmeleridir.       

Yeni Dünya Düzeni adı altında özellikle 1990 sonrasında yeni bir şekle sokulan postmodern düşünce; demokrasi, insan hakları ve serbest piyasa ekonomisi gibi değerlerle ön plana çıkmaya başladı. Yeni Dünya Düzeninin aktörleri bu ilkeler çerçevesinde yeni bir dünya kurmayı amaçlıyorlardı. Yeni süreçte üretimin önündeki engeller kalkacak, tüketim konusunda bireye daha rahat ve farklı seçenekler sunulabilecekti Aynı zamanda bu yeni süreçte bazı toplulukların kendini başka platformlarda ifade edebilmesine, bazı yerel değerlerin millî sınırların ötesine taşınmasına vesile olabileceğine inanılıyordu. Söylem olarak da din karşıtlığı yoktu. Bunların gerçekleşebilmesi için de devletçiliğin, milliyetçiliğin, ideolojik yapılanmaların aşılması gereğine inanılıyordu.

Bugün itibarıyla geriye dönüp baktığımızda, beklenenin gerçekleşmediğini görmekteyiz. Gerçekleşen, küreselleşmenin sağladığı imkânlarla izafî’liğin tüm dünya ölçeğinde her şeye sirayet etmiş olmasıdır. İzafi'liğin ise ruhumuzda, tavır ve davranış biçimlerimizde ne denli köklü yaralar açtığı, bizi en temel/aslî sorunlar karşısında bile duyarsızlaştırdığı ise ortadır. Ama bu vaziyetin ne kadar tüketici, sıradanlaştırıcı, edilgenleştirici ve hatta türlü "barbarlık" biçimleri geliştirmeye zorlayıcı bir durum olduğu her geçen gün daha iyi anlaşılmaktadır.

Böylesi bir ortamda yepyeni barbarlıkların, vahşiliklerin, sömürü biçimlerinin geliştirilebilmesi mümkün olmakta; bütün bu olup bitenler karşısında insanoğlu varoluş, direniş, insanlığın onurunu koruma imkânlarını, duyu ve yetilerini yavaş yavaş kaybetmekte; sonuçta pornografik ve tekno-pagan bir toplumda ve dünyada, insanlar duyarlıklarını yitirdikleri, ontolojik bir yabancılaşma duygusu yaşadıkları için yeni barbarların ve yeni paganların dünyaya keyiflerine göre çeki düzen verebilmeleri, hatta tüm yapıp ettiklerini baştan çıkarıcı ve göz boyayıcı şekillerde meşrulaştırabilmeleri kolaylaşabilmektedir. 

Bugün son 10-15 yıldan bu yana Batı'daki bazı düşünürler, din ile bilimin, akıl ile maneviyatın uzlaşması, tabiattan istifade ederken âdeta, onu canlı bir organizma gibi kabul edip ondaki dengenin bozulmamasına riayet etme gibi esaslı bir arayış içine girmiş durumdalar.  Bu ifadeler, Batılıların dünya üzerinde kurdukları ve kendi çıkarlarını korumak için meşrulaştırmak için geliştirdikleri seküler ve neopagan hegemonyanın, Batılı düşünürler tarafından bile artık, sona geldiğinin ilanından başka bir şey değildir.

Fakat Yeni Dünya Düzeni aktörleri, bu kokuşmuşluğu görmelerine rağmen kendi çıkarlarını korumak ve kendi çıkarlarını koruma içgüdüsüyle uzun vadede kendilerine engel teşkil edecek oluşumlara da fırsat vermeme gayreti içerisindedirler. Batılı strateji uzmanlarına göre dünyanın geleceğinde kilit rol oynayacak üç büyük aktör var: Batı uygarlığı, Doğu medeniyetleri ve İslâm dünyası.

Batılılar, uzun vadede, Doğu kültürlerinin hadım edilerek etkisiz hale getirilebildiğini Japonya örneğinde kanıtladılar. Şimdi sıra Çin'de. Ama İslâm'ın, Doğu dinleri ve kültürleri gibi hadım (asimile) edilemeyeceğini fark ettikleri için şu an İslâm dünyasının direnişini devre dışı bırakmak için İslâm dünyasını kuşatma altına almış durumdalar. Kendilerince oluşturmuş oldukları hegemonyalarına en büyük darbeyi vuracak tek dinamik olan İslâm'ın tarih sahnesine yeniden ve esaslı bir aktör olarak çıkışını durdurmak için elinden geleni yapmaktadırlar O yüzden İslâm, ilkin terörle, fundamantalizmle, radikalizmle özdeşleştirilmekte; sonra da sekülerleştirilmeye çalışılmakta ve böylelikle İslâm'ın önce direnme ve ardından da “özne” olarak yeniden tarih sahnesine çıkma gücü ve dinamizmi kırılmaya çalışılmaktadır. 1990’lı yılların başından bu yana İslâm Dünyasının ve Türkiye’nin sıkı bir şekilde kontrol altına alınmaya çalışılması bu stratejinin bir sonucudur. Örneğin, medeniyetler çatışması tezinin sahibi Samuel Huntington, Batı uygarlığının önünde en büyük engel, İslam fundamentalizmi derken artık, açık açık İslam’ın tehlike olduğunu ifade etmektedir  

Küreselleşen Dünya ve İslam

Batılı aydınların da itiraf ettikleri gibi, felaketi aşabilmenin ve insana daha layık bir uygarlığın kurulmasının yolu, seküler aklın ötesine geçip insan, doğa ve Allah arasındaki ilişkileri, yeniden ve doğru bir şekilde kurabilmenin imkânlarını araştırmak ve hayata geçirmekten geçecektir. Diğer ifade ile küreselleşen dünyanın, insan, doğa ve Allah arasındaki ilişkileri yeniden armonik/düzenli bir şekilde kuracak, bütün insanlık için geçerli olabilecek evrensel bir paradigmaya ihtiyacı vardır. 

Büyük bunalım anları, büyük arayışları da beraberinde getirir. İnsanlığın kadim geleneklerinin tek mirasçısı ve kendine özgü şekillerde yeniden üreticisi ve temsilcisi olan İslâm, insanlığı yeniden kadim gelenekler ekseninde buluşturacak özgün, nevî şahsına münhasır evrensel iddia, söz ve dinamikleriyle yeniden tarih sahnesinde özne olarak çıkmaya en layık medeniyet projesidir. 

İslâm, her şeyden önce, dışlayıcı, dolayısıyla benmerkezci değildir; tam tersine kucaklayıcı ve kuşatıcıdır. Bir yandan Hz. Âdem’den bu yana ortaya konan vahyî birikimin mirasçısıdır. Öbür taraftan Hz. Âdem’den bu yana ortaya konan beşerî birikimle yüzleşmeyi göz ardı etmez. İslam'ın ilk 50-100 yıllık tarihi boyunca hızlı yükselişi sırasında karşılaştığı Bizans, Mısır, Hint, Çin, Pers ve Mezopotamya medeniyetleriyle yüzleşmeyi, bu medeniyetlerin birikimlerinden gerektiği ölçüde, vahyin ışığı altında yararlanmayı başardığını görüyoruz. Dolayısıyla İslâm, şu an, insanlığın bugüne kadar geliştirdiği tüm diğer vahyî ve beşerî birikimi –Batılıların yaptığı gibi- öteki olarak konumlandırmak ve sonra da asimilasyon ve eliminasyon'a başvurarak, ortadan kaldırmak veya yok saymak yerine, bir yandan olduğu gibi yaşatarak, öte yandan bunlardan vahyin ışığı altında azami ölçüde yararlanabilmek için bu birikimleri kendi kökparadigmaları doğrultusunda içselleştirerek yeniden canlandırabilecek ve tüm insanlığın hizmetine sunabilecek bir özgüvene/ontolojik güvenlik duygusuna ve bunun için gerekli "enstrüman"lara veya imkânlara sahip tek din ve dünya tasavvurudur. Şu an yeryüzünde, İslâm dışında, bu potansiyele ve özgüvene sahip başka bir gelenek, din ve dünya tasavvuru yoktur.

21. yüzyılda kurulması gereğine inandığımız ve asıl kaynağını İslam’ın evrensel değerlerinden alacak olan uygarlığın, evrensel ölçekli olabilmesi için şüphesiz İslamî söylemde bir kırılma/tecdit söz konusu olmalıdır. Farklı açılardan tartışılmakta olan bu kırılma, her zaman bir sapma değil, bir tür "gerçekleştirim" olarak kabul edilebilir. Bunun için de küresel çizgideki her türlü oluşumun kaygı ile karşılanması gerekmiyor. Mesela küreselleşme kavramı ile ön plana çıkan demokrasi, insan hakları ve serbest piyasa ekonomisi gibi değerlerin klasik değer yargılarıyla reddedilmesi yerine İslamî perspektifle yeniden doğru bir şekilde gözden geçirilmesi gerekmektedir. Ayrıca kurulacak uygarlık, reaksiyoner olma yerine aksiyoner olmak zorundadır. O halde Batı modernizminin yukarıda ifade ettiğimiz olumsuzluklarını bertaraf etmekle birlikte faydalı kazanımlarını tereddütsüz olarak kabullenebilmelidir. Mesela evreninin araştırılmasında uygulanan gözlem ve araştırmaya dayalı metot, akla gereken değerin verilmesi, Allah’ın insana verdiği hasletlerin keşfedilmesi ile onun kavrama düzeyini sürekli geliştirerek üretken bir konuma yükselmesi, ruhban sınıfının Allah adına insanın özgürlüğünü ipotek altına almasına karşı çıkılması birer kazanım olarak kabul edilmelidir.

Kanaatimizce çağımızda İslamî söylemdeki öncelikli konular, modernizmin yukarıda saydığımız kazanımları sağlarken ortaya çıkardığı aşırılıkları bertaraf etmek olmalıdır. Diğer bir ifade ile İslam tebliğcileri, öncelikle seküler zihniyete saplanmadan, İslam’ın din dünya ilişkisi ile insanların ahiret hazırlığını ihmal etmeden dünyaya yönelebileceklerini, Batılıların ancak deist tanrı tasavvuru ya da seküler teoloji ile elde ettiği insan hak ve hürriyetleri, hukukun üstünlüğü, sosyal adalet anlayışı, adil bir siyasî sistem gibi kazanımları; Kur’an’ın Allah tasavvuru ile elde edilebileceğini, selim akıl ve sağlam vahyin, bozulmamış son ilahi din ile gerçeğin asla çelişmediğini ortaya koymalıdırlar.

* Doç. Dr. İbrahim COŞKUN

Dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

 

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.