E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

 

 

ARİF ERSOY

KAPAK;

ABD’NİN YENİ DÜNYA DÜZENİ VEYA

POST MODERN SÖMÜRGECİLİK

G İ R İ Ş

İnsanlar bir arada yaşamak zorunda bulunan canlılar olduğundan, karşılıklı ilişkilerini belirleyen norm ve kurallar koymuşlar ve bu kurallara göre ilişkileri düzenleyen kurum ve kuruluşlar oluşturmuşlardır. Oluşturulan sosyal yapı insanların karşılıklı görev ve sorumluluklarını belirlediği gibi, nimet külfet paylaşım biçimini de tayin eder. Norm, kural ve kurumların oluşturduğu yapı arasında ahenkli ilişkiler var ise, bu yapıya düzen (nizam) denmiştir.

Sosyal ilişkileri biçimlendiren düzen “Hakkı Üstün Tutan” bir anlayışa göre şekillendirilmiş ise, nimet külfet paylaşımın adil olması esas alınmıştır. Çünkü bu anlayışa göre sosyal kurum ve kuruluşların varlık nedeni, haklıyı korumak ve sosyal ilişkilerde adaleti tesis etmektir.

Şayet sosyal ilişkileri şekillendiren anlayış “Kuvveti Üstün Tutan” bir anlayış ise nimet külfet paylaşımın kurallarını güçlü olanlar belirlemiştir. Sosyal kurum ve kuralların varlık nedeni güçlülerin hükümranlığına süreklilik kazandırmaktır. Onların iktidarına süreklilik kazandırmaktır.

Bugün dünyada “Kuvveti Üstün Tutan” Batı Medeniyeti hâkim durumdadır. Bu anlayışın ilkelerine göre küresel düzeyde bir düzen sürdürülmeye çalışılmaktadır. XV. yüzyıldan itibaren uluslararası ilişkileri biçimlendirmeye başlayan bu sisteme Kapitalizm denilmektedir. Kapitalizm dinamik bir sistemdir.  Dünyadaki gelişme ve değişmelere göre yaklaşık her yüzyılda yeniden yapılandırılmaktadır. Var olan kurumların işleyişi yeniden gözden geçirilmekte; ihtiyaç halinde yeni kurum ve kuruluşlar ihdas edilmektedir.

XXI. yüzyılın başından itibaren ABD’nin önderliğinde XX. yüzyılın birinci yarısının sonlarına doğru, 4 Şubat 1945 tarihinde toplanan Yalta Konferansı ile oluşturulan dünya düzenine yeni bir şekil verilmeye çalışılmaktadır. Başka bir ifadeyle Kapitalizm “Postmodern Sömürgeci” bir yapıya kavuşturulmaktadır.  

I- MEVCUT DÜNYA DÜZENİ KUVVET MERKEZLİ BİR DÜZENDİR

Dünyada her alanda ikili bir yapı mevcuttur. İnsan bu iki alternatiften birini tercih etme durumundadır.  Gece ile gündüz, yaz ile kış, pozitif ile negatif, hak ile kuvvet şeklinde hemen hemen her alanda ikili bir yapı bulunmaktadır.  Kısaca kâinatta ikili bir sistem hâkimdir.  İnsanlık tarihi boyunca oluşturulan sosyal kurum ve kuruluşlar da bu iki anlayışa göre şekillendirilmişlerdir.

Bu anlayışlardan biri “Hakkı Üstün Tutan Dayanışmacı Dünya Görüşüdür”. Bu dünya görüşüne göre insanlar, yaradılışları gereği bir arada yaşamak zorunda olan şuur ve akıl sahibi canlılardır. Bir arada bulunan insanların isteyerek gönüllü işbirliği ve dayanışma içinde ortak sorunlarına çözüm üretmeleri için haklının hakkının koruması gerekir. Başka bir ifadeyle “Hakkın Üstün Tutulması” gerekir. Sosyal hayatta ortak gayretlerle oluşturulan nimet ve külfetin “hak” ölçütüne göre adil paylaşılması esastır. Sosyal hayatta düzen ve ahenk ancak nimet-külfetin adil paylaşımıyla sağlanabilir. Bu zihniyete “Hak Merkezli” zihniyet diyoruz.

İnsanlık tarihi boyunca bütün peygamberler, insanları bu anlayışa davet etmişlerdir. Onlar, sosyal hayatta hukukun üstünlüğünü ve nimet külfet paylaşımının adil olmasını savunmuşlardır. Peygamberî anlayışa göre oluşan medeniyetler, insanlar arasında yardımlaşma ve dayanışmayı adaletle tesis etmişlerdir. Sosyal hayatta yardımlaşma ve dayanışmaya dayanan barışı (silm) sağlamaya çalışmışlardır.

Sosyal yapılanmanın dayandığı diğer bir dünya görüşü ise “Kuvveti Üstün Tutan Çatışmacı Dünya Görüşüdür.” Bu anlayışa göre kâinatta sürekli çatışma vardır. Çatışmada tarafların menfaatleri birbirleriyle çelişir. Çatışmanın neticesinde güçlü olan taraf kazanır ve sosyal düzenin norm ve kurallarını belirler. Bu norm ve kurallara göre kurumlar oluşturulur ve düzenler kurulur. Bu düzende yardımlaşma ve dayanışma baskı ve zorla sağlanır. Düzen ve ahengin sağlanması için güçlülerin iktidarına süreklilik kazandırılması gerekir. Aksi takdirde çatışma başlar. İstikrar bozulur ve sosyal hayatta karmaşa egemen olur. Bu zihniyete ise “Kuvvet Merkezli” zihniyet diyoruz. Çünkü bu zihniyete sahip olanlar kuvveti, hak nedeni sayarlar.  

İnsanlar yerleşik düzene geçtikten sonra bu anlayışa göre ilk sosyal yapı Eski Mısır’da Nil Deltası’nda Firavunların önderliğinde kurulup modelleştirildiğinden dolayı bu anlayışa Firavunî anlayış diyebiliriz.  

Mevcut dünya düzeni, hak merkezli bir dünya düzeni değildir, kuvvet merkezli bir dünya düzenidir. Eski Mısır, Eski Yunan ve Eski Roma düzenin bir devamıdır. Batılı bilim adamları da mevcut Batı uygarlığının Eski Mısır, Eski Yunan ve Roma medeniyetinin dünya görüşü ve değer ölçülerine dayalı olarak kurulduğunu savunmaktadırlar. Hatta bugünkü ABD Yönetimi, Roma İmparatorluğunun varisi gibi davranmakta ve çağımızda Roma İmparatorluğu gibi dünyada düzen ve ahengi kurmak istediğini ileri sürmektedirler.

II- KAPİTALİZMDE YENİDEN YAPILANMA SÜREKLİDİR

Batı uygarlığı XV. yüzyıldan itibaren dünya sahnesine Ticarî Kapitalizm olarak ortaya çıkmıştır. Ticarî Kapitalizm, ticaret yoluyla dünya kaynaklarının önemli bir bölümünü Batı Avrupa’ya aktarmakla Sanayi İnkılâbı’nın gerçekleşmesine ortam hazırlamıştır. Sanayi İnkılâbı, bir bakıma kolonilerden Batı Avrupa ülkelerine aktarılan fazla değerlerin sermaye oluşumuna dönüştürülmesiyle oluşan üretim teknik ve yöntemlerindeki hızlı gelişme ve değişmeyi ifade etmektedir.

Kapitalizmin kurumsal yapısını belirleyen ilkelerini, iktisadî gücü elinde bulunduran çevreler tarafında geliştirilmiş ve uygulanmıştır. İktisadî değerlerin önemli bir bölümüne sahip olan bu çevrelerin her zamanda ve ortamda göz önünde bulundurdukları husus, iktisadî faaliyetlerin oluşturduğu değerlerin paylaşımında kendi paylarının miktarı ve sürekliliğidir. İktisadî faaliyetleri yönlendirmede ne kadar kâr edecekler ve bu kârları ne ölçüde sürekli olacaktır? Siyasi ve iktisadî politikalar belirlenirken her zaman göz önünde bulundurulması gereken konuların başında bu iki konu gelmektedir. Kapitalizmde meydana gelen değişme ve gelişmelerin sistemde meydana getirdiği tıkanıkları aşmak amacıyla sürekli yapısal değişime gidilmiştir. Yeni gelişmelere göre ideolojik ve teorik ilkeler yeniden değerlendirilmiş ve yeni şartlara göre yeni çözümler üretilmiş ve bu çözümler doğrultusunda sistemin yapısında değişmeler yapılmıştır. Sistemin esas amacında değişme olmadığı gibi taviz de verilmemiştir. Bu amaç, iktisadî gücü ellerinde bulunduranların kârlarının maksimizasyonu/en üst düzeye çıkarılması ve sürekli kılınması amacıdır. Kapitalizmdeki yeniden yapılanma süreci aşağıdaki başlıklar altında özetle anlatılacaktır.

A- Ticari Kapitalizm Aşaması

Kapitalizmin ilk biçimi olan Merkantilizmin politikaları belirlenirken de kârın maksimizasyonu ve sürekliliği gibi iki nokta hep göz önünde bulundurulmuştur. Sömürgecilik politikaları bu iki amacın gerçekleştirilmesi için geliştirilmiştir. Asya, Afrika ve Amerika kıtalarının sömürgeleştirilmesini sağlayan plan ve stratejiler bu iki hedefe ulaşılmasını amaçlamaktaydı. Batı Avrupa’da zenginleşen ve siyasal iktidarları yönlendirme güç ve ayrıcalıklarını elde eden burjuva sınıfı, ticarî faaliyetlerle kârını nasıl yükselteceği ve dünya kaynaklarındaki payını nasıl artıracağını hesap etmekteydi. Bu payı azaltan her girişim ve gelişme onlar için tehlikeli gelişme sayılmaktaydı. Kârlarını azaltan ve sürekliliğini tehlikeye sokan gelişmelerin önlenmesi için siyasal iktidarlar ikaz edilir ve bu alanda yeterince tedbir almayan iktidarlar görevlerinden uzaklaştırılırdı.

Ticarî Kapitalizm XVI. Yüzyıldan itibaren dünyada sömürgeciliği yaygınlaştıran bir düzen kurmaya çalıştı. Kaynakları zengin olan ülke ve bölgelerin bir bölümü doğrudan işgal edildi. İşgal edilen yerlerin(özellikle Avustralya ve Amerika’da) halkları topluca katliama tâbî tutuldular. Bu kıtaların altınları ve değerli madenleri Batı Avrupa’ya taşındı.

Bazı ülkelerin doğrudan işgali yerine, ülkelerin yönetimine sömürgecilerin her istediklerini yerine getirecek kukla yönetimler iş başına getirildi. Batı sömürgeciliğine karşı çıkanlar gericilikle itham edildi. İslam dünyasında sömürgeciliğe karşı direnenler militan İslamcılıkla suçlandı. Ülkelerinin sömürülmesine karşı direnenler, aşırı dinci yaftasıyla yaftalandırıldılar. Yerli işbirlikçi yönetimler, müslümanları bastırmak için her çeşit baskı yöntemlerine başvurdular.

Sömürgecilerin silahlandırdıkları ordular, işgalcilere karşı değil, haksızlıkları dile getiren vatanseverlere karşı kullanıldı.  Ülkelerde sürekli iç çatışmalar çıkartıldı. Kavram kargaşası yoluyla insanların zihni kirletildi. Halkın, kendine ve kurumlarına olan güvenin sarsılmasına yol açan yapay gündemler üretildi, gerginlikler çıkartıldı. İç çatışma ve gerginliğe neden olan hassasiyetler sürekli gündemde tutulmaya çalışıldı. Batı emperyalizmine hizmet edenlere ilerici, ülkelerin millî menfaatlerini savunanlar ise gerici olarak sınıflandırıldı. Toplumun bu iki katmanı arasında husumet oluşturuldu, kin ve nefret canlı tutuldu. Kitleler arasındaki gerginlik sömürü çarklarının işlemesine ortam hazırladı. Kitlelerin haksızlığa karşı bilinçlenmesi engellendi.

İşbaşına getirilen ve Batı’nın güdümündeki yöneticiler milli değerlerini yıpratmak amacıyla Batılı sömürgecilerin hazırladığı planları uygulamaya koydular. Kendi değerlerine ve tarihlerine adeta harp ilan ettiler. Eğitim sistemini gayri millîleştirmek için sömürgecilerin bile hayal etmedikleri yol ve yöntemler geliştirdiler. Bu gidişatın tehlikesini sezen aydınlar şiddetle cezalandırıldı. Hapse atıldılar. Sürgün edildiler. Başka bir ifadeyle doğrudan işgal edilemeyen ülkelerde zihnen ve kültürel olarak sömürgeleştirildi.

Kendileriyle işbirliği yapan bir avuç azınlık zenginleştirildi. Onların firmalarına millî firma görüntüsü verildi. Aslında bu firmalar, iktisadî sömürgeleştirmenin araçlarıydı. Bu firmalar yerli teknolojinin geliştirilmesini engellediler. Milli sanayinin kurulmasına mani oldular. İktisadî sömürgeleştirme bu yerli gayri milli sermaye yoluyla yapıldı. Millî sanayi savunan önderler potansiyel tehlike ilan edildi. Kitleleri onlardan soğutmak için her çeşit karalama ve kötüleme kampanyası bu işbirlikçi sermayedarların yönetimindeki medya yoluyla yapıldı.   

Doğrudan işgal edemedikleri ve işbirlikçi bir yönetimle kontrol edemedikleri ülkeleri, kendi değerlerinden uzaklaştırmak ve dost görünerek bu ülkeleri zayıflatmak için sinsi politikalar geliştirdiler. Bu kategoriye giren Osmanlı Devletini yönetenlerin kendine olan güvenlerini sarstılar, sonra onları kendi değerlerinden uzaklaştırdılar. Daha sonra devleti borçlandırdılar. En sonunda da ülke kaynakların kontrol ederek siyaseti yönlendirmeye başladılar. Yöneticilere yanlış kararlar aldırarak ülke ekonomisinin çöküşüne ve doğrudan sömürgeleştirilmesine ortam hazırladılar.  

Osmanlı yönetimine zorla dikte edilen I. Sevr Anlaşması, Ticarî Kapitalizm’in XVI. yüzyıldan itibaren Osmanlı ülkesini sömürgeleştirme politikasının nihaî aşamasıdır. Doğrudan işgal edemedikleri, ilk dönemde yöneticilerini etkileyemedikleri bir devleti yıkma operasyonudur.  

B- Sanayi Kapitalizm Aşaması

XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren kapitalizmde büyük bir yapısal değişme oldu. Büyük sanayi tesisleri kuruldu. Kitle üretim aşamasına geçildi. Artık iktisadî faaliyetlerde kârı maksimumlaştırmak için ham maddelerin sömürgelerden ucuz alınması, işlendikten sonra bu ülkelere pahalıya satılması gerekmekteydi. Alım satımdan ibaret olan salt ticaretin yerini sanayi ürünlerini pazarlama stratejisi aldı. Artık, dünya pazarının paylaşılması önemliydi.

Bu aşamada kapitalizm sürecine başka ülkeler de katıldı. 1870’li yıllardan itibaren Almanya ve doğuda Japonya, dünya pazarına ortak olmaya başladı. I. ve II. Cihan Harplerinin çıkış nedenlerinin başında dünya pazarını paylaşma meselesi geliyordu. XX. yüzyılın ilk yarısında, tarih boyunca yerel ve bölgesel düzeyde cereyan eden savaşlar uluslararası boyut kazandı.

I. Dünya savaşına hile,  gaflet ve hatta hıyanetle sokulan Osmanlı Devleti’nin yıkılması için dâhili ve harici güçler işbirliği yaptılar. Osmanlı ülkesi önce ırkçı çatışmaların sahası haline getirildi. Yabancıların öneri ve çözümlerini harfiyen uygulayan yönetimler işbaşına getirildi. Devlet borçlandırıldı, Düyunu Umûmî İdaresi yoluyla ülke kaynaklarının denetimi ele geçirildi. İktisadî kaynakların yönetimini ele geçirenler, daha sonra siyaseti denetleyerek bir cihan devleti olan Osmanlı Devletinin yıkılışına ortam hazırladılar.

Kurdukları Yeni Orta Doğu planıyla Fas’tan Endonezya’ya kadar sınırları yeniden belirlediler. Siyonistlerin yönetiminde bir İsrail Devleti kurdular. Yapay çatışma bölgeleri oluşturdular. Bu coğrafyada baskı ve dayatmaları sürekli kılan işbirlikçi yönetimleri iş başına getirdiler. İslam coğrafyasını sömürgeleştirdiler. Kaynakları adeta talan ettiler. İnsanların büyük bir bölümünü yoksul ve işsiz bıraktılar.

İstiklal Savaşı, Sanayi Kapitalizminin kurmaya çalıştığı Yeni Dünya Düzenine karşı bir baş kaldırış hareketiydi. Bu hareketin zaferi, milletin dünya görüşü ve değer ölçülerinin etrafında milli mutabakat oluşturularak, milletle devletin bütünleşmesi ve millî çözümlerin esas alınmasıyla kazanılan bir zaferdir. Sömürgeciliğe karşı verilen dünyanın ilk bağımsız savaşıdır.         

C- Finans Kapitalizm Aşaması

İkinci dünya savaşından galip çıkan devletler, 4 Şubat 1945 tarihinde Yalta Konferansı ile yeni bir dünya düzeni kurmaya çalıştılar. Bu yenidünya düzenin hedefi, küresel sömürüye süreklilik kazandırmak için ırkçı-tekelci sermayenin amaçlarına uygun bir dünya düzeni kurmaktı.

Bu düzen, XX. yüzyılın ikinci yarısında Batı ülkelerinde istikrarlı iktisadî gelişmeye ortam hazırladı. Dünyanın diğer bölgelerinde çatışmalar devam etti. Buna rağmen gelişmekte olan dünyada Batı’da egemen olan tekelci sermayenin dünya pazarındaki payı artarken 1970’li yıllarda petrol fiyatlarında beklenmedik bir artış meydana geldi. Dünyada Batılı güçlerin denetimi dışındaki bölgelerde de sermaye oluşumu süreci hızlandı. Dünya pazarına yeni aktörler girdi.

Liberalleşme, Sovyetler Birliği’nin dağılmasına yol açtı. Sosyalizmin alternatif bir sistem olma iddiasını terk etmesiyle dünyada yeni üretim merkezleri ortaya çıktı. Çin’de ve Uzakdoğu’da Batı’nın dünya pazarındaki payını azaltan yeni iktisadî merkezler devreye girdi. Genişleyen AB, henüz ABD’ye rakip olmadıysa da tam anlamıyla ABD güdümüne, ırkçı/tekelci sermayenin doğrudan denetimine girmede zorluklar çıkartmaya başladı.

Bütün bu gelişmeler Finans Kapitalizm’de yeniden yapılanma sürecinin başlatılması gerektiğini ortaya koymaktaydı. 11 Eylül 2001 olayı, Finans Kapitalizmde yeniden yapılanma sürecini başlamasını tetikleyen bir hadise oldu. Kapitalizm, küresel bazda sömürüsünü sürdürmek için yeniden yapılandırılmalıydı. Kurumsal yapısının yeniden biçimlendirilmesi gerekmişti.      

D- Postmodern Sömürgecilik Aşaması

11 Eylül 2001 olayından sonra tek kutuplu dünyanın lideri konumunda olan ABD’deki iktidar, küresel boyutta yeni bir dünya düzeni kurmaya yönelik planlarını uygulamaya koydu. Afganistan işgal edildi. Bu ülkede Taliban yönetimi daha önce ırkçı/tekelci sermaye tarafından iktidara taşınmıştı. İslam’ın ve Müslümanların imajı bu yolla bütün dünyaya olumsuz yönde tanıtılacaktı. Sonra günü gelince de stratejik konumdaki Afganistan işgal edilecekti. 11 Eylül olayından sonra bu plan, hemen uygulandı.

Daha sonra işgal sırası Irak’a gelmişti. Saddam ırkçı/tekelci mihrakların İslam ülkeleri için zihinlerindeki ideal liderdi. Onu Batılılar destekledi, İran’a onlar saldırttı. Kuveyt’in işgalini ona, onlar telkin etti. ABD’li silah tüccarları karaborsa yoluyla Saddam’ın silahlanmasını desteklediler. Bu amaçla da Körfezde toplanan finans kaynaklarını kullandılar. Artık Saddam’ın misyonu bitmişti. Irak’ın işgali için yalan ve yanlış bilgilere dayalı bir planla ülke işgal edildi. Ülkenin kaynaklarına el kondu ve talan edildi. Ülke baştanbaşa tahrip edildi, yağmalandı. 

III- POST MODERN SÖMÜRGECİLİK PLANI OLARAK BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ

Irkçı/tekelci sömürgeci zihniyet, kurmaya çalıştığı düzenlerle yeryüzünde sürekli fesat çıkartmıştır ve çıkartmaya devam etmektedir. Nitekim XX. Yüzyılın ilk yarısında çıkarttığı iki cihan savaşı ile insanlık tarihinin en büyük katliamlarını gerçekleştirdi. 4 Şubat 1945 tarihinde başlayan Yalta Konferansı ile oluşturulan kuvvet merkezli dünya düzeni ile İslam âlemi param parça edildi. Yapay çatışma bölgeleri oluşturuldu. Kaynakları sömürüldü. İşbirlikçi yönetimler iktidara getirilmek amacıyla askeri darbeler yapıldı.

Müslümanların kendi değerlerinden ve dünya görüşlerinden uzaklaştırılması için eğitim sistemi değiştirildi. Millî çözümler üretenler potansiyel tehlike ilan edildi. Ülkeleri iktisadî açıdan Batı’ya bağımlı kılacak yarı sömürge modelleri uygulatıldı.

Ülkeler borçlandırıldı, borç yoluyla ülke kaynaklarının bir bölümü dışarıya aktarıldı. Özelleştirme ile temel sanayi kuruluşları, bankalar ve bazı hizmet sektörleri yabancılaştırıldı. Özelleştirme borçları azaltmadı, aksine artırdı. İktisadî alanda sağlanan büyüme, ülkelerde işsizliği azaltmadı, bilakis artırdı.

Postmodern Kapitalizmin kurmaya çalıştığı Yeni Dünya Düzeni girişiminin bir parçası olan Büyük Orta Doğu Projesi, bir bakıma Roma İmparatorluğuna bağlı eyaletleri oluşturma projesidir. Fas’tan Endonezya’ya kadar bütün İslam dünyası ufak devletçiklere bölünecek ve bir bakıma bölge valiliklerince idare edilecektir. Mikro milliyetçilik, ırkçılık ve mezhepçilik desteklenecek ve yerel çatışmalar ve gerginlikler sürekli hale getirilecektir. Bu hedefe ulaşmak için Irak’ta ve Lübnan’ da çatışmalar çıkartılmakta, mezhepçilik ve ırkçılık teşvik edilmektedir.

Bu strateji kuvvet merkezli zihniyete göre oluşturulan politikaların doğal sonucudur. Çünkü bu zihniyet, milliyetçiliği kendi ülkelerinde güçlü bir devleti kurmak için kullanmıştır.  Sömürgelerde ise “böl, çatıştır ve yönet” politikasını bir aracı haline getirilmiştir.

Post Modern Sömürgecilik anlayışının kurmaya çalıştığı Yeni Dünya Düzeninin ne olduğu ve hangi amaçlara hizmet edeceği hakkında, Afganistan’da, Irak’ta, Filistin ve Lübnan’da meydana gelen hadiseler açık ve kapsamlı bilgileri insanlığın gözü önüne sermektedir.

IV- ABD DÜNYA BARIŞINI SAĞLAMA VE SÜRDÜRME MÜKTESEBATINA SAHİP DEĞİLDİR

ABD, eski İngiltere sömürgesi olan Kuzey Amerika’da 200 küsur yıl önce kurulmuş bir devlettir. Bu devleti kuranların içinde kabiliyetli, yetenekli ve iyi niyetli insanlar bulunmasına rağmen esas söz sahibi olan ırkçı/çatışmacı zihniyete sahip mihraklardı. Bu mihraklar, zamanla ülkenin siyasî ve iktisadî kaynaklarına hâkim oldular ve ülke kaynaklarını kendi menfaatleri doğrultusunda kullandılar.

Ülkenin yönetiminde görünen idarecilerden çok görünmeyen güçler söz sahibi oldu. Bu güçlülerin menfaatiyle ülkenin menfaatleri birleştiği noktalarda büyük atılımlar yapıldı. Bilimde, teknolojide ve iktisatta önemli başarılar elde edildi. Ülke yönetimine hakim olan ırkçı/tekelci mihrakların menfaati ile ülke menfaatleri çatıştığı dönemlerde ve noktalarda ABD’nin menfaatleri değil, bu gizli mihrakların menfaatlerine göre hareket edildi. Ülkede uzun süre iç savaşlar oldu. Bu mihraklar, ABD yönetimini etkileyerek I. ve II. Dünya savaşlarına ülkeyi soktular. Kurdukları gizli istihbarat teşkilatı yoluyla dünyadaki birçok çatışmaları, darbeleri ve işgalleri destekledi. ABD’li vergi mükelleflerinden alınan vergilerle bu çatışmalar finanse edildi.

Büyük Ortadoğu Projesiyle ırkçı/tekelci mihrakların adeta ileri karakolu konumunda olan İsrail’in güvenliğinin koruması hedeflenmekte ve küresel sömürüye süreklilik kazandırılmak istenmektedir. Bu proje planlandığı gibi gerçekleşmeyecektir. Onların planladıkları baskı, dayatma, hile ve sömürüye dayanan Yeni Bir Dünya’nın kurulmasına yol açmayacaktır. Bilakis bu girişimler, küresel bazda zulme ve haksızlığa karşı büyük bir uyanışın başlanmasına ortam hazırlayacaktır. Bu küresel uyanışa bağlı olarak hak ve adalet merkezli Yeni bir Adil Dünya kurulacaktır.

ABD, küresel barış ve düzeni niçin sağlayamaz? Çünkü:

- Bu ülkenin engin bir tarihi müktesebatı yoktur.

- Bu ülkede hâkim olan zihniyet, kuvveti hak nedeni kabul eden dayatmacı ve baskıcı bir zihniyettir. Bu zihniyetle adalet tesis edilemez. Adil olmayan bir idare ise barışı sağlayamaz.

- Hâkim zihniyet ABD halkının zihniyeti değil, ırkçı /tekelci bir mihrakın zihniyetidir. Bu zihniyet çatışma, sömürme ve tahakkümle yaşar ve ayakta durur. Bu zihniyet barış değil, savaş ve çatışmalara yol açar.

- Bu zihniyet çifte standartlıdır. Çifte standartlı zihniyetler, barış sağlayamazlar ve barışa süreklilik kazandıramazlar.

- Yalan ve hile, bu zihniyetin başvurduğu araçlardır. Yalan ve hileye dayalı bir devlet, güven sağlayamaz ve barış tesis edemez.

- Bu zihniyet artık, ABD halkının güvenini kaybettiği gibi evrensel nefret ve güvensizliğe de yol açmaktadır.

- Bu zihniyetin hedefi, ırkçı/tekelci sermayenin kârını maksimize etmektir. Bu amaç için her çeşit araç, meşru kabul edilmektedir. ABD halkının sahibi olduğu devlet imkânları kullanılarak belli mihrakların kârı, meşru ve gayrimeşru yollarla maksimize edilmeye çalışılmaktadır. Gizli yollar ve yöntemlerle gerçekleştirilmeye çalışılan bu hedefi, uyanmış beşeriyetten saklamak artık mümkün görünmemektedir.

- ABD, terörü terörist yöntemlerle bastırmaya çalışmaktır. Terör, baskı, dayatma ve adaletsiz uygulamaların ürünüdür. Adil olmayan devletler, teröristlerin kullandıkları yöntemlerle terörü yok edemezler.

Yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı ABD, şu anda tek kutuplu dünya düzeniyle adalet sağlayarak, barış ve huzur getirecek bir dünya düzeni kuramaz, kursa bile bu düzeni sürdüremez. 

V- SONUÇ

Bugün beşeriyet, insanlık tarihinin önemli bir aşamasından geçmektedir. Bu aşamada dünyamızda tek kutuplu bir yönetim hâkimdir. ABD’nin önderliğindeki bu yönetimin küresel düzeyde sürdürdüğü politikalar, dünyada haksızlıkları ve çatışmaları önleyememektedir. Bu mevcut düzen, bilakis kendisi haksızlıkların kaynağı haline gelmiştir. İslam coğrafyası yeniden sömürgeleştirilmektedir. Afganistan, Irak, Filistin ve Lübnan’da masum insanların kanı akıtılmakta ve bu ülkeler tahrip edilmektedir.

ABD’nin başını çektiği Büyük Ortadoğu Projesi, İslam âlemini sömürgeleştirecek olan bir Postmodern Sömürge Planıdır. Bu gidişatın sonu ne olacaktır? Batı uygarlığı tarihinin en kritik dönemini yaşamaktadır. Bu uygarlık, beşeriyetin sorunlarına çözüm üretme yeteneğini kaybetmiştir. Tekelleşen ve baskıcı hale gelen bu uygarlık, değişmedikçe varlığını korumaz.

Tevhit ve adalete inanan müslümanlar, yeryüzünde adaleti tesis ederek barışı sağlamak, çatışma ve sömürüyü azaltmak amacıyla görevlendirilmiş insanlardır. Onlar, ahlakta iyi ve güzeli yayarlar, ilimde doğru bilginin paylaşılmasına ortam hazırlarlar. İktisadî konularda dünya kaynaklarının verimli kullanılarak faydalı mal ve hizmetlerin üretilmesine, sosyal hayatın her aşamasında nimet ve külfetin adil paylaşılmasına çalışırlar. Çünkü onlar, örneğimiz ve önderimiz olan Peygamberimizin yolunu izlerler. Yeryüzünde adaleti, tesis ederek barışı sürekli kılmaya çalışlar. Onlar, bütün imkânlarını birleştirerek hak ve adalet merkezli Yeni Adil Bir Dünyayı kurmak görevi ve müktesebatına sahiptirler.  

* Prof. Dr. Arif ERSOY

ESAM (Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi) Genel Sekreteri

E-mail: ersoyarif@hotmail. Com

 

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.