NİHAİ
EVRENSEL İSLAM BİRLĞİNE GİDEN SÜREÇTEKİ DÖNÜM NOKTALARI 2
Peygamber Efendimiz:
“Ümmetimin ihtilafı;
rahmettir, genişliktir” buyuruyor.
Bütün zaman ve mekânlara
inen K. Kerîm ve onun somut yaşam örneği olan Sünnet; farklı
zamanlarda, farklı ortamlarda ortaya çıkabilecek farklı
problemlere uygun, farklı çözümleri yapısında barındırıyor.
Nasıl ki petrolün içerisinde, benzin, mazot, gaz yağı, madenî
yağlar gibi unsurlar iç içe girmiş biçimde bulunuyor ve bunların
rafine edilerek, kullanıcıların hizmetine sunulması gerekiyor
ise İslâm’ın temellerini oluşturan, inanç, ahlak, ibadet ve
hukuk kuralları da; Kur’ân ve Sünnetin içerisinde, “sarmal” iç
içe girmiş biçimde bulunuyor. İşte bu iç içe girmiş sarmal
biçimde bulunan unsurları, önce ayrıştırarak öğreti haline
getirmek ve bu öğretileri insanların kullanımına sunarak,
gerekli bilgi donanımlarını sağlamak gerekiyor ki kâmil manada
din öğrenilebilsin ve pratiğe dökülebilsin; Allah’ın, “Dinden
olan murâdı gerçekleşebilsin.” İşte, sahâbe-i kirâm bu
çalışmaları, gittikleri bölgelerde, peygamberden aldıkları
eğitim ölçüsünde yapabiliyorlardı.
Hz. Ömer’in şehid edilmesi
ve akabinde başlayan olaylar, İslâm’ın ikinci kaynağı olan
Sünnet’in tedvini (derlenmesi) çalışmalarını kamçıladı. Hicrî
üçüncü asra kadar, nice emekler sonucunda, hadis külliyatı
oluştu. Abbâsî Halîfesi Mansur’un planını çizdiği ve kurduğu
Bağdat şehri, bir ilim merkezi haline geldi. İslâm Medeniyeti,
bilhassa Halîfe Harun Reşid zamanında altın çağını yaşıyordu.
İnsanı ve kâinâtı anlamaya yönelik ilmî çalışmalar, İslâm’ın,
gerçek, güncel manada pratiğe tatbîkini sağladı.
Bu ara müslümanların ihtilaf
noktalarını:
A) Kur’ân ve Sünnet’in
yapısından kaynaklananlar,
B) Siyâsî ve sosyal
sebeplerden kaynaklananlar olmak üzere iki grupta
toplayabiliriz.
Sıffîn Savaşı sonucunda
ortaya çıkan ve “Halîfelik temeline dayanan” Şi-i Hareket,
zamanla, “Muhlis” ve “Gulat” olmak üzere iki kola ayrıldı.
Muhlis Şîa, Halîfeliğe
Evlâd-ı Rasûl’ün daha layık olduğuna inanmakla beraber,
aşırılığa kaçmayarak, zamanla itikâdî ve fıkhî temellerini
oluşturdu.
Hicri üçüncü asra
gelindiğinde, Sünnî cenahta nasıl ki, “Kütüb-ü Sitte” denilen
hadis külliyatı oluşmuşsa; Muhlis Şia’nın da, “Kütüb-ü Erbaa”
denilen hadis külliyatı oluştu. Evlâd-ı Rasûl’e olan sevgileri
onları, yalnızca Evlâd-ı Rasûl yoluyla nakledilen hadisleri
kaynak olarak kabullenmeye itmişti.
Bu ekole bağlı olarak, Zeyd
b. Ali ve Câferu’s-Sadık’ın imamlığını yaptığı, bugün Yemen’de
yaygın olan Zeydiyye ve İran’ın resmî mezhebi olan Câferiyye
(İmâmiyye) Mezhepleri oluştu.
Gerek Zeydiyye gerekse
Câferiyye Mezhep’lerinin kaynakları, Sünnî âlimlerce de muteber
kabul edilmektedir. Nasıl kabul edilmesin ki her iki imam da,
İmam-ı Azam Ebû Hanîfe’ye hocalık yapmış zatlardır.
Câferu’s-Sâdık, aynı zamanda, İmâm-Âzam’ın üvey babasıdır da.
Gulat Şîa, değişik fırkalar
adı altında tarihin seyri içerisinde akıp geldi. Abdullah b.
Sebe’nin ortaya attığı ve İslâm inancıyla bağdaşmayan inanç
yapılarında; bazen Hz. Ali’nin peygamber olduğu, daha ileri
boyutta, Yüce Allah’ın Hz. Aliye hulûl ettiği; yani, O’nun
yapısına girdiği fikirleri bulunageldi. Zaman içerisinde, Gulat
Şîa fırkaları kendi içlerinde, değişik fikirlerin ilavesiyle,
yeni fırkalara bölündüler. Bu bölünmeler sonucu ortaya onlarca
yeni fırka çıktı.
Hasan Sabbâh’ın temelini
attığı Batınilik Ekolü kâh tarîkatların kâh mezheplerin içine
sızarak, onları mecrâlarından saptırdı. Gulat Şîa fırkaları
arasında daha rahat yer edindiler. Dâîleri vasıtasıyla daha
sistemli çalıştılar. Kur’ân-ı Kerîm’in deyimiyle, “kelimeyi,
konulduğu anlamdan” saptırdılar. Değişik toplumların dil
yapılarına sızdılar. Kitâbî olarak nakledilen İslâm Kültürü’nü
saptıramayınca, “Dilleri” saptırarak, İslâm tarihinde
gelenekleşen bir yapıyla Kur’ân Arapçasıyla yazılan eserlerin
değişik toplumlarca farklı anlaşılmasını sağladılar. Bu şekilde,
birbirleriyle anlaşamayan, savaşan müslüman topluluklar ortaya
çıkardılar. Bilhassa Bağdat’ın, Hülâgu tarafından harap edilmesi
-ki bu konuya tekrar döneceğiz- Arapça dilbilgisi kaynaklarının
da zarar görmesi, tarihin akışında bir kısmının kaybolması,
onların, bu gayretlerinin sonucunu çabuklaştırdı.
Büyük Selçuklu Veziri
Nizâmü’l-Mülk, ortaya konan sapık fikirlere karşı İslâm inanç
sistemini korumak ve yaygınlaştırmak için Nizâmiye Medreselerini
kurdu. (Takdirdir ki, Nizâmü’l-Mülk gibi bir devlet adamı Hasan
Sabbâh gibi her türlü sapık fikri örgütleyebilen bir kişiyle
sınıf arkadaşı olabiliyordu…)
Bâtınî örgütlenmeler, İslâm
Târihi boyunca bir çok siyâsî cinâyetler işlediler. İslâm
düşmanı unsurlarca finanse edilip, kullanıldılar…
Son yüz yılda, tarihin akışı
içerisinde tekrar gün yüzüne çıkarılan Arapça dil kaynaklarının
yön verdiği şekilde, İslâmî temel kaynakların Asr-ı Saâdet
Arapçasıyla yeniden ele alınıp İslâm Dünyasının tek din
anlayışına yöneltilmesi çalışmaları, Gulat Şîa gruplarının
etkilerini büyük oranda yitirmelerine sebep oldu. Aynı zamanda;
“Halîfelik Kurumu’nun” şahıstan alınarak, T.B.M. Meclisi’nin
tüzel kişiliğine devredilmesi, büyük oranda çıkış noktaları
“Halifelik” olan bu grupların var oluş sebeplerini bitirdi.
Birbirleriyle kavga etmeyi bırakıp öz kimliğine dönen İslâm
Toplumları, birlik anlayışıyla organize olup sömürgeci
toplumların boyunduruğundan kurtularak, bir bir
bağımsızlıklarına kavuşmaya başladılar. İleride değineceğimiz,
Nihâ-î İslâm Birliği’ne giden yolun ilk taşları bu şekilde
döşenmiş oldu…
İslâm’ın evrenselliği,
Kur’ân ve Sünnet’in içindeki çok sesli, çok tercihli yapıyı da
beraberinde getiriyordu.
Daha önce bahsettiğimiz,
Kur’ân ve Sünnet’in içerisinde “sarmal” biçimde, iç içe bulunan,
inanç, ahlak, ibâdet ve hukuk temellerinin, ayrıştırılarak
insanların faydasına sunma çalışmaları, özellikle hicri üçüncü
asırda, hadis külliyatının oluşmasından sonra daha da
yoğunlaştı. (Not: Bu unsurlar, ilmen biri birinden ayrıştırılsa
da insan hayatında, yine “Sarmal” biçimde, beden ve ruh
boyutuyla yerlerini alırlar)
İnanç esaslarını kendine
konu edinen, “Eşarî” ve “Matürîdî” Ekolleri; ahlak esaslarını
kendine konu edinen Tasavvuf ve Hasan-ı Basrî ile başladığı
kabul edilen Tasavvufî Akımın uzantısı olan tarîkatlar; hukuk
kurallarını, ibâdetleri, yani İslâm’ın pratik uygulamalarını
konu edinen Fıkıh ve uzantısı olarak ortaya çıkan Hanefî,
Mâlikî, Şâfi-î gibi fıkhî mezhepler oluştu. Ortaya çıkan fıkhî
mezheplerin bir kısmının zamanla mensubu kalmadı. Bunlara, Fıkıh
literatüründe, “Münderis Mezhebler” denir.
Îtikâdî ve Fıkhî ekollerin
oluşum aşamalarında, grup taassubuna dayalı aşırılıklar ortaya
çıksa da, zamanla etkilerini yitirdiler.
Kur’ân ve sahîh sünnet
kaynaklı olarak ortaya çıkan, Îtikâdî, Fıkhî ve Ahlâkî ekoller,
İslâm Ümmeti için genişlik, kolaylık ve rahmet oldu. Özellikle
“İctihad” kurumu güncel ve bölgesel problemlere çözümler
üretmeyi kolaylaştırıyordu. Ancak, Hanefî ekolünün, farazî,
olması muhtemel olaylara da çözümler üretmesi, zaman içerisinde
birçok olayın çözümünde ictihâda gerek bırakmadığından, “İctihad
kapısının kapandığına dair” görüşlerin ortaya çıkmasına sebep
olmuştu. Bu görüş son yıllara kadar etkisini sürdürmüştür.
İslâm’ın kaynaklarına
müracaat etmede nakil ve akıl dengesi gözetildiği müddetçe
problemler fazlaca çıkmadı. Aklın ihmal edilip naklin ön planda
tutulduğu dönemlerde, İslâmî Düşünceyi güncelleyememekten
kaynaklanan çözümsüzlükler ve kaoslar yaşandı.
Aklın nakilden üstün olduğu
görüşü temeline dayanan, “Mutezile” mezhebinin hâkim ve yaygın
olduğu dönemlerde, akıl-nakil dengesinin bozulmasından
kaynaklanan sıkıntılar yaşandı.