HAYATTA ÖLÜM
DE BİR İMTİHANDIR 1
Hayat bir imtihan, ölüm de
bir imtihandır. Rabbimiz bizleri bu zorlu imtihanlarda muvaffak
kılsın, kaybedenlerden eylemesin. Çünkü ölümle kaybedilen
imtihan, telafisi mümkün olmayan bir kayıptır. Allah Teâlâ şöyle
buyuruyor:
“Mülk, (gerçek hükümranlık,
mutlak hükümranlık) elinde olan Allah yücelerin yücesidir. O,
her şeye kadirdir. Mutlak kudret sahibidir. O Allah ki, ölümü de
hayatı da, sizi imtihan etmek için yaratmıştır.” (Mülk 1-2)
Hangimiz daha güzel amel
işleyeceğiz, hangimiz daha güzel kulluk yapacağız, hangimiz
Allah’ın bizden istediği gibi bir kul olacağız? İşte Rabbimiz
bunu ortaya çıkarmak için ölümü ve hayatı yarattı. O Aziz olan
Allah, o Gafur olan Allah, işte ölüm gerçeğini, hayat gerçeğini
böylece gözümüzün önüne seriyor ve bizim rast gele
yaratılmadığımızı beyan ediyor.
Değerli müslümanlar! Hz.
Âdem aleyhisselam ve Hz. Havva validemizden beri sürekli imtihan
olunuyor insanoğlu. Nasıl ki Âdem aleyhisselam ve Havva
validemiz, cennette imtihan olundular ve bunun sonucunda,
Allah’ın bize bildirdiği veya bildirmediği,
nice hikmetlerle cennetten
yeryüzüne indirildiler. Âdem aleyhisselam ve Havva validemiz
yeryüzünde de büyük bir imtihana tâbi tutuldular. Rivayetler
çeşitli olmakla beraber onlardan birisi, Hz. Âdem aleyhisselam
Hz Havva validemiz tam 300 yıl birbirinden ayrı kaldılar. Bir
taraftan cennetten yeryüzüne indirilmek, bir taraftan Allah’a
karşı zelle kabilinden de olsa bir itaatsizlik, bir taraftan da
birbirinden ayrı kalmanın, hasret ateşinin kalplerini,
yüreklerini yakıp kavurduğu bir ayrılık, bir hasret yaşadılar.
Âdem aleyhisselam yıllarca ağladı. Gözyaşları mübarek yüzlerinde
iz bıraktı.
Bir gün yine Rabbine niyaz
eder, dua ederken, yalvarıp affını dilerken cennette yaratıldığı
anı hatırladı. Cennette yaratıldığı ve dizinin üzerine doğrulup
başını arşa doğru kaldırdığı zaman, orda bir kelime-i tayyibe
görmüştü. O “La ilahe illallah, Muhammedun Rasulullah” kelime-i
tayyibesiydi. İşte o güzel kelimeyi hatırladı. Ve Rabbine şöyle
niyaz etti: “Ya Rab! Ben yaratıldığımda dizimin üzerine doğrulup
başımı kaldırmıştım. Arşın altında bu kelime-i tayyibeyi okudum.
Onu gördüm La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah. Eğer
Muhammed aleyhisselam senin katında çok makbul, çok değerli,
itibarlı biri olmasaydı onun ismini, isminle beraber yazmazdın.
Ya Rabbi! O’nun yüzü suyu hürmetine beni affet” demiştir.
Âlimler, o âlemlerin
Efendisini şöyle tasvir ederler: Aslıhu nurun, neslihu Âdem,
halqihu muqaddem, ba’suhu muahhar. Yani Muhammed Mustafa
sallallahu aleyhi ve sellem o canımız, efendimiz onun aslı
nurdur, nesli de Âdem’dir. Âdem aleyhisselamdan önce, O nur
olarak yaratılmıştı. O her ne kadar en önce yaratılan olsa da en
son peygamber olarak gönderilmiştir. İşte Hz Âdem aleyhisselam o
zorlu imtihanda o güzel sonucu, Rasulullahı, âlemlerin
efendisini, canlar canını hatırlayarak ve O’nun vesilesiyle
Allah’tan af dileyerek elde etti. Allah, Hz. Âdem aleyhisselamın
bu tevbesini nihayet kabul buyurdu da onu affeyledi ve Hz Havva
validemizle buluşturdu. Ve ondan sonra yeryüzü insanla tanıştı.
Kabileler, milletler ve nihayet yeryüzü insanoğluyla mamur oldu.
Hz Âdem aleyhisselam
cennette imtihan olundu da cennetten dünyaya gelince imtihan
olunmadı mı? Son nefesine kadar hep imtihan. Habil ile Kabil
hadisesini hatırlayalım aziz kardeşlerim. Hz. Âdem
aleyhisselamın iki oğlu. Onlar da imtihan olundular ve onlar
vasıtasıyla yine cedd-i âlâmız Hz Âdem aleyhisselam ve Havva
validemiz de imtihan olundular. Sabrettiler ve Allah’ın
takdirini kabul buyurdular. Bizler de imtihan olunuyoruz.
Hayatımız hep imtihanla geçiyor, hayat bir imtihan, ölüm de bir
imtihandır. Ölüm anında ölümün mukaddimesi olan haller ve
ölümcül hastalık anında bir imtihandan geçiriliyoruz. Ne kadar
sabredebiliyoruz? Ölüm, adım adım bize yaklaşırken, Azrail
aleyhisselam, ölüm meleği kapımızı çalarken, onu nasıl
karşılıyoruz? Bin bir şikâyetle mi? Ölümden korkarak mı? Yoksa
Mevlana gibi “şeb-i arus” bir düğün gecesi, sevgiliye kavuşma
gecesi gibi mi karşılıyoruz? İşte o anda, yani ölüm anındaki
imtihanı kazanabilmek hayattaki imtihanı kazanmakla mümkündür.
Eğer hayatımızda, bildiğimiz bilmediğimiz, farkına vardığımız
varmadığımız nice imtihanları kazanarak o son imtihana kadar
gelebilmişsek, muhakkak Allah yar ve yardımcımız olacak ve o
imtihanı da kazanacağız. Ölüm anındaki imtihanı kazanmak,
müminin en büyük bayramıdır. Çünkü Allah’a imanla kavuşmak
demek, ebedî hayata, ebedî nimetlere nail olmak demektir.
Cennete dâhil olmak, Allah’ın cemalini temaşa etmek demektir.
Peygamberler sofrasında oturmak, peygamberler meclisinde,
onlarla beraber olmak demektir. Rabbimiz bize her iki imtihanda
da muvaffakiyetler nasip eylesin.
Değerli müslümanlar! Ölüm,
müslüman için bir yok oluş değil, yeni bir hayata doğuştur. Hem
de öyle bir hayat ki, ebedî... Bu sebeple ölümden korkmamıza
gerek yok. Baba sulbünden anne rahmine, anne rahminden dünya
rahmine doğduk, ondan sonra berzahın rahmine doğacağız. Berzahın
rahmi mezardır, kabirdir. Ondan sonra da mahşer rahmine
doğacağız. Yani ebedi âleme intikal edeceğiz ve sonra cennet ya
da cehennem. Cehennemden Allah muhafaza buyursun. Rabbim,
cümlemize, son nefesimizde imtihanı kazanıp o en büyük bayram
sevincini yaşamayı, sırattan geçmeyi nasip etsin, cennete de
dâhil olan kullarından eylesin. Bu hususta Allah şöyle
buyuruyor:
“Her nefis, her can taşıyan
mutlaka ölümü tadacaktır.” (Enbiya 35)
Ölümden kurtuluş yoktur.
Muhakkak ki ecirleri yani dünyada yaptıklarınızın karşılıkları
da eksiksiz size verilecektir. Kıyamet gününde herkes yaptığının
karşılığını bulacaktır. Kim cehennemden uzaklaştırılır ve
cennete girdirilirse mutlaka kurtulmuş, selamete ermiştir. Aziz
kardeşim, o ne büyük bir kurtuluştur! O büyük kurtuluş için bize
bir hatırlatma, bizi bir şeyden sakındırma var. Nedir o?
“Dünya hayatı bir aldanma,
bir aldanış mekânından başka bir şey değildir.” (Enam 32,
Ankebut 64, Hadid 20)
“Ey insanlar! Haberiniz
olsun ki, Allah'ın vaadi muhakkak haktır. Sakın bu dünya hayatı
sizi aldatmasın, sakın o aldatıcı şeytan sizi, Allah hakkında da
aldatmasın.” (Fatır 5)
Evet, dünyanın kendisi bir
aldatmadır. Öyleyse cennete girmek, cehennemden uzaklaşmanın
yolu, dünyanın aldatıcı bir hayat olduğunu idrak edip dünyadaki
imtihanları kazanmaktan geçmektedir. Hayatta bu imtihanı
kazanan, ölüm anında da inşallah imtihanı kazanır demektir.
Allah buyuruyor ki:
“Sizler muhakkak mallarınız
hususunda, canlarınız hususunda, imtihan olunacaksınız.” (Âl-i
İmran 186)
Evet, bakarsınız ki, çok
zengin iken fakir olabiliriz. Bir zamanlar çok çok kazanırken
bir de bakarsınız ki hiçbir şey kazanamaz oluruz, ticaretimiz
ölür. Canlarımızla imtihan olunuruz. Can deyince sadece kendi
canımız değil, işte evladımız, iyalimiz, yakınlarımızdan da
kaybettiklerimiz olur. Bizden önce onlar rahmet-i Rahman’a
kavuşur. Sabrediyor muyuz, şükrediyor muyuz? İsyan mı ediyoruz?
Hastalanabiliriz veya sıhhatte olabiliriz. Sıhhatte olduğumuz
zaman şükrediyor, hastalandığımız zaman isyan mı ediyoruz?
Allah, çeşit çeşit mal mülk, zenginlikler verirken şükrediyoruz.
Allah, verdiklerini alırken isyan mı ediyoruz? İşte bu
hususlarda hep imtihan olunuyoruz. Bakarsınız ki, bir zaman en
yüksek mevkilere gelmişsinizdir. Bir bakarsınız ki
hapishanedesiniz. Nereden nereye geliyorsunuz? Bunlar insanlık
tarihinde her zaman olagelmiş olaylardır. Köleler hükümdar
olmakta, hükümdarlar köle olmakta. Hapistekiler çıkıp hükümdar
olmakta. Hükümdar olanlar hapse sokulmakta. Çeşit çeşit
imtihanlar. Evet, bunlarla imtihan olunacaksınız. Sonra:
“Sizden önce kendisine kitap
verilenlerden nice sözler işiteceksiniz.” (Âl-i İmran 186)
Yani, sizi inciten sözler,
size hakaret eden sözler, sizi yalanlayan sözler işiteceksiniz.
Kimler onlar? Yahudiler, hıristiyanlar. Nitekim âlemlerin
efendisi, canımız Hz Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve
sellem efendimiz o yahudilerden neler işitmedi, ne iftiralara
muhatap olmadı Medine-i Münevvere’de. Şirk üzere olan, Allah’a
şirk koşan müşriklerden de birçok söz işiteceksiniz. Geçmişte
böyle oldu. Mekke-i Mükerreme’de Rasulullah aleyhisselama, o
canlar canı Efendimize müşriklerin yaptıklarını bir düşünün
kardeşler.
Değerli müminler! Bir
düşünelim neler söylediler, ne ithamlarda bulundular, ne
baskılar uyguladılar! Üç yıl muhasara altına aldılar. Yiyecek,
içecek hiçbir şey vermediler. Rasulullah aleyhisselam,
Beytullah’ta, Allah’ın evi Kâbe’de namaz kılarken secdeye
gittiğinde, yeni kesilmiş bir devenin işkembesini getirip
mübarek boyunlarına koydular. Amcası Ebu Leheb ve karısı,
ayağına batsın da incinsin diye, geçtiği yollara dikenler
attılar. Taif şehrinde insanları imana, ebedî kurtuluşa davet
ettiği halde onlar neler yapmadılar? Ayak takımlarına taş
attırdılar, mübarek vücudundan kanlar aktı, ayakkabısının içi
kanla doldu. Bütün bunlara karşı O sallallahu aleyhi ve sellem
hep sabretti. O’nun sevgili dostları da aynı şekilde sabretti.
Biz müslümanlar da gerek
yahudilerden gerek hıristiyanlardan, gerekse müşriklerden olan
İslam karşıtı her çeşit güçten benzer hakaretler, benzer sözler,
benzer ithamlar işiteceğiz. İşte o zaman bir imtihanla karşı
karşıya olduğumuzu anlayacağız. Bu ithamlar, bu eziyetler, belki
de cana kastetme noktasına kadar gelen bu zulümler karşısında
davamızdan -Allah korusun- vaz mı geçeceğiz, yoksa devam mı
edeceğiz? Elbette ki imtihanı kazanmanın yolu davamıza devam
etmektir. Çünkü bu geçici hayat, bir gün bitecek, ebedî hayata
intikal edeceğiz. Öyleyse biz, faniyi değil, ebedî olanı,
dünyayı değil, ukbayı, insanların beğenisini değil, Allah’ın
rızasını tercih edelim. İşte o zaman kazananlardan oluruz. Allah
Teâlâ bu ayet-i kerimenin tamamında şöyle buyurmaktadır:
“Muhakkak siz, mallarınız ve
canlarınız hususunda imtihan olunacaksınız. Sizden önce
kendilerine kitap verilenlerden ve Allah'a ortak koşanlardan
size eziyet verici birçok söz işiteceksiniz. Eğer sabreder ve
Allah’tan gereği gibi korkarsanız, şüphesiz işte bu azmi
gerektiren işlerdendir.” (Âl-i İmran 186)
Rabbimiz, bizleri bu en
güzel işi tutanlardan, sabr-ı cemil sahibi olanlardan eylesin
Değerli müminler! Bu
imtihanda, yani dünya imtihanında, hayat imtihanında başarılı
olabilmek için şu dört engeli selametle geçmemiz lazım. Bu
engelleri geçebilirsek muhakkak vasıl ilallah olacak ve
imtihanları kazanarak Rabbimize ulaşmış, O’na kavuşmuş olacağız.
Nedir bu engeller? Her şeyden önce kendimiz yani nefsimiz bir
engeldir. Öyle ise nefsimizi iyi tanımamız lazım. Kim ki nefsini
gerçek manada iyi tanırsa, Rabbini iyi tanımış olur. Öyle ise
nefsimizi iyi tanıyacağız. Onun oyunlarına, hilelerine
arzularına, hevâ ve heveslerimizin peşine düşmeyeceğiz. Sehl ibn
Tusteri hazretlerine soruyorlar:
“Efendim bu nefisle ile
mücadele nasıl olur? Nefisle mücadele nefsin her istediğini
reddetmekle mi olur yoksa başka türlü mü olur?”
Bu hususta, başka Allah
dostlarına da sorulmuş. Abdulhalik Gücdüvani Hazretlerine de
sorulmuş. Verilen cevaplar aşağı yukarı hep aynı:
“Çoğu kez insan bunda
yanılır, yani nefis bizi bazen aldatmak için bir istekte
bulunabilir. O istek de Allah’ın emrine muhalif olmayabilir.
Bunu seçebilmek için çok yüksek bir ilme sahip olmak gerekir.
Öyle ise yapılacak iş, Allah neyi emrediyorsa ona uymak, neyi
nehyediyorsa, yasaklıyorsa ondan uzak durmaktır. Böylece nefis
yenilebilir.”
Demek ki aziz müslümanlar,
nefis engelini aşmak için Allah Teala bize neyi emrettiyse ona
ittiba edeceğiz, Rasulullah’ın sünnetine uyacağız. Onlar bizi
neden men etmişse ondan uzak duracağız.
İkincisi şeytan; şeytan da
bizim için ikinci bir engeldir. O engeli aşmamız gerekiyor. Bir
görünmeyen malum şeytan var, bir de görünen insan şeytanları
var. Fakat buradaki birinci engel, bu görünmeyen şeytandır. O
diğer insanlar engeli de ayrıdır. Cinlerin en azgınlarına,
kâfirlerine şeytan denir. Yani cinlerin, insanlar gibi,
müslümanı var, münafığı var, kâfiri var. İşte cinlerin küfürde
en ileride olanlarına şeytan denir. Rabbimiz bizleri onlardan
muhafaza buyursun. Aslında şeytanın hilesi zayıftır. Öyle çok
fazla bir güce kuvvete sahip değildir. O sadece vesvese verir, o
vesveseye kulak vermezsek onu atlatır, onu yenebiliriz.
Üçüncü engel insanlardır.
Çevremizden, en yakınımızdan başlayarak insanlar da mühim bir
engeldir. Kadın engeli vardır, arkadaş engeli vardır, akraba
engeli vardır. Vardır da vardır. Kadınların hilesi çok büyüktür,
yani şeytanın hilesinden daha büyüktür. Arkadaş olduğumuz kişi
iyi biri değilse bizi çok yanlış yerlere götürebilir.
Dördüncü engel de dünyadır.
Dünya deyince içinde her şey var. Makam var, mevki var, para
var, pul var, zenginlik var, kadın var, evlat var. Var da var.
Bunların her biri ayrı ayrı bizim için engeldirler. Öyle ise bu
engelleri aşmamız lazım. İşte başkalarının hatırı için, arkadaş
hatırı için, hanımımızın hatırı için, evladımızın hatırı için,
nice nice büyük günahlar işleriz. Hepimizin hayatında buna
benzer günahlar olur. Hâlbuki bu insanların hatırı mevzu bahis
olduğu zaman, muttaki bir müslüman hemen tefekküre dalacak.
Kendi kalp kulağına seslenecek: “Ey nefis, arkadaşın hatırı var,
eşin dostun hatırı var; hanımının evladının hatırı var, annenin
babanın hatırı var da; peki Allah’ın hatırı, O’nun rızası yok
mu? Allah’a isyan olan yerde kula itaat olur mu? Elbette ki
olmaz.” diyecek.
Değerli müminler!
Başkalarının hatırı için Allah’a asi olmayacak, başkalarının
hatırı için günah çamuruna batmayacağız. Şunu çok iyi bilmeliyiz
ki insanların en ahmağı, başkalarının dünyası için ukbasını
harap eden, başkalarının dünyası için ahiretini satanlardır. Bu
gibileri ne kadar çok! Bakıyorsunuz ki başkalarının günahını
savunuyor. Hem de öyle bir günah ki kebair, hatta imana
saldırıyor, İslam’a saldırıyor. Başka bir insan, o saldıranın
saldırısını savunuyor, müdafaa ediyor. Başkasının hatırı için,
belki de hiç tanımadığı bir insan, şu veya bu mülahazalarla bu
insanı savunuyor ve kendi ebedî hayatını harap ediyor, dolayısı
ile şu hayat imtihanını kazanamıyor, kaybediyor.
(Devam Edecek)