OSMANLI VE
İSLÂM ÂLEMİ’Nİ PARÇALAYAN DİNAMİT: MİLLİYETÇİLİK
Batı’da doğup tüm dünyaya
sirayet eden “kavmiyetçilik/ırkçılık illeti”, en yıkıcı
tahribatını Osmanlı ve İslâm Âlemi üzerinde göstermiştir.
“Ümmetçilik” bağıyla asırlar boyunca birbirine kenetlenmiş
bulunan Osmanlı merkezli İslâm coğrafyasına, ölümcül bir virüs
gibi bulaşan asabiyet (menfî milliyetçilik) fitnesi, hem
Osmanlı’nın başını yemiş, hem de imamesi kopan tespih taneleri
bu koskoca âlemi başsız koyarak; Batılı Devletlerin emperyalist
emelleri karşısında korumasız bırakmıştır. Bu yazıda,
milliyetçiliğin, Ortadoğu özelinde Osmanlı’ya girişinden bugüne
uzanan çizgide geçirdiği serüvenin kilometre taşlarını ve
Osmanlı ve Ortadoğu’nun parçalanmasındaki amansız rolünü
bulacaksınız.
Sömürgeciliğin Cazibe
Merkezi: Ortadoğu
Tarih boyunca dünya
siyasetinin en önemli merkezlerinden biri olan Ortadoğu, eşsiz
jeopolitik değeriyle, tarihin ilk dönemlerinden bu yana dünya
hâkimiyeti peşinde koşan bütün güçlerin birinci hedefi haline
gelmiştir. Öyle ki, Ortadoğu’da etkili bir varlık gösterip,
hükümranlık kuramayan hiçbir güç, dünya egemenliğinden de söz
edemez hale gelmiştir. “Bereketli Hilâl” olarak adlandırılacak
derecede tarıma elverişli toprakları, dünya tarihine yön veren
semavî dinlerin, kültür ve medeniyetlerin burada doğmuş olması
ve başta petrol olmak üzere zengin yeraltı kaynaklarına sahip
olduğunun anlaşılması, bölgenin jeopolitik ve stratejik önemini
daha da artırmıştır.
Batılı Devletlerin
Ortadoğu’ya besledikleri ilgi, Sanayi İnkılâbıyla had safhaya
ulaşmış; kurdukları endüstrinin çarklarının mütemadiyen
dönmesini sağlayabilmesi için, sahip olduğu zengin yeraltı ve
yerüstü kaynaklarıyla, mümbit bir hammadde deposu olduğunu
keşfetmekte fazla gecikmemişlerdi. Batılılar bu andan itibaren,
siyasî ve iktisadî çıkarları açısından birden bire hayat damarı
mesabesine yükselen bölgenin, söz konusu zengin kaynakları
üzerinde uzun vadeli bir hegemonya kurabilmek amacıyla, birtakım
emperyalist politikalar geliştirmeye başlayacaklardır.
Bilhassa da İngiltere, II.
Abdülhamid’in kolonilerde kendisini oldukça müşkül duruma
düşüren “İslâm Birliği” siyasetini akim bırakmak ve denge
politikası gereğince, Sultanın kendisine karşı Almanya ile
yakınlaşma stratejisini bozmak maksadıyla, alternatif bir tutum
olarak Arap topluluklarla yakınlaşmaya çalışacaktır. Böylelikle,
Batılı Ülkeler arasındaki sömürgecilik yarışı ve güç rekabeti,
Avrupa dışına taşarak; Osmanlı’nın Arap toprakları üzerinde
odaklanacaktır. Avrupalı Devletlerin gözünde, cazibesi her geçen
gün artan Ortadoğu Bölgesi, bundan sonra amansız bir sömürü
mücadelesine sahne olacaktır.
Misyonerlerin
Osmanlı-İslâm Birliği’ni Yıkma Çabaları
İngiltere, Arap kabilelerini
elde etmek, Osmanlı’ya karşı kışkırtmak ve imparatorluk
bünyesinden koparabilmek için, bölgeye gönderdiği çeşitli
kılıktaki ajan-misyonerler kanalıyla, ayrılık tohumları ekip
fesat ateşini alevlendirmek suretiyle, “Şark Meselesi”nden
mülhem sunî bir “Arap Meselesi”nin neşvünemâ bulması üzerinde
yoğunlaşacaktır. Daha 18. yüzyılın başlarından itibaren, ustaca
manevralarla bölgede yayılmacı bir siyaset izleyen İngiltere,
Ortadoğu’ya sızmada, şu meşhur sinsi taktiği güdüyordu: “Önce
kaşifler, sonra misyonerler, daha sonra tüccarlar ve nihayet
bayrak!..” Kurt gövdeye yalnızca bu şekilde ilişebilir; onu
içten içe kemirerek ancak böyle yok edebilirdi. Doğudan Batıya
kök salmış tarihî “Çınarı”, hemen bir anda ve bir hamlede
çökertemeyeceğini kuşkusuz İngiltere de çok iyi biliyordu.
Fakat ne ilginçtir ki,
İngilizler yine de bunu; ajan-misyonerlerinin taharriyet ve
sondaj çalışmaları neticesinde, en geç bir asır içerisinde
gerçekleştirebileceklerine inanmaktan da geri durmuyorlardı.
Dolayısıyla, bu yolda en büyük yatırımı, birtakım dinî, ilmî,
siyasî, sosyal ve kültürel kimlikler altında bölgeye
gönderdikleri bol miktardaki ajan-misyonerler üzerine
yapacaklardır. Hattâ, bölge öyle bir hale gelecektir ki, her
köşesinde kum gibi ajan kaynayacaktır. İngilizler, işte bu
keşişler vasıtasıyla Ortadoğu’yu yakın takibe alarak, altını
üstüne getireceklerdir. Bunların hazırladığı zemini, daha sonra
açacakları okullarla iyice pekiştirecek ve bölgede uzun vadeli
bir hâkimiyetin temellerini atacaklardır.
1710 yılında, İngiliz
Sömürgeler Bakanlığı’nın emriyle Mısır, Irak, Hicaz ve Hilafet
merkezi İstanbul’da casusluk faaliyetlerinde bulunan meşhur
misyoner Hampher; İngilizlerin 18. Yüzyılın başlarından beridir
İslâm ülkelerinde görevlendirdikleri 5 bin ajanın
mevcudiyetinden haber verdikten sonra, Ortadoğu’da hâkimiyetin
tesisi için en şeytanî yöntemlere bile başvurmaktan
kaçınmadıklarını şu tüyler ürpertici ifşaatlarla itiraf
ediyordu: “Uzun süreli planlar olarak bu topraklarda ayrılık,
cehalet, fakirlik ve hastalığı yayma programları şeklinde
düzenlenmişti. Bu bela ve bedbahtlıkları bölge halkına yüklerken
de, Budizm’in şu ünlü deyişini çalışmalarımıza rehber yapmıştık:
Hastayı kendi haline bırak ve sabırlı ol, sonunda ilacı onca
ağırlığına rağmen kabul edecektir!..”
Misyonerler, Ortadoğu’ya
nüfuz etmek ve müslümanlar üzerinde tahakküm oluşturmak
maksadıyla -Hampher’in yukarıdaki görüşlerine paralel olarak-
daha geniş anlamda, şöyle bir yaklaşım tarzını katî surette
benimsemişlerdi: “Misyonerlik faaliyetlerinin etkin olabilmesi
için, elden geldiğince yerel düşüncelere saygılı ve alçak
gönüllü olunması gerekir. Her konumda ayrı davranmak gerekir...
Müslüman ülkelere yapılacak misyonerlerin önderlik hareketleri,
toplum yapısının değişiminin yanı sıra, kişilerin de ferdî
anlamda değişiminin göstergesi olacaktır... Bu araştırma ve
çalışmalarda İslâm’ın benimsenmiş gösterilmesi,
Hıristiyan-Müslüman ilişkilerinin olumlu teşhir edilmesi
gerekir. Bu, bir Hıristiyan’ın İslâm’ı kabulü anlamında
değildir; İslâm’dan nefret edilebilir. Fakat İslâm’ın
değiştirilerek reforme edildiği takdirde daha sevileceği
düşüncesinin empoze edilmesi lazımdır.”
İngilizlerin, Ortadoğu’daki
dengeyi kendi menfaatleri istikametinde yeniden ikame
edebilmeleri için, bilhassa da buradaki Müslümanların birlik,
beraberlik ve tesânüt teşkil etmemeleri son derece hayatî bir
öneme sahipti. Çünkü müslümanlar, İslâm ittihadı ekseninde bir
araya geldikleri takdirde, İngiliz müstemleke düzeni açısından
çok büyük bir tehlike oluşturacaklardır. Buna karşılık, İslâm
camiası dağınık kaldığı müddetçe, dünya politikası yönünden daha
tesirsiz ve dengesiz bir durum arz edecektir; elbette ki bu da
en çok İngilizlerin işine yarayacaktır. Bunun için de, küçük
yerli yönetimler icat etmek, onlarla merkezî hükümet arasında
mütemadiyen çatışma ve anlaşmazlıklar çıkarmak; kısacası “böl
yönet” daha açık bir dille “böl yok et” planını icra safhasına
sokarak, çok dakik ve uygulanabilir bir harita teşkil etmek,
İngiltere’nin en başından beridir gerçekleştirmeye çalıştığı
yegâne hedefi olacaktır.
İngilizler ve diğer Avrupalı
Devletler, mahallî idarelere müdahale edip Osmanlı merkezî
otoritesini zayıflatabilmek amacıyla, Hıristiyan azınlıkları
dinî ve hümanist duygu, düşünce ve gerekçelerle tahrik
ediyorlar; azınlıkların hâmisi kisvesine bürünmek gibi sinsice
bir atraksiyona başvurarak gerçek niyetlerini
gizleyebiliyorlardı. Bu mevzuda, dinî-siyasî amaçlarla açılmış
İngiliz, Fransız ve Amerikan Misyoner Okulları, fevkalade yıkıcı
bir misyon üslenerek, bütün faaliyet ve propagandalarda kilit
rol oynayacaktır.
Osmanlı Düzenine
Milliyetçilik Darbesi
Arap Dünyası, 19. Yüzyılın
başlarından itibaren, Batı ile çeşitli yollardan temasa
geçtikçe; kendilerini Osmanlı-İslâm Birliği’nden kopartıcı ve
siyasî bütünlükten ayırıcı bir atmosfer içerisinde bulmuşlardı.
Bu kopuş sürecinin başlaması ve gelişmesinde temel muharrik güç
ise, Batıdan esen “milliyetçilik cereyanları” olacaktı. Bölücü
akımların alevlenmesi ve tırmanması hususunda, Batılıların
elindeki en etkili silahların başında, daima “Osmanlı
düşmanlığı” gelecektir. Pompaladıkları Osmanlı husumetinin de
tesiriyle, Arapların kavmiyetçilik damarını tahrik ederek, “Arap
Milliyetçiliğini” yeşertmeye ve uyandırmaya tevessül
edeceklerdir. Dünya harbinden sonra İngiliz işgali altında kalan
Arap memleketlerinde, bütün tarih kitapları İngilizler
tarafından yazdırılmış ve Arap okullarında yeni nesillere
şiddetli bir “Türk düşmanlığı” aşılanmaya çalışılmıştır.
Daha ziyade, Hıristiyan
Araplar arasında yerleşen bu fikirler, başlangıçta sadece
entelektüel bir hareket niteliğindeydi. Bu yönüyle, Arap
milliyetçiliğinin neşeti ve intişarı; müsteşriklerin,
misyonerlerin ve hâsılı topyekun Batılı emperyalistlerin
faaliyet ve çıkarları ile çok yakından alakalıdır. Bu illetin
Arap dünyasına taşınması, sirayeti ve palazlanmasında en aktif
rolü oynamak, tamamen Batılılara düşmüştür. Hal böyle olunca,
Arap milliyetçiliği hareketlerinin, Yahudi ve Hıristiyan kökenli
olduğu gerçeği bütün çıplaklığı ve çarpıcılığıyla ortaya
çıkmaktadır. Dolayısıyla, Arap Milliyetçiliğinin doğum yeri,
Batılı sömürgeci güçlerin egemen oldukları değil; egemen olmak
istedikleri coğrafya olması hasebiyle, esasen Ortadoğu’dur; yani
Lübnan ve Suriye’dir. Büyük ölçüde de, bu bölgedeki Hıristiyan
unsurlara dayanmıştır.
Bunun sebebine gelince; şu
fikri ileri sürmek mümkündür: Birçok dinî ve etnik grupları
bünyesinde barındıran bir imparatorluk olarak Osmanlı Devleti,
temel karakteri cihetiyle İslâmî bir devlet nizamını temsil
ediyordu ve milliyetçiliğin zemin bulmasına imkân tanımayacak
şekilde “ümmetçilik” esasına oturuyordu. Bu bakımdan, Arap
milliyeti cereyanı kendisine ister istemez, Hıristiyan
unsurların yoğun olduğu, Suriye ve Lübnan’daki Arap-Hıristiyan
topraklarında melce bulmuş; gelişip serpildiği yer bu bölge
olmuştur. 19. Yüzyıl boyunca yetişmiş, önemli milliyetçi Arap
düşünürlerin yüksek bir çoğunluğunun, köken bakımından
Hıristiyan olması da bu yüzdendir. Bütün bu gelişmelerden de
anlaşılacağı üzere, Arap Milliyetçiliği’nin kök salması ve Arap
toplulukları arasında yayılmasında, tamamen Hıristiyan
azınlıklar taşıyıcı misyon üstlenmişlerdir.
Arap milliyetçiliği
hareketi, ilk olarak Amerika’nın himâyesinde, 1847’de Suriye ve
Beyrut’ta, Arap Edebiyatçılar Derneği’nin kurulmasıyla arz-ı
endam edecektir. Bu konuda Amerikalılar, Mısırlı ve Suriyeli
Hıristiyanlardan; bilhassa da Marûnilerden yararlanmayı
düşüneceklerdir. Bu gayeyle Amerikalılar, işe evvela Malta’daki
matbaalarını Beyrut’a nakledip, Lübnan, Kudüs ve Şam’da
açtıkları kolejlerde okutulan ders kitaplarını basmakla
başlayacaklardır. Kolejlerde okutulan söz konusu kitaplarda esas
olarak, Arap kültüründen çok; Suriye, Lübnan, Filistin ve Mısır
gibi ülkelerin, İslâm öncesi tarihlerine ve kültürlerine önem
verilecektir. Bu yolla, bir Batı dilinin iyi derecede
öğrenilmesini sağlayan mezkur okullara giden zengin ailelerin
çocukların da milliyetçilik ve bölgecilik şuuru uyandırılmaya
çalışılıyordu. Arap milliyetçilerinin tamamına yakın bir
kısmının, Beyrut’taki Amerikan Üniversitesi’nden yetişmiş
olmaları da, gerçekten kayda değer, düşündürücü bir noktadır.
Hıristiyanlar, Suriye, Mısır
ve Lübnan’da kurdukları dernekler kanalıyla, faaliyetlerini
gizli bir biçimde aralıksız sürdürüyorlardı. Gelinmek istenen
hedef ise, Batı tesirinde gelişen Arap Milliyetçiliğini mümkün
olduğunca İslâm’dan uzaklaştırmak; bir noktada İslâm yerine
konan bir ideoloji ve laik hareket haline büründürmekti.
Aslında, Hıristiyanlık (Misyonerlik anlayışı) milliyetçiliği
reddediyordu. Misyonerlik, milliyetçilik ruhunun uyanmasını
istemiyor; fakat bu ruhun uyandığını gördüğü zaman da söndürmeye
razı olmuyordu. Yalnız bunu, gayesine hizmet edecek şekilde
yönlendirmek istiyordu. Aynı şekilde misyonerlik, ümmetçilikten
de korkmuyor; bilakis bunu istismar etmeyi arzuluyordu.
Arap Milliyetçiliği
hareketinin oldukça geniş bir teşkilatlanma seferberliğiyle,
birdenbire hızlı bir şekilde yayılıp zemin bulmasında; bilhassa
Arap ülkelerinde, Masonlar tarafından bin bir türlü gizlilik
içerisinde peyderpey açılmış olan, Büyük Mason Locaları’nın
birinci derecede rol oynadığını, kaynaklardan hayretle müşahede
etmekteyiz. Milliyetçilik hareketlerinin boy verdiği önemli
stratejik merkezlerden biri olan Beyrut Mason Locası’nın açılışı
ve bu teşkilatla hedeflenen gizli amaçlara ışık tutması
bakımından, Orhan Koloğlu’nun, Prof. Dr. Zeine N. Zeine adlı
ilim adamından yaptığı iktibası, gayet enteresan ve dehşet
verici ifadelerle dolu olması sebebiyle, aşağıya aynen aktarıyor
ve bu noktaya büyük bir mim koyuyoruz: “Gizli Cemiyet kuranların
hepsi hıristiyan idi ve amaçları, müslümanlarla eşit
olabilmekti. Arap Milliyetçiliği yaparak Beyrut’un önde gelen
müslümanlarını da locaya sokma taktiğini kullandılar... Araplığı
vurgulayarak ve Araplara, Türklerle eşitlikte ısrar ederek; hem
müslümanları hem de hıristiyanları, Türk haksızlık ve
despotizmiyle mücadelede birleştirmek amacındaydılar.”
Türk-Arap ilişkilerini
baltalayıp, düşmanlığı sürekli körükleyen; daha da önemlisi
İslâmî vahdeti bozan ve hâlâ da önündeki en büyük engellerden
sayılan, tarafların tarihten bugüne taşıdıkları malum
argümanların tutarsız ve dayanaksızlığı ve sadece Batılı
emperyalistlerin işlerini kolaylaştırıp çıkarlarına hizmet
ettiği hakkında en isabetli görüş sahiplerinden biri de Erol
Güngör’dür: “Arap denince, yeni Türk nesillerinin aklına daima
Türk ordularını arkadan vuran İngiliz maşası bedevî kabileleri
gelir; Araplar da Türk deyince en çok İttihatçı Cemal Paşa’nın
Suriye’de yaptıklarını hatırlarlar. Her iki tasavvur da
yanlıştır; iki tarafı birbirine düşman etmek için İngilizler
tarafından uydurulmuştur... Unutmayalım ki, Arap düşmanlığı
propagandasının temelinde İslâm düşmanlığı vardır; İslâm
Dünyası’nın yan yana yaşayan iki büyük kitlesini birbirine
düşman etmek, böylece her birini tek tek Batılılara esir etmek
gayreti vardır.”
İslâm Dünyası’nda
Denge/Değerler Nasıl Bozuldu?
Ortadoğu’ya hâkim olmak için
geçmişte Haçlı ordularını ileri süren Batı, bu sefer de bölgeyi,
onlarca makam ve sözde idarî taksimata (petrol şeyhliklerine)
bölmek yöntemiyle; bunlarla güya taltif ettiği yerli
işbirlikçiler eliyle hegemonyasını idâme ettirmeyi yeğlemişti.
Bundan sonra emperyalist güçler, Osmanlı’nın kurduğu asırlara
dayanan denge ve düzeni hak ile yeksan ederek, korkunç bir hân-ı
yağmaya başlayacaklardı. Batılılar, Osmanlı Devleti’nin geride
bıraktığı coğrafyayı, bir sürü değersiz ve küçük ülkeler halinde
harita üzerinde parçalayıp, sultalarını ve nüfuzlarını kolayca
sürdürebilecekleri, tabir yerindeyse “bir yutumluk devletçikler”
şekline getireceklerdi. Pusuya düşürülen Arap Dünyası, bir daha
belini doğrultup kendi ayakları üzerinde dikilemeyecek biçimde,
Batılılar tarafından bölünebildiği kadar bölünmüştü.
Bu cümleden olarak, Şerif
Hüseyin ve Oğulları’nın eşsiz hizmetleri karşılığında işe
evvela, Ürdün’de kukla bir monarşi idaresi kurarak
koyulmuşlardı. Müteakiben Lübnan’ı, bölgedeki Dürziler’in
Osmanlı Devletini arkadan vuran hizmetlerinin mükâfatı olarak,
Suriye’den koparıp Marunî Hıristiyanlara vereceklerdi.
Nihayetinde, Irak ve Suudi Arabistan’ın arkasından, tarihte
aşiretlerin bile merkez ittihaz etmedikleri adı-sanı dâhi
duyulmamış mekânlara “devlet” adı altında siyasî bir hüviyet
kazandırılacak ve Lübnan, Kuveyt, Bahreyn, Katar, Birleşik Arap
Emirlikleri ve daha birçok toprak parçası sunî sınırlarla
birbirlerinden koparılarak kolay idare edilebilir “cetvel
devletler” halinde İngilizlerin hegemonyası altına girecekti.
Fakat burada esas trajedi
şudur; siyasî bilinçlenmenin artması ile emperyalizmin hakikî
yüzü fark edilmeye başlanacak ve sömürgecilik “milliyetçilik
adına” reddedilecekti; ancak bu da, Cezayir Müslümanlarının
Fransa’ya karşı direnişlerinde olduğu gibi, ağır bedeller
ödenmesine sebep olacaktı. Arap Dünyasında “Ulusçuluk” hareketi,
anti-emperyalist bir biçimde ortaya çıkmış; siyasî, ekonomik ve
kültürel açılardan tam bağımsızlık parolasını dava edinmişti.
Manda yönetimlerinin, etnik ve dinî (mezhep) farklılıkları
belirginleştirerek, ulusal birleşmeleri engellemeye çalışmaları;
“Arap birliği duygusu”nu daha da güçlendirmişti.
Ne var ki, umumî manzara ve
yapının şekillenmesinde Batının kahir gücü ve tekeli bir türlü
kırılamayacaktı. Sözde bağımsızlıkları verilen ve halkı müslüman
olan devletlerin siyasî özgürlükleri görünüşte varmış gibi kabul
edilmekle beraber; bu ülkelerdeki her türlü yönetim kademeleri
ve karar mercileri dolaylı olarak Batılı sınıflara teslim
edilmiştir. Bu tablo bugün de değişmemiş olup aşağı yukarı aynı
çerçevede devam etmektedir. Müslüman memleketlerin bir çoğu
bugün, sözü edilen emperyalist devletlerin bir nevî sömürgesi
olma durumundan maalesef kurtulamamıştır. Özellikle II. Dünya
Savaşı’ndan beridir birçok müslüman ülke, bağımsızlığını
kazanmış gibi görünmekle birlikte; askerî, siyasî, iktisadî ve
kültürel açılardan yine büyük ölçüde Batılılara bağımlı
durumdadırlar ve doğrudan değil de dolaylı yollarla
yönetilmektedirler.
Sömürgeci güçler, Müslüman
Arap topraklarını; ilerde kendilerini tehdit edici bir
potansiyele erişmemeleri ve kolektif bir kuvvet haline
gelmemeleri için, bir yandan oldukça çarpık ve anlamsız hatlarla
birbirlerinden ayırmakla kalmayacak; diğer yandan da ihdas
edilen söz konusu Arap Devletleri arasına, husumet ve ihtilaf
tohumları atıp birbirleriyle cedelleşmelerini temin etmek
taktiğiyle, Ortadoğu’da kontrol mekanizmasını, mütemadiyen kendi
çıkarları ekseninde tutmak isteyeceklerdir. Hiç şüphesiz, bu
hedefi gerçekleştirmenin en vurucu noktalarından birisi de;
hepsinin ortak imanî noktasını teşkil eden İslâm Dini’nden
uzaklaştırarak, İslâm ittihadı kapısını ebediyen kapatmak ve
unutturmak olacaktır. Müslümanların birliğini bozma ve
karıştırmada özellikle de, Batılıların dayatmasıyla, Filistin’de
tepeden inme ve gayr-ı hukukî bir tarzda kurulan İsrail
Devleti’ne çok büyük işler düşecek; emperyalistlerin
müdahalelerinde hep bir çomak ve atlama taşı olarak
kullanılacaktır.
Bütün bunların dışında
Sömürgeciler, Ortadoğu Ülkeleri’ne, din ile devletin alanını
kendi sistemlerine göre birbirinden ayıran seküler (laik)
öğretileri empoze ve ihraç etmeye özel bir önem vereceklerdir.
Bu durum en çok da, Arap Ülkelerindeki yönetici sülalelerin
işine yarayacaktır. Çünkü İslâm, o tür bir yönetimi meşru
bulmamaktaydı. Yöneticiler ise, İslâm ile meşruiyetlerinin
ölçülmesine razı değildiler. Bu tarz seküler fikirler, sadece bu
ülkelerdeki Batı yanlısı entelektüeller tarafından değil,
yönetici seçkinler tarafından da pek sevilecekti. Böyle bir
değişimin asıl amacı, müslüman toprakların sömürülmesinde en
büyük engel olan İslâm’ın bileğini güçsüz kılmaktı. Bu mânâda,
İslâm’a batılı bir yorum getirilip; cihad, ümmet ve tevhid gibi
temel İslâmî mefhumların muhtevaları, alçakça bir saygısızlıkla
tahrif edilmek istenecekti. Bu yolla, gerçek İslâm’ın yanında
uyduruk bir “Oryantalizm İslâm’ı” versiyonunun ortaya çıkmasını
sağlayarak, esas dinin yerini alması hedefleniyordu.
Batılılardan bağımsızlık
icâzetini almak için çareyi, Osmanlı’ya düşman kesilmekte ve
emperyalist güçlere mutlak teslimiyette bulan Arap Dünyası’nın
bu genel temâyülü, 1948’de dost bildiklerinin ihaneti ve açık
desteği neticesinde İsrail’in kurulmasının verdiği şokla büyük
ölçüde değişecektir. Bu vetirede, Batı emperyalizmine cephe
alınarak siyasî-ideolojik anlamda yeni bir yapılanma içerisine
girilmiştir. Sovyet Rusya’ya angaje olunarak, devlet ve toplum
hayatını yeniden şekillendirmek maksadıyla, Sosyalizm ithal
edilmiştir. İslâm’ın toplum üzerindeki müessiriyet ve
belirleyiciliğini kırmak gayesiyle “Arap Milliyetçiliği” ve Arap
Birliği esasına dayanan; üstelik tabanda zemin bulması ve hüsnü
kabul görmesi için yer yer İslamî görünüme de büründürülen,
“Arap Sosyalizmi/Baascılık” cereyanı başlatılmıştır. Özellikle,
Suriye ve Irak’ta bu hareket, büyük güç kazanarak iktidara
gelecektir. Baascılık, 1967 Arap-İsrail Savaşı’nda İsrail’in
Araplara üstünlük sağlamasına kadar devam edecektir.
Bundan sonraki süreçte Arap
halkı, yeniden İslamî değerlere dönmeye; özünü ve kimliğini
yeniden bulmaya yönelmiştir. Ancak bu defa da, azınlık idaresine
dayanan baskıcı yönetimlerin zulüm ve engellemesiyle karşı
karşıya gelecektir. Bu arayış halihazırda daha da ivme
kaydederek ve derinleşerek etkisini sürdürmektedir.
Son Birkaç Söz
Dünyaya hükmetmenin en
muhkem sac ayaklarından birisinin de, Ortadoğu’ya hâkim olmaktan
geçtiğinin bilincinde olan Batılı Devletler, 20. yüzyılın
başında nizamı ele geçirdikten sonra bir daha dizginleri boş
bırakmayarak; günümüzde Körfez Krizleri ve Savaşlarına uzanan
süreçte, âdeta rutinleşen müdahalelerle şamar oğlanına
çevirdikleri bölgeyi, kendi haline kolay kolay terk
etmeyecekleri mesajını her fırsatta hatırlatmak suretiyle,
hegemonyalarını daha da pekiştirmek yolundadırlar.
Emperyalist Batılıların
muavenetiyle Ortadoğu’da İsrail vasıtasıyla açılan yara, büyük
miktarda kan kaybederek daha da derinleşmeye ve kangrenleşmeye
doğru gitmektedir. İsrail, Ortadoğu’da durmaksızın patlak veren
ve bir türlü de dinmek bilmeyen çatlaklık ve krizlerde, hâlen en
müessir çıban başı olma özelliğini korumaktadır. Arap Devletleri
ise, muhtaç ve bağlı bulundukları dinî dinamiklere tevessül
etmemenin cezasını, Batılılar ve İsrail karşısında siyasî,
askerî ve iktisadî sahalarda uzlaşma ve dayanışma içerisine
girmemekle çok pahalı ödemektedirler.
Görünen o ki, özünde
İslâm’ın insanlığa vaat ettiği âlemşümul ölçülerdeki sulh ve
selametin muhtevî bulunduğu bir sistemi, mükemmelen temsil ve
tatbik eden Osmanlı benzeri bir nizam, Ortadoğu’nun on yıllardır
hasretini çektiği huzur ve istikrarın yegâne reçetesi olacaktır.
*Tarihçi-Yazar colak38@mynet.com
Dipnot: Bu makale, şu
kitabım ve oradaki diğer kaynaklardan faydalanarak
hazırlanmıştır: İsmail Çolak, Modern Zamanlarda Osmanlı’yı
Aramak, İstanbul, 2005, Lamure Yayınevi ve Doğu-Batı Kavşağında
Osmanlı, İstanbul, 2004, Gelenek/Okul Yay.