NİHAİ
EVRENSEL İSLAM BİRLİĞİNE GİDEN SÜREÇTEKİ DÖNÜM NOKTALARI
Allah, âlemlerin Rabbi’dir.
Rabb: Terbiye eden,
şekillendiren, eğiten, rızk veren, koruyan...
Son peygamber Muhammed
aleyhisselâm, “âlemlere rahmet olarak” gönderildi...
Yüce Allah, insanları ve
cinleri ancak kendisine kulluk etsinler diye yarattı. O,
yarattığı insanı o kadar seviyor, o kadar çok seviyor ki, işte
bu sevgisi insanlarca bilinsin, bilineyim diye insanı yarattı.
Allah’ın sevgisine ulaşmak,
sevgiyi tatmak ve ruhsal boyutta Allah ile “bir”leşmek olan
mutluluğa kavuşmak için de Allah’a kulluk etmek gerekiyordu.
Allah’a kulluk etmeğe,
kulların ihtiyacı vardı, Allah’ın değil...
Allah, insanlık tarihi
boyunca, insanların mutluluğa ulaşma prensipleri olan ve adına
“İslâm(barış)” dediği (Allah katında din İslâm’dır) kurallar
bütününü, peygamberleri aracılığıyla insanlara gönderdi.
İnsanlar, bu ilâhî mesajlara
kulak verdikleri müddetçe, kulluklarını yerine getirerek, gerçek
mutluluğa ulaştılar, barış ve huzur içinde yaşadılar. Kulak
vermemek suretiyle kendilerine zulmetmediler, kendilerini
karanlıklara gömmediler(zulüm, “karanlık” demektir).
Tarihin derinliklerinde
insanlar, belli bir zaman ve mekân dilimi içerisinde, belli
bölge şartlarında yaşıyorlar, diğer bölgelerde yaşayan
insanların günlük yaşamlarından habersiz olarak ömürlerini
tüketip bu dünyadan göç ediyorlardı. İletişim imkânları
birbirlerini etkilemeğe, anlamağa imkân vermediğinden mutluluk
arayışı ancak bölgesel şartlarda mümkün olabiliyordu.
Yüce Allah, işte bu mutluluk
arayışına giden yolda, insanlara rehberlik edecek peygamberler
göndermediği hiçbir bölge ve zaman dilimi bırakmadı.
Hz. Muhammed aleyhisselâmdan
önceki tüm peygamberler, belli bir bölge ve zaman dilimi
üzerinde peygamberlik göreviyle görevlendirildiler. İnsanların
bu peygamberlerin getirdikleri mutluluk prensiplerinden saptığı,
karanlıklara gömüldüğü dönemlerde Yüce Allah, yeni peygamberler
ile bu bölge insanlarını aydınlığa çıkarmayı diledi.
“Hâtemü’l-Enbiyâ” olan son peygamberden önceki bütün
peygamberlerin davetleri, evrensel boyutta olmayıp belli bir
mekan ve zaman dilimiyle sınırlı kaldı, o zaman ve mekan dilimi
içerisinde konuşulan dille insanlara tebliğ edildi, anlaşıldı.
İnsan, bütün ilâhî
kitapların muhatabı. O, ilâhî kitapları anlamak ve kâinatta bu
ilâhi kitapları, Allah adına, Allah’ın adıyla, güncel olarak
pratiğe döküp uygulamakla görevli; Allah’ın “kendi halîfeliği”
makâmına lâyık gördüğü, Allâh ile kâinât arasında bir köprü olma
konumundan dolayı ruhsal boyutuyla Allâh’tan bir nefha taşıyıp
Allâh’la; bedensel boyutuyla, kâinatı oluşturan parçaları
(oksijen, hidrojen karbon ve azot) taşıdığından dolayı da
kâinatla bağlantı kurabilen bir varlık...
İnsanı, kâinatı ve vahyi
anlamadan dîni anlamak, Yüce Allâh’ın murâdı olan, güncel,
dinamik mutluluğu yakalamak mümkün değil. İşte insanlar, bu üç
unsuru bir bütün olarak okuyabildikleri müddetçe hem insanı, hem
kâinatı, hem de vahyi anladılar. Aslında o anda anladıkları, o
günkü uygulamaları gereken güncel mutluluğun bilgisiydi. Bu
okuma güncellenebildiği (-sürekli inkılâp-) ölçüde, günler mutlu
aktı, yıllar mutlu geçti. Üç unsurdan birinin ihmal edildiği
durumlarda üçü de anlaşılamadı. Allah’ın murat ettiği güncel
mutluluğu yakalamak için gereken bilgi elde edilemediğinden,
günler, yıllar, buhranlarla, kargaşalarla; farklı-farklı
okumaların (üç boyuttan biri ihmal edildiğinde, farklı bir okuma
ortaya çıkacağından) ortaya çıkardığı ihtilaflarla geçti.
Karanlıkların hüküm sürdüğü
bir dönemde Yüce Allah, kullarını, bölgesel ve zaman dilimli
mutluluk bilgilerinden, evrensel boyutlu mutluluk bilgilerine
ulaştıracak; onları, tüm dünyayı aydınlatan bir güneş gibi
aydınlatacak olan, son peygamberi Muhammed aleyhisselâmı
davetle görevlendirdi. Genelde, çoğu peygamberlerin babaları da
peygamber olduğundan babalarından peygamberlik eğitimi aldıkları
halde, O’nu, yetimlerden seçti ve O’nun terbiyesini bizzat
kendisi üstlendi… Çünkü Allah, âlemlerin Rabbiydi, Rasûlü de,
“Âlemlere rahmet olarak” gönderilmişti. Tüm zaman ve mekânlara,
kıyamete kadar devam edecek süreçte ortaya çıkabilecek bütün
problemlerin çözümüne ışık tutabilecek, tüm anların, mekânların
güncel mutluluklarını sağlayabilecek pratik bilgilerle
donatılmış olarak…
Yüce Allah; “Kur’ân” adını
verdiği ve “çok okunan, yakın olunan, delil vb.” anlamlara gelen
son kitabını, yazı(hat), okunuş(kıraat) ve mânâ boyutuyla
korunmasını üzerine almış olarak, 610 miladi yılı, Ramazan
ayının Kadir gecesinde, Hira mağarasında (Nûr); “Oku!” emriyle
Rasûlüne, yirmi üç yıllık bir sürecin başlangıcı olarak
indirmeğe başlıyordu.
“Oku!” diyordu Yüce Allah,
Elçisi’ne; tabîiki, Rasûlü’nün şahsında, kıyamete kadar devam
edecek süreçteki tüm zaman ve mekânlarda yaşayacak insanlara
da… Hâlbuki Rasûlü “ümmî” idi, okuma bilmiyordu, o halde bu
okuma başka bir şeydi. Allah, “Oku!” emriyle farklı bir anlamı
murat ediyordu: İnsanı, kâinatı ve kalbine vahyolunanı okuma…
İslâm Tarihi boyunca, belki
de tüm ihtilafların, çatışmaların temelinde, Kur’ân-ı Kerîm’i
oluşturan kelimelerin ifade ettiği anlamları, yıllar boyu çöl
şartlarında, doğal haliyle oluşan, saf “Asr-ı Saadet”
Arapçasıyla anlamak yerine; zaman içerisinde anlam sapmalarına
maruz kalmış kelimeleri, Kurân’ın deyimiyle, “Konulduğu
anlamdan, yani Allâh’ın murat ettiği anlamdan saptırılmış”
Arapçayla anlamaya çalışmak yatar…
Allah, Kur’ân-ı Kerim’i,
Arapça bir alfabe, fakat “Rabca” diyebileceğimiz bir dille
indirmiştir. Kur’ân Arapçası, kendine has anlamlar içerir.
Arapların kullandığı Arapçada bulunan kelimelerin ifade ettiği
anlamlar, zaman içerisinde aşınmaya uğradığı, konulan anlamdan
saptığı ya da kasıtlı olarak tarihin seyri içerisinde İslâm
düşmanlarınca saptırıldığı halde, Kur’ân’ın ifade ettiği
anlamlar, hat ve kıraati ile beraber yüce Allah tarafından
korunmuştur.
Kur’ân-ı Kerim’in ifade
ettiği anlamı ortaya koyabilmek için, öncelikle indiği dönemdeki
kelimelerin ifade ettiği anlamları ölçü almak, yine ayetlerin
inişine sebep olan olayları, soruları, serzenişleri bilmek
gerekmektedir. Ortaya konan anlam, teorik bir bilgi içerir. Bu
teorik bilgi, tarihin, olayların akışı içerisinde, günlük
değişen insan ve kâinat bilgisiyle işleme tâbi tutularak,
güncel, pratik Kur’ân bilgisi elde edilir. İşte bu işlem
yapılabildiği müddetçe, Kur’ân-ı Kerim Yüce Allah’ın murat
ettiği şekilde anlaşılmış ve ortaya çıkan güncel problemlerin
çözümüne ışık tutmuştur.
Kur’ân-ı Kerim’in
içerisinde, teorik ve pratik bilgisi ve güncel pratiğe
uygulanması hiçbir şekilde değişmeyecek ve ıstılahta, “Muhkem”
diye adlandırılan bilgiler vardır ki bunlar dinin esası ve
iskeleti olup kıyamete kadar aynı şekilde anlaşılıp
uygulanacaklardır.
Doğal olarak inmeğe devam
eden Kur’ân âyetlerini Allah Rasûlü, bizzat “Sünnet” adı verilen
örnek hayatıyla, günün pratiği içerisinde uyguluyordu. O,
yaşayan Kur’ân’dı.
Rasûlullah ve sahabeleri,
inen âyetleri okuyup anlamadan, anladıklarını uygulamadan bir
diğerine geçmiyorlardı. İşlem aynıydı: a)Kur’ân’ı, Allah’ın
muradı olan anlamla anlama, b) âyetlerin iniş sebebi olan olayı
bilme -ki zaten sahabe-i kirâm, bizzat bu olayların kahramanları
idiler- Daha sonra, yaşadığı zaman ve mekan diliminde sunulan
günlük kâinat ve insan (etnik, coğrafi, ekonomik, mekanik,
elektronik, psiko-sosyal…) bilgisiyle bu bilgileri işleme tâbi
tutup gereken, pratik, güncel Kur’ânî bilgiyi elde etme.
Dünya tarihinde, biyografisi
en ince detaylarına kadar yazılan tek şahsiyet, Allah Rasûlü’dür.
632 yılı, Vedâ Haccı sırasında, “Bugün, sizin için dininizi
olgunluğa eriştirdim ve üzerinize olan nîmetimi tamamladım…”
âyet-i kerîmesiyle, Kur’ân-ı Kerîm’in tamamlanması akabinde,
ortaya yirmi üç yıllık, kıyamete kadar ölçü olacak, Hz.
Peygamber ve sahabelerinin bizzat yaşayarak örneklediği, rolünü
oynadığı, kahramanı olduğu bir model hayat tarzı çıktı…
Tarih felsefesi açısından
bakıldığında, olayların yalnızca şekilleri değişir, mana olarak
hep birbirlerine benzerler. - İbni Haldûn’un deyimiyle: “Suyun,
suya benzediği gibi…”-
Hz. Peygamberin sağlığında,
müslümanlar arasında ihtilaf söz konusu değildi. Zira bir
problem ortaya çıktığında, Allah ve Rasûlü tarafından
çözülüyordu.
Peygamber efendimiz;
“Ashâbım, yıldızlar gibidir.” buyurur. Ashâb, Hz. Peygamberin
sünnetini, yazı ve hâfıza yoluyla muhâfaza ettiler.
Hz. Ebûbekir döneminde
ortaya çıkan yalancı peygamberlere karşı yapılan savaşlarda, K.
Kerim’i ezbere bilen hâfızların bir bölümü şehîd olunca, Hz.
Ömer’in teklîfiyle, Zeyd b. Sâbit başkanlığında bir heyet
tarafından, dağınık bir şekilde bulunan Kur’ân âyetlerinin bir
Mushâf haline getirilmesiyle Kur’ân-Kerîm’in bütünlüğü üzerinde
oluşacak ihtilafların önüne geçilmiş oldu.
Hz. Peygamberin yıldızları,
Hz. Ömer devrinde, fetihlere katılarak dünyanın dört bir yanına
dağıldılar. Kimi Anadolu’da, kimi Kuzey Afrika’da, kimi Asya’da
gittikleri yerlerdeki, çoğunluğu Arap olmayan “tâbîîlerine” Hz.
Peygamberden öğrendikleri hadis bilgileri ışığında K. Kerîm’i
yorumlayarak, farklı diller konuşan, farklı dinlerden İslâm’a
giren, farklı iklimleri yaşayan, örfleri farklı insanların
problemlerine çözümler ürettiler. Aynı zamanda, bir yandan da,
yazı ve hafıza yoluyla muhafaza ettikleri hadisleri talebelerine
naklettiler.
K. Kerim’in kıraat
farklarından dolayı, Azerbaycan seferine çıkan Huzeyfetü’l-Yemânî
komutasındaki askerler arasında olaylar çıktı. Huzeyfe, ordusunu
Şam’a getirerek Hz. Osman’dan çözüm bulmasını istedi. Bunun
üzerine, Hz. Osman, yine Zeyd b. Sâbit başkanlığında oluşturduğu
bir heyete K. Kerîm’i çoğalttırarak değişik İslâm merkezlerine
gönderdi. Bu şekilde, farklı kıraatların ortaya çıkardığı
tefrika önlenmiş oldu.
Sahabe-i Kirâm, Asr-ı Saadet
kültürüyle, nokta ve harekesi bulunmayan Kur’ân metinlerini
doğru biçimde okuyabiliyorlardı. Ancak Tâbiûn’un bir kısmının
Arapça bilmemeleri, farklı kültürlerden gelmeleri neticesinde
yanlış okumalar baş gösterdi. Ebul-Esved ed-Düelî, harekelerin
yerine geçen noktalar kullanarak bir müddet, o dönemde
müslümanların K. Kerîm’i hatasız okumalarını sağladı. Nihâî
olarak, Halil b. Ahmed (Basralı dilci ve edebiyatçı, arûz
kalıplarını bulan ve sistemini oluşturan şahsiyet) K. Kerîm’in
tüm İslâm unsurlarınca rahatça ve doğru olarak okunmasını
sağlayan, hareke, şedde gibi işaretleri geliştirerek K. Kerîm’in
hattından dolayı ortaya çıkabilecek tefrîkaların önüne geçmiş
oldu.
İslâm’ın ikinci kaynağı olan
Sünnetin derlenmesi gerçekleşmeden, sahabenin dört bir yana
dağılması, Hz Osman’dan itibaren ortaya çıkan ve hicrî üçüncü
asra kadar devam eden ihtilaflara, bu ihtilaflardan kaynaklanan
ve etkisi günümüze kadar devam eden bölünmelere sebep oldu. Zirâ
çözüme giden yolda oluşan karanlık noktaları, müslümanların
arasına sızan, onları birbirine düşüren, bölücü, yıkıcı,
taassuba ve iki yüzlülüğe dayalı unsurlar dolduruyordu. Bu
unsurlar, Hz. Ömer’in, Hz. Osman’ın, Hz. Ali’nin şehit edilmesi,
Cemel ve Sıffîn Savaşları; Sıffîn savaşı akabinde, Şia, Havâric
ve Mürcie gibi fırkaların ortaya çıkması sonuçlarını doğurdu.
Müslüman’ım diyenler;
Müslüman’ım diyenlerin kanını akıtıyordu… Münafıkların attığı
fitne tohumları, Sıffîn Savaşı sonrası oluşan siyasî grupların
içerisinde yeşerme imkânı bulan sapık fırkalar…
Hâricîlerin hâkim olduğu
bölge ve dönemlerde, hayatta kalabilmek için, “müslüman
olmadığını ispatlamak” gerekiyordu!
“Bugünü” anlamak için “Dünü”
bilmek gerekiyor…
“Bugünün” problemlerinin
sebepleri “Dünün” derinliklerinde gizli…