E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

 

 

MUSTAFA SUNA

DENEME;

NİHAİ EVRENSEL İSLAM BİRLİĞİNE GİDEN SÜREÇTEKİ DÖNÜM NOKTALARI

Allah, âlemlerin Rabbi’dir.

Rabb: Terbiye eden, şekillendiren, eğiten, rızk veren, koruyan...

Son peygamber Muhammed aleyhisselâm, “âlemlere rahmet olarak” gönderildi...

Yüce Allah, insanları ve cinleri ancak kendisine kulluk etsinler diye yarattı. O, yarattığı insanı o kadar seviyor, o kadar çok seviyor ki, işte bu sevgisi insanlarca bilinsin, bilineyim diye insanı yarattı.

Allah’ın sevgisine ulaşmak, sevgiyi tatmak ve ruhsal boyutta Allah ile “bir”leşmek olan mutluluğa kavuşmak için de Allah’a kulluk etmek gerekiyordu.

Allah’a kulluk etmeğe, kulların ihtiyacı vardı, Allah’ın değil...

Allah, insanlık tarihi boyunca, insanların mutluluğa ulaşma prensipleri olan ve adına “İslâm(barış)” dediği (Allah katında din İslâm’dır) kurallar bütününü, peygamberleri aracılığıyla insanlara gönderdi.

İnsanlar, bu ilâhî mesajlara kulak verdikleri müddetçe, kulluklarını yerine getirerek, gerçek mutluluğa ulaştılar, barış ve huzur içinde yaşadılar. Kulak vermemek suretiyle kendilerine zulmetmediler, kendilerini karanlıklara gömmediler(zulüm, “karanlık” demektir).

Tarihin derinliklerinde insanlar, belli bir zaman ve mekân dilimi içerisinde, belli bölge şartlarında yaşıyorlar, diğer bölgelerde yaşayan insanların günlük yaşamlarından habersiz olarak ömürlerini tüketip bu dünyadan göç ediyorlardı. İletişim imkânları birbirlerini etkilemeğe, anlamağa imkân vermediğinden mutluluk arayışı ancak bölgesel şartlarda mümkün olabiliyordu.

Yüce Allah, işte bu mutluluk arayışına giden yolda, insanlara rehberlik edecek peygamberler göndermediği hiçbir bölge ve zaman dilimi bırakmadı.

Hz. Muhammed aleyhisselâmdan önceki tüm peygamberler, belli bir bölge ve zaman dilimi üzerinde peygamberlik göreviyle görevlendirildiler. İnsanların bu peygamberlerin getirdikleri mutluluk prensiplerinden saptığı, karanlıklara gömüldüğü dönemlerde Yüce Allah, yeni peygamberler ile bu bölge insanlarını aydınlığa çıkarmayı diledi. “Hâtemü’l-Enbiyâ” olan son peygamberden önceki bütün peygamberlerin davetleri, evrensel boyutta olmayıp belli bir mekan ve zaman dilimiyle sınırlı kaldı, o zaman ve mekan dilimi içerisinde konuşulan dille insanlara tebliğ edildi, anlaşıldı.

İnsan, bütün ilâhî kitapların muhatabı. O, ilâhî kitapları anlamak ve kâinatta bu ilâhi kitapları, Allah adına, Allah’ın adıyla, güncel olarak pratiğe döküp uygulamakla görevli; Allah’ın “kendi halîfeliği” makâmına lâyık gördüğü, Allâh ile kâinât arasında bir köprü olma konumundan dolayı ruhsal boyutuyla Allâh’tan bir nefha taşıyıp Allâh’la; bedensel boyutuyla, kâinatı oluşturan parçaları (oksijen, hidrojen karbon ve azot)  taşıdığından dolayı da kâinatla bağlantı kurabilen bir varlık...

İnsanı, kâinatı ve vahyi anlamadan dîni anlamak, Yüce Allâh’ın murâdı olan, güncel, dinamik mutluluğu yakalamak mümkün değil. İşte insanlar, bu üç unsuru bir bütün olarak okuyabildikleri müddetçe hem insanı, hem kâinatı, hem de vahyi anladılar.  Aslında o anda anladıkları, o günkü uygulamaları gereken güncel mutluluğun bilgisiydi. Bu okuma güncellenebildiği (-sürekli inkılâp-) ölçüde, günler mutlu aktı, yıllar mutlu geçti. Üç unsurdan birinin ihmal edildiği durumlarda üçü de anlaşılamadı.  Allah’ın murat ettiği güncel mutluluğu yakalamak için gereken bilgi elde edilemediğinden, günler, yıllar, buhranlarla, kargaşalarla; farklı-farklı okumaların (üç boyuttan biri ihmal edildiğinde, farklı bir okuma ortaya çıkacağından) ortaya çıkardığı ihtilaflarla geçti.

Karanlıkların hüküm sürdüğü bir dönemde Yüce Allah, kullarını, bölgesel ve zaman dilimli mutluluk bilgilerinden, evrensel boyutlu mutluluk bilgilerine ulaştıracak; onları, tüm dünyayı aydınlatan bir güneş gibi aydınlatacak olan, son peygamberi Muhammed aleyhisselâmı  davetle görevlendirdi. Genelde, çoğu peygamberlerin babaları da peygamber olduğundan babalarından peygamberlik eğitimi aldıkları halde, O’nu, yetimlerden seçti ve O’nun terbiyesini bizzat kendisi üstlendi… Çünkü Allah, âlemlerin Rabbiydi,  Rasûlü de, “Âlemlere rahmet olarak” gönderilmişti. Tüm zaman ve mekânlara, kıyamete kadar devam edecek süreçte ortaya çıkabilecek bütün problemlerin çözümüne ışık tutabilecek, tüm anların, mekânların güncel mutluluklarını sağlayabilecek pratik bilgilerle donatılmış olarak…

Yüce Allah; “Kur’ân” adını verdiği ve “çok okunan, yakın olunan, delil vb.” anlamlara gelen son kitabını, yazı(hat), okunuş(kıraat) ve mânâ boyutuyla korunmasını üzerine almış olarak,  610 miladi yılı, Ramazan ayının Kadir gecesinde, Hira mağarasında (Nûr); “Oku!” emriyle Rasûlüne, yirmi üç yıllık bir sürecin başlangıcı olarak indirmeğe başlıyordu.

“Oku!” diyordu Yüce Allah, Elçisi’ne; tabîiki, Rasûlü’nün şahsında, kıyamete kadar devam edecek süreçteki  tüm zaman ve mekânlarda yaşayacak insanlara da…  Hâlbuki Rasûlü “ümmî” idi, okuma bilmiyordu, o halde bu okuma başka bir şeydi. Allah, “Oku!” emriyle farklı bir anlamı murat ediyordu: İnsanı, kâinatı ve kalbine vahyolunanı okuma…

 

İslâm Tarihi boyunca, belki de tüm ihtilafların, çatışmaların temelinde, Kur’ân-ı Kerîm’i oluşturan kelimelerin ifade ettiği anlamları, yıllar boyu çöl şartlarında, doğal haliyle oluşan, saf “Asr-ı Saadet” Arapçasıyla anlamak yerine; zaman içerisinde anlam sapmalarına maruz kalmış kelimeleri, Kurân’ın deyimiyle, “Konulduğu anlamdan, yani Allâh’ın murat ettiği anlamdan saptırılmış” Arapçayla anlamaya çalışmak yatar…

Allah, Kur’ân-ı Kerim’i, Arapça bir alfabe, fakat “Rabca” diyebileceğimiz bir dille indirmiştir. Kur’ân Arapçası, kendine has anlamlar içerir. Arapların kullandığı Arapçada bulunan kelimelerin  ifade ettiği anlamlar, zaman içerisinde aşınmaya uğradığı, konulan anlamdan saptığı ya da kasıtlı olarak tarihin seyri içerisinde İslâm düşmanlarınca saptırıldığı halde, Kur’ân’ın ifade ettiği anlamlar, hat ve kıraati ile beraber yüce Allah tarafından korunmuştur.

Kur’ân-ı Kerim’in ifade ettiği anlamı ortaya koyabilmek için, öncelikle indiği dönemdeki kelimelerin ifade ettiği anlamları ölçü almak, yine ayetlerin inişine sebep olan olayları, soruları, serzenişleri bilmek gerekmektedir. Ortaya konan anlam, teorik bir bilgi içerir. Bu teorik bilgi, tarihin, olayların akışı içerisinde, günlük değişen insan ve kâinat bilgisiyle işleme tâbi tutularak, güncel, pratik Kur’ân bilgisi elde edilir. İşte bu işlem yapılabildiği müddetçe, Kur’ân-ı Kerim Yüce Allah’ın murat ettiği şekilde anlaşılmış ve ortaya çıkan güncel problemlerin çözümüne ışık tutmuştur.

Kur’ân-ı Kerim’in içerisinde, teorik ve pratik bilgisi ve güncel pratiğe uygulanması hiçbir şekilde değişmeyecek ve ıstılahta, “Muhkem” diye adlandırılan bilgiler vardır ki bunlar dinin esası ve iskeleti olup kıyamete kadar aynı şekilde anlaşılıp uygulanacaklardır.

Doğal olarak inmeğe devam eden Kur’ân âyetlerini Allah Rasûlü, bizzat “Sünnet” adı verilen örnek hayatıyla, günün pratiği içerisinde uyguluyordu. O, yaşayan Kur’ân’dı.

Rasûlullah  ve sahabeleri, inen âyetleri okuyup anlamadan, anladıklarını uygulamadan bir diğerine geçmiyorlardı. İşlem aynıydı: a)Kur’ân’ı, Allah’ın muradı olan anlamla anlama, b) âyetlerin iniş sebebi olan olayı bilme -ki zaten sahabe-i kirâm, bizzat bu olayların kahramanları idiler- Daha sonra, yaşadığı zaman ve mekan diliminde sunulan günlük kâinat ve insan (etnik, coğrafi, ekonomik, mekanik, elektronik, psiko-sosyal…) bilgisiyle bu bilgileri işleme tâbi tutup gereken, pratik, güncel Kur’ânî bilgiyi elde etme.

Dünya tarihinde, biyografisi en ince detaylarına kadar yazılan tek şahsiyet, Allah Rasûlü’dür. 632 yılı, Vedâ Haccı sırasında, “Bugün, sizin için dininizi olgunluğa eriştirdim ve üzerinize olan nîmetimi tamamladım…” âyet-i kerîmesiyle, Kur’ân-ı Kerîm’in tamamlanması akabinde, ortaya yirmi üç yıllık, kıyamete kadar ölçü olacak, Hz. Peygamber ve sahabelerinin bizzat yaşayarak örneklediği, rolünü oynadığı, kahramanı olduğu bir model hayat tarzı çıktı…

Tarih felsefesi açısından bakıldığında, olayların yalnızca şekilleri değişir, mana olarak hep birbirlerine benzerler. - İbni Haldûn’un deyimiyle: “Suyun, suya benzediği gibi…”-

Hz. Peygamberin sağlığında, müslümanlar arasında ihtilaf söz konusu değildi. Zira bir problem ortaya çıktığında, Allah ve Rasûlü tarafından çözülüyordu.

Peygamber efendimiz; “Ashâbım, yıldızlar gibidir.” buyurur. Ashâb, Hz. Peygamberin sünnetini, yazı ve hâfıza yoluyla muhâfaza ettiler.

Hz. Ebûbekir döneminde ortaya çıkan yalancı peygamberlere karşı yapılan savaşlarda, K. Kerim’i ezbere bilen hâfızların bir bölümü şehîd olunca, Hz. Ömer’in teklîfiyle, Zeyd b. Sâbit başkanlığında bir heyet tarafından, dağınık bir şekilde bulunan Kur’ân âyetlerinin bir Mushâf haline getirilmesiyle Kur’ân-Kerîm’in bütünlüğü üzerinde oluşacak ihtilafların önüne geçilmiş oldu.

Hz. Peygamberin yıldızları, Hz. Ömer devrinde, fetihlere katılarak dünyanın dört bir yanına dağıldılar. Kimi Anadolu’da, kimi Kuzey Afrika’da, kimi Asya’da gittikleri yerlerdeki, çoğunluğu Arap olmayan “tâbîîlerine” Hz. Peygamberden öğrendikleri hadis bilgileri ışığında K. Kerîm’i yorumlayarak, farklı diller konuşan, farklı dinlerden İslâm’a giren, farklı iklimleri yaşayan, örfleri farklı insanların problemlerine çözümler ürettiler. Aynı zamanda, bir yandan da, yazı ve hafıza yoluyla muhafaza ettikleri hadisleri talebelerine naklettiler.

K. Kerim’in kıraat farklarından dolayı, Azerbaycan seferine çıkan Huzeyfetü’l-Yemânî komutasındaki askerler arasında olaylar çıktı. Huzeyfe, ordusunu Şam’a getirerek Hz. Osman’dan çözüm bulmasını istedi. Bunun üzerine, Hz. Osman, yine Zeyd b. Sâbit başkanlığında oluşturduğu bir heyete K. Kerîm’i çoğalttırarak değişik İslâm merkezlerine gönderdi. Bu şekilde, farklı kıraatların ortaya çıkardığı tefrika önlenmiş oldu.

Sahabe-i Kirâm, Asr-ı Saadet kültürüyle, nokta ve harekesi bulunmayan Kur’ân metinlerini doğru biçimde okuyabiliyorlardı. Ancak Tâbiûn’un bir kısmının Arapça bilmemeleri, farklı kültürlerden gelmeleri neticesinde yanlış okumalar baş gösterdi. Ebul-Esved ed-Düelî, harekelerin yerine geçen noktalar kullanarak bir müddet, o dönemde müslümanların K. Kerîm’i hatasız okumalarını sağladı. Nihâî olarak, Halil b. Ahmed (Basralı dilci ve edebiyatçı, arûz kalıplarını bulan ve sistemini oluşturan şahsiyet) K. Kerîm’in tüm İslâm unsurlarınca rahatça ve doğru olarak okunmasını sağlayan, hareke, şedde gibi işaretleri geliştirerek K. Kerîm’in hattından dolayı ortaya çıkabilecek tefrîkaların önüne geçmiş oldu.

İslâm’ın ikinci kaynağı olan Sünnetin derlenmesi gerçekleşmeden, sahabenin dört bir yana dağılması, Hz Osman’dan itibaren ortaya çıkan ve hicrî üçüncü asra kadar devam eden ihtilaflara, bu ihtilaflardan kaynaklanan ve etkisi günümüze kadar devam eden bölünmelere sebep oldu. Zirâ çözüme giden yolda oluşan karanlık noktaları, müslümanların arasına sızan, onları birbirine düşüren, bölücü, yıkıcı, taassuba ve iki yüzlülüğe dayalı  unsurlar dolduruyordu. Bu unsurlar, Hz. Ömer’in, Hz. Osman’ın, Hz. Ali’nin şehit edilmesi, Cemel ve Sıffîn Savaşları; Sıffîn savaşı akabinde, Şia, Havâric ve Mürcie gibi fırkaların ortaya çıkması sonuçlarını doğurdu.

Müslüman’ım diyenler; Müslüman’ım diyenlerin kanını akıtıyordu… Münafıkların attığı fitne tohumları, Sıffîn Savaşı sonrası oluşan siyasî grupların içerisinde yeşerme imkânı bulan sapık fırkalar…

Hâricîlerin hâkim olduğu bölge ve dönemlerde, hayatta kalabilmek için, “müslüman olmadığını ispatlamak” gerekiyordu!

“Bugünü” anlamak için “Dünü” bilmek gerekiyor…

“Bugünün” problemlerinin sebepleri “Dünün” derinliklerinde gizli…

 

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.