A.B.D. İSLAM DÜNYASINI İŞGAL EDİYOR
Osmanlı Devleti ve A.B.D İlişkileri
Haçlı Seferleri düzenleyen Avrupalılar,
kutsal topraklara ve doğunun zenginliklerine ulaşmak için Osmanlı Devleti’ni en
büyük engel görmüş ve coğrafî seyahatleri gerçekleştirmişlerdir. Coğrafî
seyahatler sonucunda ortaya çıkan A.B.D, dünya hâkimiyetinde, Osmanlı Devletini
en büyük rakip görmüştür. Bu nedenle A.B.D, en büyük hedef olarak, Osmanlı
Devleti’ni dünya coğrafyasından kaldırmayı ve İslam Dünyasını sömürmeyi
belirlemiştir.
Dünya hâkimiyetini 1453 yılında İstanbul’un
fethiyle birlikte eline alan Osmanlı Devleti, bu hâkimiyetini 1774 Küçük
Kaynarca Antlaşmasına kadar devam ettirmiştir. 1774 tarihinde dünya hâkimiyeti
İngiltere’nin eline geçmiştir. İngiltere’nin dünya hâkimiyeti, İkinci Dünya
Savaşı’na kadar devam etmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonunda İngiltere,
sömürgelerinden yavaş yavaş çekilmeye başlamıştır. İngiltere, büyük çoğunluğu
İslam ülkesi olan sömürgelerinden çekilirken, dünya hâkimiyetinin anahtarını da
A.B.D’ye teslim etmiştir.
A.B.D, dünya hâkimiyeti düşüncesini, Osmanlı
Devleti’nin gerilemeye başlamasıyla birlikte gündeme getirmiş ve dünya
siyasetinde Osmanlı Devleti’ni ortadan kaldırmak için anavatanı olarak kabul
ettiği İngiltere ile birlikte hareket etmiştir. Bu nedenle, Osmanlı Devleti’nin
parçalanmasında en az İngiltere kadar rol oynamıştır. A.B.D, Osmanlı
Devleti’nin parçalanmasında, özellikle eğitim ve kültür alanlarında önemli
çalışmalar yapmıştır.
1901 yılında A.B.D. Devlet Başkanı seçilen
Theodore Roosevelt, daha 1898 yılında şu cümleleri sarf etmiştir: “Dünyada,
herkesten önce ezmek istediğim iki güç; İspanya ve Osmanlı Devletidir.” Neden?
Nedeni gayet açık, A.B.D.’nin Güney Amerika kıtasındaki hâkimiyetine karşı en
büyük engel İspanyollardır. Avrupa, Afrika ve Asya’daki sömürgecilik
faaliyetleri için engel teşkil eden güç, Osmanlı Devletidir. A.B.D, dünya
hâkimiyeti için bu iki gücün, dünya tarihinden kaldırılmasını 19. yüzyılda
hedeflemiştir. Bu hedefini gerçekleştirmek için eğitim ve kültürel sömürü
planını uygulamıştır.
Tarih 1890 yılını gösterirken, İstanbul’da,
ilk nüvesi 1871 yılında “Home School” adıyla açılan okulun teşkil ettiği,
İstanbul Kız Koleji (Costantinopole College for Girls) açılır.
İstanbul Kız Koleji’nin hemen ardından,
Anadolu’nun taa içlerine kadar (Elazığ, Sivas, Erzurum gibi), şehir ve
kasabalarda, Amerikan Kolejleri açılır. Ayrıca Almanya, Fransa, İngiltere,
Avusturya gibi diğer Avrupa ülkeleri de, kolej açma yarışına katılırlar.
Osmanlı Devleti’nin parçalanmasında ve
yıkılışında, Amerikan okullarının etkisi oldukça fazla olmuştur. İkinci Dünya
Savaşı’nın sonunda dünya hâkimiyetini eline alan A.B.D, Cumhuriyetin ilk
yıllarında kapatılan Amerikan Okullarının Türkiye’nin her bir köşesinde 1947
yılından itibaren yeniden açmaya başlamıştır. Bugün artık Türkiye’nin her
okulunda İngilizce adeta anadil gibi öğretilmektedir. Bunun sonucunda Türk
gençliği kendi kültürünü bırakıp, Amerikan kültürü ile yetişmektedir. Kültürel
hâkimiyet, Türkiye’de olduğu gibi çoğu İslam ülkelerinde de görülmektedir. Bugün
İslam ülkelerinin çoğunda İngilizce zorunlu ikinci dil olarak görülmektedir.
A.B.D’nin İslam ülkelerine yönelik
hâkimiyeti, sadece kültürel alanda değildir. Siyasal, askerî ve ekonomik
alanlarda da hâkimiyet kurmaya çalışmaktadır. A.B.D, Türkiye Cumhuriyeti’nin
kuruluş belgesi olarak görülen Lozan Antlaşmasını halen kabul etmemekte ve bunun
yerine Osmanlı Devleti’nin yıkılış belgesi olan Sevr anlaşmasını kabul
etmektedir. A.B.D bu tutumu ile açık açık Türkiye’yi bir devlet olarak
görmemektedir. A.B.D’nin asıl hedefi, Sevr Antlaşmasını yeniden hayata sokmak ve
Türkiye devletini yıkmaktır.
A.B.D ve A.B ülkelerinin sık sık gündeme
getirdikleri Sevr Anlaşması nedir? Neleri içermektedir?
Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan
Osmanlı Devleti yetkilileri, Sevr Anlaşmasını imzalamak zorunda kalmışlardır.
Osmanlı devletinin İtilâf devletleriyle yaptığı Sevr antlaşması 10 Ağustos 1920
tarihinde yapılmıştır. A.B.D’nin savaşa girmesiyle kuvvetlenen İtilâf devletleri
karşısında İttifak devletleri barış istemek zorunda kalmışlardır. 30 Ekim
1918'de Osmanlı devletiyle İtilâf devletleri arasında Mondros mütarekesi
imzalanmıştır. Bundan sonra İtilâf devletleri, Osmanlı devletini paylaşmak
amacıyla Paris'in banliyösü olan Sevr'de (Sèvres) bir barış konferansı
toplamışlardır. Osmanlı Devleti’ne, delegelerini 10 Mayıs’ta Sevr'e göndermesi
bildirilmiştir. Paris'e giden Osmanlı delegelerine anlaşma şartları, 11 Mayıs
1920'de bildirilmiştir. Heyet başkanı Tevfik Paşa çok ağır olan bu şartları
reddetmiştir. Bunun üzerine 22 Haziran’da saldırıya geçen Yunan kuvvetleri
Balıkesir, Bursa ve Uşak'ı işgal etmiştir. Durumun daha da kötüye gitmesi
üzerine, Saltanat konseyi, İtilâf devletlerinin şartlarının kabul edilmesine
karar vermiştir. Ayandan Bağdatlı Hamdi Paşa'nın başkanlığında Paris'e Rıza
Tevfik, Bern büyük elçisi Reşat Halis delege olarak gönderilmiş ve tamamı 433
maddeden oluşan Sevr Anlaşması kabul edilmiştir. Bu delegeler Genel olarak 12
kısımdan meydana gelen Sevr Anlaşmasına imza atmışlardır. Ancak bu imza,
Ankara’da kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından şiddetle reddedilmiş
ve Sevr Anlaşması hiçbir zaman uygulanmamıştır.
Sevr Anlaşması’nın baş mimarı olan A.B.D,
Lozan Anlaşması’nı hiçbir zaman kabul etmemiştir. İkinci Dünya Savaşından
güçlenerek çıkan A.B.D, hep Sevr Anlaşması’nın geçerliliğini dile getirmiştir.
Türkiye’nin güneydoğu komşusu olan Irak’ı işgal eden A.B.D, Irak’ın kuzeyinde
federal bir yapılanma adı altında Kürt Devleti kurma çalışmalarına hız vermiş ve
Sevr Anlaşmasını, sık sık gündeme getirmeye başlamıştır. Bu nedenle, Sevr
Anlaşması’nın çok iyi bilinmesi gerekmektedir.
Sevr Anlaşmasının bölümlerinden birini
sınırlar oluşturmuştur. Anlaşmaya göre İstanbul ve sınırları dışında kalan
yerler Yunanlılara verilecektir. Osmanlı Devleti’nin Anadolu’daki güney sınırı,
Mardin, Urfa, Gaziantep ve Osmaniye'nin kuzeyinden geçecektir. Doğuda bir
Ermenistan devleti kurulacak, bunun sınırın tayini A.B.D cumhurbaşkanı Wilson'a
bırakılacaktır. Boğazlar bölgesi, bütün Rumeli, Anadolu'da İzmit, Bursa'nın
kıyılarını içine alacak şekilde çizilecek ve bölge sınırları, Edremit'te sona
erecektir. Anadolu üzerinde İtalyan nüfuz bölgesi Silifke, Ulukışla, Niğde,
Aksaray, Akşehir, Afyon, Tavşanlı ve Balıkesir çevrelerini içine alacaktır.
Fransız nüfuz bölgesi ise Diyarbakır, Harput, Sivas olarak tespit edilmiştir.
Buralarda her türlü yetki ve iktisadî çıkarlar, adı geçen devletlere ait
olacaktır.
Sevr Anlaşmasının bölümlerinden bir diğerini
oluşturan siyasî hükümler ise daha dikkat çekicidir. Anlaşmaya göre Türkiye,
Sevr barış antlaşmasına uyarsa İstanbul Türklerin elinde kalacak, uymazsa
Türklerden alınacaktır. Boğazlar, ayrı bayrağı, bütçesi ve teşkilatı olan bir
komisyonun yönetimine girecek ve bu bölgedeki Osmanlı jandarması, müttefik işgal
kuvvetlerine bağlanacaktır. Sevr barış antlaşmasının uygulamaya konulmasından
bir yıl sonra, doğudaki Kürtler ayrı bir devlet kurmak isterlerse, Türkiye buna
razı olacak ve Kürdistan kurulacaktır. İzmir, Kırkağaç, Akhisar, Ödemiş, Tire,
Söke dolayları resmen Osmanlı hâkimiyeti altında kalacak, İzmir'deki
istihkâmlardan birine Osmanlı bayrağı çekilecektir. Ancak Osmanlı devleti,
buradaki hâkimiyetinin yürütülmesini Yunanistan'a bırakacaktır. Bu antlaşmanın
uygulamaya girişinden beş yıl sonra mahallî parlamento, bölgenin Yunanistan'a
kesin olarak katılmasını isteyecektir.
Sevr’in tüm maddeleri incelendiğinde açıkça
görülür ki, bu anlaşma Türk Milleti’nin ölüm fermanıdır. Çünkü anlaşma
gereğince, Güneydoğu Anadolu’da Kürdistan, Doğu Anadolu’da Ermenistan devletleri
kurulacak, Batı Anadolu Yunanistan’a verilecek ve Marmara Bölgesi ise tarafsız
bölge olacaktır.
Haçlı Ordularının İleri Karakolu: İsrail
Haçlı Seferleri ruhu sönmez bir ateştir. Bu
nedenle, zaman zaman yanması zayıflayan bu ateş sürekli olarak körüklenmiştir.
İngiltere dünya hâkimiyet bayrağını eline alınca bütün gücüyle İslam Dünyasının
üzerine yürümüş, çoğu İslam topraklarını işgal ederek, sömürge kurmuştur. Bu
arada İslam Dünyası’nı kana bulayacak olan İsrail Devleti’nin temellerini
atmıştır.
İngiltere, dünya hâkimiyet anahtarını,
A.B.D’ye devrederken, köyün her şeyini satan bir ağa gibi, tüm sömürgelerini de
A.B.D’ye devretmiştir. Bu nedenle, İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Haçlı
bayrağını, A.B.D almıştır.
A.B.D dünya hâkimiyetini eline alır almaz,
ayağının tozuyla Birleşmiş Milletler Teşkilatını kurdurmuş ve bu teşkilatın
marifetiyle 1948 yılında Haçlı Ordularının ileri karakolu olarak, İsrail
Devleti’ni kurmuştur.
Hıristiyan Batı Dünyası’nın ileri karakol
olarak İsrail Devleti’ni kurmalarındaki amaç, yahudileri sevdikleri için değil,
kendi çıkarları içindir. Aslında Hıristiyan Dünyası, yahudilerden nefret
etmektedir. Peki, neden İsrail’e tam destek verilmektedir? Bu konuda,
Hıristiyan Dünyası bir taşla çok kuş vurmaktadır. Birincisi, Batı Dünyasında
sürekli problem olan yahudileri, kendi ülkelerinden uzak bir yerde, İslam
ülkelerinin olduğu Ortadoğu’nun göbeğinde toplu olarak tutmaktır. İkincisi,
sürekli olarak İsrail ile İslam dünyasını savaştırarak, her iki tarafa Batı’nın
silahlarını satmaktır. Üçüncüsü, sürekli savaş halinde tutarak, hem İsrail’in ve
hem de Ortadoğu ülkelerinin nüfuslarını azaltmaktır. Dördüncüsü, sürekli olarak
savaş ve kargaşa çıkararak Ortadoğu’nun başta petrol olmak üzere tüm
zenginliklerini sömürmektir. Kısacası Batı’nın vurduğu kuşlar listesi uzayıp
gitmektedir.
A.B.D’nin Askeri Gücü ve Askeri Üsleri
Merkezi Stockholm'de bulunan Barış için
Uluslararası Araştırma Enstitüsü (SIPRI), dünyadaki askeri harcamaların 2005
yılında rekor düzeye ulaştığını belirtmiştir. SIPRI'nin yayımladığı rapora göre,
dünyada bir yıl içinde 1.100 milyar dolar askeri harcamalar için kullanılmıştır.
A.B.D'nin dünyadaki askeri harcamalar içinde payı %48 olmuştur. Bu ülkeyi
uzaktan % 4 ve 5 ile İngiltere, Fransa, Japonya ve Çin takip etmiştir. C.I.A’nın
2006 yıllığına göre ise, A.B.D’nin askeri harcamaları 518,1 milyarı bulmuştur.
Hızlı bir şekilde silahlanan ve silahlanmaya
devam eden A.B.D, elbette rahat durmayacaktır. Sahip olduğu silahları mutlaka
kullanacaktır. Silahları kullanabilmesi için, A.B.D mutlaka savaşmak zorundadır.
İşte bu nedenle, A.B.D, 20. yüzyılın en büyük savaşçı ülkesi olmuştur. A.B.D bu
tutumunu 21. yüzyılda da devam ettirmektedir. Dünya siyasi coğrafyasında genel
bir değerlendirme yapılırsa, A.B.D; Petrol+Silah=Savaş denklemi ile
özdeşleşmiştir.
A.B.D'nin yaklaşık 300 askeri üssünden 101’i
bu ülkenin dışında bulunuyor. Normal koşullarda Ülke dışındaki Amerikan askeri
sayısı yaklaşık 235.000 dolayındadır. Rotasyon ve bazı özel durumlarda bu sayı
daha da artabilmektedir. Birliklerin %44'ünü Amerikan Kara Kuvvetleri, % 30'unu
Hava Kuvvetleri, % 26'sını ise Deniz Kuvvetleri oluşturuyor. Amerikan Kara, Hava
ve Deniz Kuvvetleri'nin Avrupa'da 109–134 bin, Asya ve Pasifik'te 90 bin
personeli bulunuyor. Bunların yaklaşık 48 bini Hawaii'de bulunmaktadır.
Körfez'de ise 1991 yılına kadar A.B.D askerî bir varlık göstermiyordu. Bugün ise
bölgede faaliyet gösteren 23 bin personel bulunuyor.
A.B.D'nin ülke dışındaki belli başlı üsleri
arasında, en dikkati çekenleri, Bahreyn, Suudi Arabistan ve Türkiye’de
bulunanlar. Deniz Kuvvetlerine ait Bahreyn ASU üssü denizden, Suudi
Arabistan’daki A.B.D Askeri Eğitim Misyonu ile Türkiye’deki İncirlik ve İzmir
hava üsleri havadan tüm Ortadoğu ülkelerini kontrol ediyor. A.B.D’nin ayrıca
Kuveyt, Katar, Umman ve Birleşik Arap Emirlikleri'nde ileri operasyon üsleri
vardır. Orta Asya'da ise 2001 yılında Afganistan'daki savaş için Özbekistan,
Tacikistan ve Kırgızistan'da üsler kurmuştur.
20. yüzyıldaki A.B.D işgalleri
A.B.D'nin dış politikalarının temelini
oluşturan ve “Amerika Amerikalılarındır” deyişinde özetlenen "Monroe Doktrini"
hızla yaşama geçirilmiştir. Büyüyen A.B.D ekonomisi yeni pazarlara ihtiyaç
duymuş ve Amerika'nın çıkarlarının korunması için A.B.D genişlemek zorunda
olduğu vurgulanmıştır. Bu siyasî ve ekonomik gelişmelerin sonucunda, A.B.D dış
politikası, 1900'lerin başından itibaren korkunç bir saldırganlığa dönüşmüştür.
Saldırganlık, sömürgecilik ile sonuçlanmıştır. Bugün A.B.D yetkilileri, “Amerika
Amerikalılarındır” söylemi yerine, “Dünya Amerikalılarındır” söylemini
dillendirmektedirler.
ABD, sömürgecilik politikasını, 19. yüzyılın
sonuna doğru büyük bir hızla uygulamaya geçirmiştir. “Pazar bulmalıyız yoksa
ihtilal olur” korkusuyla 1893'te, ilk adımı atarak Hawaii’yi işgal etmiştir.
A.B.D’nin aşırı silahlanmasındaki esas amaç,
şüphesiz dünya işgalidir. Nitekim savaş karşıtlarından Zoltan Grossman
tarafından A.B.D Kongre ve Deniz Kuvvetleri belgelerine dayanılarak hazırlanan
raporda, 112 yıldan bu yana A.B.D'nin gerçekleştirdiği askeri operasyonlara yer
verildiği belirtilmiştir. A.B.D'nin 1890 yılında Arjantin'e müdahalesini baz
alarak hazırlanan raporda, ayrıca A.B.D'nin kimyasal ve biyolojik silah
kullandığı savaşlar da yer almıştır. Grossman’a göre; A.B.D, 50 yıldan fazla bir
süredir, birçok defa ordulara ve masum sivillere karşı kimyasal ve biyolojik
silahları kullanmaktan çekinmemiştir. Bugün için A.B.D, yaklaşık 3 bin ton
kimyasal silah ve dünyanın en çok miktardaki çiçek hastalığı virüsü, şarbon ve
diğer biyolojik silah stoklarına sahip olan bir ülkesidir.
A.B.D, 1890 yılından bu yana çeşitli
nedenlerle, dünyanın değişik ülkelerine asker göndermiştir. A.B.D’nin asker
bulundurduğu ülkeler arasında; Arjantin, Şili, Haiti, Hawai, Nikaragua, Çin,
Kore, Panama, Filipinler, Küba, Hırvatistan, Zaire (Kongo), Liberya, Arnavutluk,
Sudan, Yugoslavya, Yemen, Makedonya, Kuveyt, Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn,
Afganistan, Irak bulunmaktadır.
Dünyada en çok kimyasal ya da biyolojik
silahlara sahip olan ülkelerin başında A.B.D gelmektedir. Bu ülkeyi Rusya,
İsrail, Fransa, İngiltere ve Çin takip etmektedir. Nükleer silahı dünyada ilk
kez, Irak'a kitle imha silahları bulundurduğu iddiasıyla saldıran A.B.D
kullanmıştır.
1983'te Lübnan 14 bin deniz piyadesi ile
işgal edilerek binlerce Lübnanlı öldürülmüştür. Akdeniz'deki Amerikan 6.
Filosu'na ait savaş gemileri Lübnan'ı günlerce bombalamış ve ülkeyi harabeye
çevirmiştir.
1986'da Libya bombalanarak bine yakın sivil
katledilmiştir. Ülkeye uygulanmaya başlanan ambargo sonucunda Libya Lideri
Kaddafi dize getirilmiştir.
21. Yüzyıldaki A.B.D
(İşgalleri)
Siyasi tarihçiler, 21. Yüzyılın
başlangıcını, Sovyetler Birliği’nin dağıldığı 1989 yılı olarak kabul ederler. Bu
görüş, dünya siyasi olayların seyri bakımından doğrudur. Çünkü bu tarihten
itibaren, dünya iki kutuplu olmaktan çıkmış tek kutuplu olmuştur. Sovyetlerin
dağılmasıyla birlikte ortaya çıkan siyasi boşluktan yararlanan A.B.D kendini
dünyanın tek süper gücü ilan etmiş ve Yeni Dünya Düzeni projesini uygulamaya
koymuştur.
Yeni Dünya Düzeni’ni kurmak için öncelikle
Newyork’taki İkiz Kulelere saldırı planı hazırlanmış ve bu plan 11 Eylül 2001
tarihinde uygulamaya konulmuştur. Saldırılar önceden düzmece kurulan terör
örgütü el-kaide ve lideri Ladin’e mal edilmiştir. Nerede ve kim olduğu halen
dünyaca meçhul Ladin’in Afganistan dağlarında saklandığı iddia edilmiş ve 7 Ekim
2001 tarihinde Amerikan uçakları Afganistan’a bomba yağdırmaya başlamıştır. 10
gün boyunca Afganistan üzerine bomba yağdırılmış ve 17 Ekim’de kara harekâtı
başlamıştır. Afganistan işgal edilmiş ve bugün (2006) hâlâ ülkede A.B.D işgali
ve buna karşılık Afgan halkının direnişi sürmektedir.
A.B.D’nin işgal için göz diktiği en geniş
bölge Ortadoğu bölgesidir. A.B.D, Ortadoğu işgal planını çok önceden
hazırlamıştır. Saddam rejimi, A.B.D ve diğer batı ülkelerinin yönlendirmesi ile
22 Eylül 1980’de İran İslam Cumhuriyeti ile savaş başlatmıştır. Saddam, İran ile
baş edemeyince, 20 Ağustos 1988’de İran’la ateşkes yapmak zorunda kalmıştır.
Savaş 300.000 Iraklının ölümüyle sonuçlanmıştır.
İran Savaşı’nda büyük can ve mal kaybına
uğrayan Saddam, hayli zor durumda kalmıştır. Saddam, hem savaş zararlarını
gidermek ve hem de onurunu kurtarmak için, yine efendileri olan Batı
Ülkeleri’nin (özellikle A.B.D ve İngiltere) tavsiyelerine uyarak, 2 Ağustos
1990’da, Kuveyt’i işgal etmiştir. Batılı Efendiler, Saddam Kuveyt’i işgal
edince, tam 180 derece dönmüşler ve Kuveyt yanlısı olmuşlardır. Ve 6 Ağustos
1990’da, B.M Irak’a ambargo koymuştur. Ambargo ile çok yıpranan Irak’a karşı, 17
Ocak 1991’de “Çöl Fırtınası’’ operasyonu başlatılmış ve 27 Şubat 1991’de, Kuveyt
Irak işgalinden kurtarılmıştır. Aralıksız olarak 40 gün 40 gece devam eden 1991
Körfez Savaşı'nda, Irak halkının üzerine 53 milyon kilo bomba atılmıştır.
Bombalama esnasında 35.000 sivilin öldüğü tahmin edilmektedir.
A.B.D, Irak'a, Irak İşgalinden önce tam 11
yıl hava saldırıları düzenlemiştir. 16–19 Aralık 1998 tarihlerinde, “Çöl
Tilkisi’’ operasyonu yapılmıştır. Üç günde Irak’a 500 füze fırlatılmıştır. A.B.D
ve İngiltere, 1998 Aralık -1999 Eylül arasında Irak'la savaşta olmadığı halde,
Irak halkı üzerine, on ayda, tam 8 bin ton bomba atmışlardır. 1999 yılının ilk
sekiz ayında içinde, A.BD ve İngiltere savaş uçakları tarafından 10.000 sorti
yapılmış ve 400’ün üzerinde hedefe binden fazla bomba ve füze atmışlardır.
A.B.D, 20 Mart 2003 tarihinde, Irak Savaşını
başlatmıştır. Günlerce Irak toprakları bombalanmıştır. 9 Nisan 2003 tarihinde,
Amerikan birlikleri, ciddi bir direniş görmeden başkent Bağdat’ın göbeğindeki
Tahrir meydanına inmişlerdir. Bugün (2006), Irak hâlâ A.B.D’nin işgali
altındadır ve direniş devam etmektedir.
A.B.D, Irak işgalinden sonra, işgal planını
uygulamaya devam etmektedir. Sırada Suriye, İran, Lübnan, Ürdün var. Tabii ki,
bu listede Türkiye de yer alıyor. Bu konuda, İngiliz gazetesi Guardian'ın yazarı
Seumas Milne’in tesbitleri oldukça ilginç. Milne, Ortadoğu'da esen
demokratikleşme rüzgârlarına kuşkuyla bakan bir değerlendirme yapmıştır.
Ortadoğu'da demokratikleşmenin ilerlediği iddiasının sahtekârlık olduğunu
savunan Milne, Ortadoğu'da ilerleyenin demokrasi değil, Amerikan ordusu olduğunu
söylemiştir. Milne şöyle devam etmiştir:
“Aslında 11 Eylül saldırıları ve Irak
savaşından bu yana, Suriye'deki gelişmeler de dâhil olmak üzere yaşanmakta olan,
Ortadoğu'da Amerikan kontrolünün amansız yayılmasıdır. Amerika Birleşik
Devletleri şimdi Suudi Arabistan, Irak, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt,
Bahreyn, Umman ve Katar'da askeri varlığa sahip ve bu ülkelerin hiçbirinde bu
askerleri seçimle işbaşına gelen hükümetler davet etmedi.”
Bush’un Gafları mı? Yoksa Dünya İşgali
mi?
A.B.D Başkanı Bush, İslam ülkelerine yönelik
zaman zaman çok farklı sözler söylüyor. Ancak bu sözler, İslam ülkeleri basın
organlarında gaf olarak nitelendiriliyor. Sanki Bush bunu demek istememiş de,
hata yapmış da, ağzından bilmeyerek çıkmış da gibi başlıklar atarak
kıvırtıyorlar ve müslümanları kandırmaya çalışıyorlar.
Bush Afganistan işgalinden önce “Haçlı
Seferleri başlamıştır” dedi. İslam Dünyası’nın Batıya endeksli basın organları,
“Yok efendim, Bush’un dili sürçmüş. Aslında Bush bunu demek istememiş” gibi
başlıklar atarak, Bush’un avukatı kesildiler.
Beyaz Saray sözcüsü Tony Snow, Bush'un gaf
yaptığını ve bunun televizyonlarda yayımlandığını öğrenince neler hissettiğinin
sorulması üzerine, “ilk tepkisi, “Ne dedim?” demek oldu. Kendisine sözlerinin
yayınını gösterince de gözlerini göğe doğru kaldırdı ve güldü'' demiştir.
Evet, Bush’un gafları olarak nitelendirilen
olaylar, aslında gaf değil gerçeğin taa kendisidir. İslam Dünyası kendi kendini
kandıradursun, A.B.D’nin İslam Dünyası’nı yönelik işgal harekâtları, tüm İslam
ülkeleri A.B.D’nin sömürgeleri oluncaya kadar devam edecektir.
A.B.D’nin İslam Dünyası’nı İşgal Projesi:
BOP
A.B.D, İslam Dünyasını sistematik bir
şekilde, planlı ve programlı olarak adım adım işgal etmek istiyor. A.B.D’nin
İslam Dünyasını İşgal planının en önemlisini, Büyük Ortadoğu Projesi (B.O.P)
oluşturmaktadır
Eski ismiyle “Büyük Ortadoğu Projesi
(B.O.P)” yeni adıyla “Genişletilmiş Ortadoğu Projesi (G.O.P)” çerçevesinde, Orta
Asya, Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde demokrasinin yaygınlaştırılması için
A.B.D ve Avrupa ülkelerinin her türlü yaptırımı uygulamasıdır.
G.O.P’un tam adına baktığımızda, bu
stratejinin uygulanacağı coğrafyanın ve eylemin açıkça tanımlandığını
görmekteyiz. Projenin tam adı şöyle: “Geniş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Bölgesi
ile Ortak bir Gelecek ve İlerleme için Ortaklık”. Geniş Orta Doğu’dan kastedilen
coğrafya, Orta Asya, Arap Yarımadası, Kafkaslar, Türkiye, Balkanlar ve Kuzey
Afrika’dır. Projenin arka yüzünde, A.B.D’nin Büyük Ortadoğu bölgesine, demokrasi
götürmek adına işgal etmek istemesi yazılıdır. Öte yandan, Büyük Ortadoğu
Projesi (B.O.P), A.B.D tarafından, daha doğrusu gelişmiş olan Batılı devletler
tarafından, İslam âlemini sosyal, ekonomik ve dini alanda reformlar ön gören bir
“terbiye etme” hareketi olarak görülmektedir.
B.O.P’un gerçekte öncelikle iki önemli
hedefi vardır. Birincisi siyasî ehlileştirme, ikincisi ekonomik ehlileştirmedir.
Amerikan'ın önde gelen düşünce kuruluşlarından Rand'ın yayınladığı Bradley A.
Thayer'in “The Pax Americana and the Middle East” isimli raporda şu ifadeler yer
alıyor: “Tarihte de olduğu gibi petrol, endüstrileşmiş demokrasilerin
ekonomilerinin, askerî sistemlerinin en kritik unsurudur. Geleneksel çıkarlarını
korumak ve yeni çıkarlar sağlamak için Amerika, Ortadoğu'yu genişletmelidir. 11
Eylül sonrası ortam Ortadoğu'yu genişletmeye uygundur. Amerika Ortadoğu'da
bölgesel değişim için güç kullanarak rejim değişiklikleri yapmalıdır. Amerika
kendisine rakip güçler ortaya çıkmadan hedeflerini ve nüfusunu genişletmelidir.
Soğuk savaş içinde gerçekleştirilemeyen fırsatlar için şimdi çiçekler tomurcuk
vermektedir.”
Büyük Ortadoğu Projesi, İsrail merkezli bir
siyasal yapılanmayı hedeflemektedir. Proje, yahudilerin ve hıristiyanların kendi
kutsal topraklarına dönebileceği, kozmopolit bir yapının arayışı içerisindedir.
Türkler, Araplar ve genel anlamda müslümanlar, bölgeden dışlanarak “Yeni Bizans”
kurulacaktır. Hedeflenen Büyük Ortadoğu, İsrail merkezli olduğu, Kudüs'ün
başkent olduğu bir Büyük İsrail Projesi (B.İ.P)’dir.
Amerikan işgalleri devam edecek mi?
A.B.D’nin İslam Dünyasına yönelik işgalleri
bir süre daha devam edecek gibi görülmektedir. İşgal harekâtının odak noktasını,
Büyük Ortadoğu Bölgesi oluşturmaktadır. A.B.D, bu bölgede önce bölme, sonra
parçalama ve en sonunda yutma politikasını izlemektedir. Gerçekten bugün dünya
gündeminden hiç düşmeyen bu bölge; siyasal yönden son derece duyarlı bir bölgeyi
kapsamaktadır. Bu duyarlılığını, bir bakıma içinde barındırdığı farklı tabii
görünüşün, insan üzerine yansımasından ve son asırda ise buna mevcut ekonomik
zenginliklere bir yenisinin (petrol) eklenmesinden alır. Zaten 20. asrın
başlarındaki bölgenin siyasî yapılanmasındaki en büyük etken petrol olmuştur.
Sanayi devrimini gerçekleştirmiş olan Batılı Ülkeler; önemli bir sanayi
hammaddesi ve girdisi olan petrolün, en bol miktarda Ortadoğu bölgesinde
bulunduğunu tespit edince, gözlerini bu bölgeye çevirmişlerdir. İşte, bütün
dikkatleri üzerinde toplayan Ortadoğu bölgesi, 20. yüzyılda tüm siyasî olayların
odak noktası haline gelmiştir.
Ortadoğu coğrafyasında bugün için,
bölünmeler devam etmektedir. Bugün için sayıları 18’i bulan ülkelerin her biri
çok sayıda bölgeye ayrılarak parçalanmak istenmektedir.
Irak içinde Basra çevresinde güneyde bir
Şi-i bölgesi, kuzeyde Musul çevresinde bir Kürt bölgesi ve ortada Bağdat
çevresinde bir Sünni bölgesi olarak üçe bölünmesi hedeflenmektedir. Irak
işgalinin esas amacı da budur. Bir Irak devletinden üç Irak devleti
oluşturulacak ve her üç ülkenin sahip olduğu zengin petrol ve diğer
zenginlikleri daha kolay sömürülecektir.
Lübnan, beş bölgeye bölünecektir. Bu
bölgeler, bir Marunî- Hıristiyan bölgeyi, bir Müslüman bölgesini, bir Dürzî
bölgesini ve bir Şii bölgesiyle Haddad’ın milisleri aracılığıyla İsrail’in
denetimi altındaki bölgeyi içerecektir. Bu bölgeler, sırası geldiğinde özerklik
kazanacak ve bir Lübnan’dan beş ayrı devlet ortaya çıkarılacaktır.
Suriye etnik yapısına uygun olarak, dört
bölgeye ayrılacak ve bunların her biri devlet haline gelecektir. Kurulması
planlanan devletler; Kıyıda bir Şii Alevi devleti, Halep bölgesinde bir Sünnî
devleti, Şam’da buna düşman bir başka Sünnî devleti ve Havran, kuzey Ürdün ve
Golan’da bir Dürzî devleti’dir.
Mısır’ı farklı coğrafi bölgelere ayırmak ve
parçalamak, İsrail’in 1980’lerde batı cephesinde güttüğü başlıca siyasî
hedeftir. Dünyanın süper güçleri, İsrail’in daha da güçlenmesi için, Mısır’ı
bölme planları yapmaktadırlar. İsrail uzun vadede, ekonomik açıdan olsun, enerji
rezervi olarak olsun, stratejik öneme sahip olan Sina üzerinde denetimi yeniden
sağlamak için Mısır devletinin yenilecek lokmalara bölünmesi gerekmektedir.
Mısır’da ülke genelinde çoğunluğu oluşturan Sünni Müslüman Araplara karşılık
Yukarı Mısır’da 7 milyonluk güçlü bir Hıristiyan azınlık yaşamaktadır. Bunların
hepsi kendi devletlerini kurmak isteyeceklerdir ve bu da Mısır’da ikinci bir
“Hıristiyan Lübnan” yaratacaktır. Yukarı Mısır’da, çok sınırlı güce sahip ve
merkezi hükümetten yoksun bir takım zayıf devletlerin yanında bir Hıristiyan
Kıpt Devleti kurulması planlanmaktadır. Mısır birden çok iktidar odağına
bölünmüştür.
Eğer Mısır parçalanıp küçük devletlere
bölünürse, Libya, Sudan ve hatta daha uzaktaki devletler de bugünkü biçimleriyle
varlıklarını sürdüremeyip Mısır’ı izleyeceklerdir. Bugün Müslüman Arap
dünyasındaki en parçalanmış devlet olan Sudan, birbirine düşman dört gruptan
oluşur. Bunlar Arap olmayan Afrikalılar, paganlar, Hıristiyanlar ve bunların
oluşturduğu çoğunluk üzerinde bir azınlık egemenliği kurmuş olan Sünni Müslüman
Araplardır. Bunların yaşadıkları coğrafyaların sınırları çizilmiş ve farklı
bölgeler oluşturulmuştur.
İsrail, Filistin’i kuşatma altındaki
bölgelere ayırmak ve bu bölgeler arasına Yahudi yerleşimciler yerleştirmek
suretiyle muhtemel Filistin devletinin toprak bütünlüğünü engellemek
istemektedir. Örneğin Gazze ve Eriha, İsrail denetimindeki kilometrelerce toprak
ile birbirinden ayrılmıştır. Ayrıca Gazze ve Batı Şeria’da yasadışı Yahudi
yerleşimcilerin toplam sayılarını 195.000’e çıkarmıştır. Yahudi yerleşimcilerin
sayısı bu şekilde Filistin bölgelerinde çığ gibi artarken, beş milyon Filistinli
mülteci çok zor şartlar altında her türlü mahrumiyet içerisinde yaşam mücadelesi
vermektedir.
Öyle görülüyor ki, A.B.D’nin İslam Dünyasına
yönelik işgalleri, 21. yüzyılda da devam edecektir. Hatta belki son noktasına
kadar savaşacaklar. Çünkü son nokta olan, İslam Âleminin kutsal topraklarının
işgali bile gündeme gelebilecek. Bu konuda, A.B.D'nin Colorado eyaletinden
Cumhuriyetçi milletvekili Tom Tancredo’nun Kâbe’nin bombalanması ve yerle bir
edilmesi de planın bir parçası olacaktır. Tancredo, Florida'da yayın yapan bir
radyoda katıldığı programda sunucunun, “Teröristlerin bazı A.B.D kentlerini
nükleer silahlarla vurması durumunda ülkenin nasıl yanıt vermesi gerektiği''
yönündeki soru sormuştur. Tancredo, “Böyle bir durumdan bahsederseniz, bu A.B.D'de
olursa, biz bunun radikallerin, müslüman kökten dincilerin işi olduğuna karar
verirsek onların kutsal yerlerine misillemede bulunabilirsiniz.” Sunucunun
“Mekke'yi bombalamaktan mı bahsediyorsunuz” sorusuna, Milletvekili Tancredo,
“Evet” yanıtını vermiştir.
Tancredo’nun görüşlerini çok sayıda A.B.D ve
Batı ülkelerinin yöneticileri ve halkları paylaşmaktadırlar. Yani Haçlı ruhu
Batı dünyasında giderek yeniden alevlenmektedir. Ancak Tancredo ve onun gibi
düşünenler, Fil Olayını, Ebrehe ve ordusunun akıbetini bilmemektedirler.
Burada sözü Ziya Paşa’ya verelim. Paşa diyor
ki;
“Onlar ki, Âlem’e verirler nizamat.
Bin türlü teseyyüb (özensizlik) bulunur
hanelerinde.”
Evet, dünyaya yeni düzen vermeye çalışan
A.B.D’nin kendi ülkesinde bin türlü düzensizlik bulunmaktadır. A.B.D, siyasî,
askerî ve ekonomik anlamda büyük bir çöküşün içersindedir. Öyle görülüyor ki,
A.B.D’nin dünya coğrafyasında ektiği kin ve nefret tohumları, tez zamanda
yeşerecek ve küreselleşecektir. Yakın gelecekte, Küreselleşme sevdalısı A.B.D,
küresel başkaldırının hedefi olacaktır.
* Prof. Dr. Ramazan ÖZEY Marmara
Üniversitesi, Atatürk Eğitim Fakültesi Coğrafya Eğitimi Anabilim Dalı