AMERİKA İSLAM DÜNYASI’NDAN NE İSTİYOR?
Küreselleşme daha doğrusu küreselleştirme
sürecinde artık siyasetten ekonomiye, kültürden sanata, gündelik tüketimden
davranış kalıplarına kadar hemen her alandaki farklılıklar buharlaş(tırıl)makta,
yerini küresel devlerin daha doğrusu onların da tepesinde yer alan Amerika'nın
dayattığı yaşam tarzı almaktadır. Artık Amerikan kültürü "küresel tek-kültür"
olarak her yerde kendi tahakkümünü dayatmaktadır. Avrupa Ortak Pazarı Başkanı
olduğu sırada Fransız devlet adamı Jacques Delors, bu gelişmeyi dramatik bir
biçimde dillendirmişti. Delors şöyle diyordu:
"Amerikalı dostlarımıza sormak isterim:
Bizim var olma hakkımız var mıdır? Geleneklerimizi, mirasımızı, dillerimizi
korumaya hakkımız var mıdır?..." 2
Küreselleş(tir)me sürecinin karşındaki en
büyük engel dinî farklılıklardır. Bu nedenle ABD başta olmak üzere küresel
devler, "küresel bir din" oluşturmak için de çalışmalar yapmaktadır.
Küresel din projesinin merkezinde doğal
olarak küresel devlerde egemen din olan Hıristiyanlık vardır. Yahudilik,
evrensel değil ulusal bir din olduğu için küresel din projesinin merkezinde yer
almaz. Buna göre küresel din, Hıristiyanlık merkezli bir dindir. Küresel din
projesi çerçevesinde Hıristiyanlığın dışında kalan dinlerin Hıristiyanlık içinde
eritilmesi amaçlanmaktadır.
Küresel din projesini gerçekleştirmek için
ABD ve Avrupa Birliği ülkeleri, müslümanların karşısına iyi polis-kötü polis
rolleri ile çıkmaktadır.
Batılılara Göre Müslümanlar
ABD bu süreçte müslümanları kabaca ikiye
ayırmaktadır. Amerikan projelerini açık seçik bir biçimde sorgulayanlar,
"fundamentalist / radikal müslümanlar" olarak, Amerikan projeleri ile uyum
içinde olan müslümanlar ise "liberal/ılımlı müslümanlar" olarak
tanımlanmaktadır.
Buna karşılık Amerika'nın zulüm ve
tahakkümünü sorgulayıp, masumların ve mazlumların haklarını savunan müslümanlar,
ister Gandhi tarzı pasif direnişte (sivil itaatsizlikte) bulunsun, ister nefsi
müdafaa için Filistin'de olduğu gibi taşlı sopalı eylemde bulunsun fark etmez
"fundamentalist/radikal müslümanlar" olarak yaftalanmaktadır. 3
Bu çerçeveye göre sömürgeciliğe ve
misyonerliğe direniş bile Batılılar tarafından "politik ve dinsel fanatizm"
olarak algılanmaktadır. CIA bağlantılı düşünce kuruluşlarından RAND'ın ünlü
yazarlarından Graham E. Fuller, Ian O. Lesser'in belirttiğine göre "Bir kültür
olarak İslâm, sömürgeciliğin, içine nüfuz etmesine nispeten daha fazla direnmiş;
sömürge döneminde, hıristiyan misyonerler müslüman topraklarında pek etkili
olamamışlardı. Avrupalılar, bu direnişi hemen politik fanatizmin olduğu kadar
dinsel fanatizmin de olduğuna kanıt olarak kabul ettiler." 4
Buna göre fanatik ve fundamentalist sayılmak
için sömürgeciliğe ve de haça boyun eğmemek yeterli sayılıyor. Öyleyse mana-i
muhaliften yola çıkarsak, ılımlı/liberal müslüman sayılmanın ölçütü de
sömürgecilikten ve de haça boyun eğmekten geçmektedir.
Batılılar için fanatizmin ve
fundamentalizmin göstergelerinden birisi “şehitlik" kavramıdır. Bu nedenle kimi
Batılı yazarlar, şehitlik konusundaki vurgusunu gerekçe göstererek Türk
Ordusu'nun dahi fanatik ve fundamentalist bir damarının olduğunu iddia
etmektedir. Ronald Reagan'ın görevdeyken sarf ettiği sözler, şehitlik
kavramının, ABD siyasetine yön verecek kadar etkili olduğunu göstermektedir.
Ancak Reagan, şehitlik kavramını tümüyle çarpık bir biçimde algılamaktadır.
Şunu iddia ediyordu Reagan:
"Yakın bir geçmişten bu yana, gerçek bir
dinî savaşın çıkma ihtimaline şahit olmaktayız. Bu savaşın nedeni, müslüman
toplumların, hıristiyan ve yahudileri öldürme uğrunda hayatını kaybetmelerinin
kendilerini cennete götüreceği düşüncesine yeniden sarılmış olmalarıdır." 5
Şehitlik kavramını hedef alma ve çarpıtma
konusunda yerli misyonerlerin Reagan'dan geri kalır yanı yoktur.6
Şehitlik ve gazilik kavramlarının kritik
önemine ilk olarak Osmanlı topraklarına gelen Amerikalı protestan misyonerler
dikkat çekmiştir. Amerikalı misyonerlere göre Osmanlı'ya hayat veren ideallerden
birisi ‘şehitlik’ ve ‘gazilik’ idealidir. Yine Amerikalı misyonerlere göre
Osmanlı'nın zayıf noktası ise 'milletler sistemi' ve 'kapitülasyonlar'dır.7
Amerikalı misyonerlerin saptadığı Osmanlı'ya
hayat veren idealler ile Osmanlı'nın zaaf noktalarının, Cumhuriyet Türkiyesi
için de geçerli olduğunu düşünüyoruz. Şehitlik ve gazilik ideali, Türk askerinin
birincil motivasyon kaynaklarındandır. 'Milletler sistemi' ve
'kapitülasyonlar'ın bugünkü karşılığının 'azınlıklar' ve 'küresel ekonomiye
uyum' olduğunu belirtmeliyiz.
Şunu özellikle belirtelim ki Amerika,
"Müslüman" kavramını sosyolojik bir etiket olarak kullanmaktadır. Amerikan
çıkarlarını zedeleyenler, Batılı bir yaşam biçimini benimsemiş olsa dahi fark
etmez, yine de fundamentalist/radikal müslümanlar olarak tanımlanmaktadırlar.
ABD’nin ve AB’nin iyi polis-kötü polis
stratejisi burada devreye girmektedir. “Liberal ve ılımlı” olarak tanımlanan
müslümanlar örtük bir Hıristiyanlık propagandası olan Dinler arası diyalog
süreci ile “küresel din projesi”nin içine çekilmektedir. İyi polis rolünün halka
karşı stratejisi ise bir beyin yıkama olan açık seçik bir Hıristiyanlık
propagandasıdır.
Bu bağlamda “oryantalizm”i hatırlamadan
geçmek olmaz. Oryantalizm, güya Batı’nın İslam’a akademik bakışıdır. Gerçekte
ise oryantalizm bir kültür ve toplum mühendisliğidir. Başka deyişle
oryantalistler, İslam dünyasını, Batı uygarlığının çıkarlarına göre yeniden
yapılandırmayı amaçlamaktadır.
Batı, Niçin İslam’ı Terörizm ile
Özdeşleştiriyor
Huntington’un “Medeniyetler Çatışması mı?”8
başlıklı tezine göre medeniyetlerin alamet-i farikası dindir ve medeniyetler
arası fay hattı da din üzerine kuruludur. Bu açıdan Amerikan merkezli Batı
hegemonyasına en büyük meydan okumanın dinden geldiğini söylememiz gerekir.
Pekala hangi din?
ABD savaş üzerine kurulu ekonomisi,
emperyalist dış politikası, tüketim çılgınlığına dayalı yaşam biçimi ile “Büyük
Ağa-Bey” konumundadır. Avrupa Birliği de biraderi olarak ABD’nin “Büyük
Ağa-Bey”liğini paylaşmaktadır.
Ama dikkat çekicidir ki gezegenimizin
kaynakları bu tarz bir medeniyeti taşıyacak kadar genç ve zengin değildir. Buna
göre ancak ve ancak barışı, hakça paylaşımı, dayanışmayı, iktisatlı bir yaşam
biçimini öngören din, Amerikan uygarlığına meydan okuyabilir.
Yahudilik ve Hıristiyanlık, zaten küresel
sistemin temelini oluşturması bakımından ve söz konusu özelliklere sahip
olmaması açısından hemen eleyebiliriz. Taoizm, Hinduizm ve Budizm ise aşırı
mistik karakteri taşımaları nedeniyle kitlelere ulaşma şansına sahip değildir.
Şintoizm, çoktan Japon kapitalizmi ile kimyasal bir dönüşüm yaşamıştır.
Konfüçyanizm, metafizik boyut taşımadığı için insanlığa bir umut sunması söz
konusu olamaz.
İslam, barışı, huzuru, hakça paylaşımı ve
dayanışmayı öngörür, ihtiraslara ve israfa dayalı tüketim kültürüne karşı
ihtiyaçların karşılanmasına dayalı iktisatlı bir tüketimi öngörür. Görüldüğü
üzere küreselleşme karşısında tek seçenek ve dayanak olarak İslam kalmaktadır.
Amerika’nın 11 Eylül süreci ile İslam’ı terörizm ile özdeşleştirme çabası da
buradan kaynaklanmaktadır.
İslam’ı terörizm ile özdeşleştirme çabasının
aslında ikinci bir sebebi daha vardır. 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılışı ve
Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte ABD’nin yeni bir düşmana ihtiyacı
doğmuştur. İslam ülkeleri Batılı ülkelerin çıkarlarına zarar verebilir; ama
Batı’yı bunun ötesinde tehdit edecek bir askeri gücü yoktur. Bu nedenle ABD’nin
doğrudan İslam ülkelerini düşman göstermesi gerçekçi/inandırıcı olmayacaktı. ABD
bunun için İslam ülkelerindeki Yeni Dünya Düzenine boyun eğmek istemeyen
oluşumları, “İslamcı fundamentalizm” adı altında hedef göstermektedir. Ezcümle
S. Sayyid’in deyişiyle Batı “kızıl korkunun” yerine yapay olarak “İslamcı
fundamentalizm fobisi” yaratmaya çalışmaktadır. 9
Psikiyatrik bir kavram olarak “fobi”
gerçekçi olmayan, mantıksız korkuları ifade eden bir davranış bozukluğudur.
İlginçtir, hasta, korkusunun anlamsız ve saçma olduğunu bilmesine rağmen
fobilerinden kolay kolay kurtulamaz. Ancak daha tehlikeli olan hiç kuşkusuz
“paranoya”dır. Kontrol edilemeyen fobilerin paranoyaya dönüşmesi pekala
mümkündür. Ve nitekim 11 Eylül süreciyle Batı, “İslamcı fundamentalizm fobisi”
yerine yine yapay olarak kitlelere “İslam paranoyası”nı aşılamaktadır. Bunu da
İslam’ı “terörizm”, müslümanları da “terörist” kavramlarıyla özdeşleştirmek
yoluyla gerçekleştirmektedir. Batı’nın çıkarlarını zedelemesi muhtemel tüm
oluşumlar, terörizm olarak yaftalanmaktadır Batı tarafından. Bütün bu
söylemlerin temelinde aslında Batı’nın “İslam tehdidi” altında olduğu iddiası
yatar. Hâlbuki Fred Halliday’ın da dikkat çektiği gibi “İslam tehdidi iddiası”
aslında bir “mit’ten/efsane’den/söylence’den” ibarettir. 10
Batılıların fundamentalizm kavramını tercih
etmesi de rastlantısal değil elbette. Kaliforniya Üniversitesi profesörlerinden
Ö. Faruk Abdullah’ın da dikkat çektiği gibi fundamentalizm, hoşgörüsüz, bencil,
ırkçı, irrasyonel, saldırgan, çağdışı, fanatik, dogmatik, siyasal açıdan
tehlikeli, doğal olmayan gibi anlamlar da içermektedir.11 Faruk Abdullah bir
yana Mark Juergensmeyer gibi Batılı kimi araştırmacılar bile fundamentalizm
kavramını, açıklayıcı olmaktan çok aşağılayıcı ve haksız bir kavram olarak
görmektedir. 12
Batı, fundamentalizmi ve terörizmi yalnızca
İslam hakkında bir yafta olarak kullanırken hıristiyan ve yahudi kökenli
fundamentalizmi ve terörizmi özellikle gözlerden uzak tutmaktadır.
Bu konuda izlenen propaganda daha doğrusu
beyin yıkama yöntemi oldukça açıktır. Rus fizyolog Pavlov, köpekler üzerine
yaptığı deneylerle geliştirdiği “klasik koşullama” üzerine kuruludur.
11 Eylül süreci ile Amerika başta olmak
üzere Batı’da politikacıların, medyanın ve akademisyenlerin İslam hakkındaki
icraatı da bu çerçeveye uymaktadır. Batılı politikacılar, medya ve
akademisyenler birbirinden tümüyle bağımsız olan İslam ile terörizm arasında
“korku (daha doğrusu) dehşet koşullaması” ile bir bağ kurmaktadırlar. Ellerinde
dünya kamuoyunu ikna edebilecekleri bir kanıt olmadığı halde 11 Eylül’ün
sorumluluğunu geçmişinde CIA bağlantısı da olan Usame bin Ladin’i göstererek
müslümanlar üzerine yıkmaktadır. Bu sayede terörizme yönelik nefret İslam’a
yöneltmektedirler.
Yahudi asıllı Amerikalı tarihçi Prof. Dr.
Bernard Lewis’in The Atlantic Monthly dergisinde 1990 Eylül’ünde yayımlanan “The
Roots of Muslim Rage/Müslüman Öfkesinin Kökleri” başlıklı uzun makalesinde
işlediği tez de, İslâm’ın sadece Hıristiyanlıkla değil, Hıristiyanlık Dünyası
(Christendom) da denilebilecek bütün bir Batı ile kavgalı olduğudur.
Baba George Bush döneminde başkan yardımcısı
olan Dan Quayle ile aynı dönemde NATO’nun genel sekreterliğini yapan Belçikalı
Willy Claes, farklı ortamlarda, komünizmin çöküşünden sonra Batı için ‘en ciddi
tehdidi’ İslâm’ın oluşturduğunu söylemişlerdi. 13
29 Eylül 1994’te Seville’deki NATO savunma
bakanları toplantısında Fransız Savunma Bakanı François Leotard, NATO’nun
kendisinin “İslamcı fundamentalizmden gelen tehdidi caydırmaya yönelmesi
gerektiğini” ileri sürmüştü. 14 Hepsinden önce, İngiltere’nin liberal başbakanı
Margaret Thatcher, İskoçya’da 7-8 Haziran 1990’da toplanan NATO Zirvesi’nde,
“yeni düşman İslâm dünyası” demişti.
Kimilerine göre bu gelişmeler “Medeniyetler
Çatışması” tezinin bir kanıtıdır. Bize göre ise bu durum bunun ötesinde
“Medeniyetler Çatışması”nın bir uygulamasıdır.
Amerika Düşmansız Yaşayamaz!
Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nda 20 yıl
boyunca çalışmış, bu dönemde üç yıl İstanbul’da bulunmuş ve CIA’de Ortadoğu ile
ilgili uzun vadeli öngörüler bölümünde ulusal istihbarat görevlisi olarak
çalışmış RAND’ın 15 üst düzey siyaset bilimcilerinden Graham E. Fuller bu durumu
şöyle teşhis etmektedir:
“Gerçekte Soğuk Savaş biteli beri, dünyada
bir sonraki ideolojik mücadelenin İslam ile Batı arasında olacağı konusunda
spekülasyona girişmek moda haline gelmiş bulunuyor. Bu spekülasyonun temelinde
ise, ille de Batılı ülkelere meydan okuyacak yeni bir ‘izm’in ortaya çıkması
gerektiği inancı yatıyor. Bu önerme tümüyle temelsiz de değil: Batı’nın
-özellikle ABD’nin-kültürel, siyasî, ekonomik ve askeri arenada ortaya koyduğu
simgesel ve reel güç, ürkütücü ve müdahaleci bir nitelik taşıyor. Batı’nın
dünyadaki varlığı, neredeyse tanım gereği, bir tür karşılık (düşman) yaratmaya
mahkûm bulunuyor.” 16
*Araştırmacı-Gazeteci
www.bayzan.net arbayzan@hotmail.com
Dipnotlar:
1-Bu makale şu çalışmamızdan özetlenmiştir:
Ali Rıza Bayzan, Küresel Vaftiz, İst.-2004, IQ Kültür Sanat Yayıncılık
2-Lester C. Thurow, Kapitalizmin Geleceği,
Bugünün Ekonomik Güçleri Yarının Dünyasını Nasıl Şekillendiriyor?, İst.-1997, 2.
bası, Sabah yay., s. 111
3-Batılıların İslâm ve Müslümanlar
hakkındaki aktüel algılayışları konusunda bkz., Graham E. Fuller, Ian O. Lesser,
Kuşatılanlar İslâm ve Batı'nın Jeopolitiği, çev., Ö. Arıkan, İst.-1996, Sabah
yay., s. 13-24.
4-Fuller, Lesser, Kuşatılanlar İslâm ve
Batı'nın Jeopolitiği, s. 20.
5-Fawaz Gerges, Amerika ve Siyasal İslâm,
çev., A. Emin Dağ,, İst.-2000, s. 111.
6-Örneğin protestan bir misyoner olan İsa
Karataş'ın "Ağacı Yaşken Eğdiler" adlı kitabı, İst.-2000, Gerçeğe Doğru
Kitapları, s. 129 vd.
7-Prof. Dr. Necmettin Tozlu, 'Osmanlı
İmparatorluğu'nda Misyoner Okulları', Yeni Türkiye, Osmanlı, Ank.-1999, Yeni
Türkiye yay., V/331.
8-Samuel Huntington, “The Clash of
Civilizations?” Foreing Affairs, Yaz 1993.
9-S. Sayyid, Fundamentalizm Korkusu, s. 19.
10-Fred Halliday, İslam ve Çatışma Miti, çev.,
U. Özkırımlı. G. Koç, İst.-1998, Sarmal yay.
11-Ö. Faruk Abdullah, Suriye Dosyası, çev.,
Hasan Basri, İst.-1985, Akabe yay., s. 12 vd.
12-Mark Juergensmeyer, Yeni Soğuk Savaş,
çev., A. Yalçın, İst.-2001, Pınar yay., 18 vd.
13-www.mfa.gov.tr/grupa/
percept/V-2/ysezgin.htm
14-Bkz., 30 Eylül 1994 tarihli The
Independent.
15-RAND Corporation’ın web sitesi için bkz.,
www.rand.org
16-Graham E. Fuller, Ian O. Lesser,
Kuşatılanlar İslam ve Batı’nın Jeopolitiği, s. 1.