E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

 

 

MUSTAFA SUNA

DENEME;

MAYMUN AVCILARI

Yüce Allah, “Cumartesi günü, çalışmayın!” emrine karşılık, havuzlar yaparak cumartesi günü bu havuzlara giren balıkları Pazar günü toplayan; bu davranışlarıyla, akıllarınca, Allah’ı kandırmaya çalışan topluluğa; “Zelil (aşağılık) maymunlar olun!” dedi. O insanlar ki, Mûsâ aleyhisselâmın önderliğinde Firavun’un zulmünden kurtulmuşlar, sağ-salim Kızıl Deniz’i geçmişler, çöllerde bıldırcın eti ve kudret helvasıyla rızıklandırılmışlar, nice tehlikelerden korunmuşlardı. Bütün bunların şâhidi oldukları halde, içlerindeki daha fazla mala sahip olma, rablerinin verdiğiyle yetinmeme tutkusu, onları “zelîl maymunlar olma” sonucuna götürdü.

Rabbimiz, bu insanları, başka bir hayvana değil de maymunlara çevirdi, “aşağılık” diye nitelendirdiği maymunlara...

Kur’ân-ı Kerim’de bahsedilen birçok olay, aslında kıyamete kadar sürecek zaman diliminde ortaya çıkacak olayları sembolize ederler. Olayların sadece şekilleri değişir, mahiyetleri aynıdır. Hz. Âdem’den günümüze değişen yalnızca şekiller.

Maymunlar... Zelil maymunlar... Bu hayvanları, zelil (aşağılık) kılan ne?

Dünden bugüne ne maymunlar değişti, ne de yüce Allah’ın, “zelil maymunlar olun!” hitabına muhatap olan insan tipleri.

Maymunları diğer hayvanlardan ayıran iki temel özellikleri vardır: Aşırı taklitçi ve aşırı iştahlı olmaları. İşte bu özellikleri dolayısıyla insanların kendileri için hazırlamış oldukları tuzaklara çok kolay yakalandılar. Elde edecekleri şeylere bir anda kavuşmaya çalışma tutkuları, onları, demir kafesler içerisinde, insanların taklitlerini yapan ve insanları eğlendiren gülünç bir duruma düşürdü. Taklitçilikleri ve aşırı iştahları sebebiyle, ağaçlar üzerinde, daldan dala atlayarak özgürce yaşama imkânını kaybettiler.

 Maymunların ağaçların üzerinde gezindiği ve avcı ya da avcıları meraklı gözlerle izledikleri bir orman. Avcı ya da avcılar, maymunların meraklı bakışları arasında, maymunların sevdikleri yiyeceklerden içerilerine koydukları, ağzı ancak boş bir elin rahatça girip çıkabildiği genişlikteki küpecikleri  toprağa gömerler. Sonra küpeciklerin içerisine ellerini daldırarak, yiyeceklerden birer-birer alıp yerler. Daha sonra, küpecikleri rahatça görebilecekleri bir uzaklığa gidip beklemeğe başlarlar.

Maymunlar içerisinde en taklitçi olan, çoktan küpeciklerden birinin başına geçmiştir bile! Elini küpeciğin içerisine daldırıp aynen avcıların yaptığı gibi yiyecektir. Ama o birer-birer yemeği düşünecek durumda değildir. İsteklerine bir anda kavuşma tutkusuyla, elini küpeciğe soktuğu gibi, avucunu yiyeceklerle iyice doldurur! Boş olarak, küpeciğin dar olan ağzından giren el dolu olarak bir türlü çıkmamaktadır!

Ne kadar uğraşsa nafile...

Avcı, maymunun avuçladığı yiyecekleri bırakamayacağından emin, sakin-sakin yaklaşmaya başlar...

Bırak be hayvan avuçladıklarını! Bak avcı geliyor! Kaç! Kurtul!

Yakalanan maymun bundan sonra, esaret ve zillet altında yaşayacağı kafesine konulur!..

Zavallı maymun, avuçladığı ve kendisini esarete götürecek, yemek nasip olmayacak yiyecekleri bir bırakıverse kaçıp-kurtulacak ya da yiyecekleri avuçlamadan, avcının yaptığı gibi bir-bir alıp yemeği düşünse; avcının hevesi kursağında kalacak ve tuzak olarak koyduğu sermayesinden de olacaktı...

Hz. Âdem’den günümüze ne insanlar değişti, ne de maymunlar...

Hz. Âdem ve Hz. Havva validemiz cennetteler... Her şey emirlerinde... Orada sultan onlar ve orada ölüm de yok... Orası ebedîlik yurdu... Fânîlik, ölüm, “en alçak, zelîl” anlamına gelen dünyaya mahsus... Şeytan onları, zaten ellerinde bulunan iki şeyle kandırdı: Saltanat ve ebedî (bâkî) olma.

 Şeytanlar da değişmedi… İnsan soyunu, “saltanat sahibi” ve “ebedî olma” tutkusuyla kandırmaya devam ettiler... İnsanlar, “saltanat” ve “ebedîliği” dünyada da aramağa devam ettiler. Yok olma, fânî olma korkusu ve ölüm gerçeği ebediliğin önünde bir engel olarak gözüküyordu. Ölümü öldürmek gerekiyordu...

Kimileri ebedîliği, mal biriktirip topladığı malları sayıp-dökmede aradı. Topladıkları malları habire sayıp-duruyorlardı... Mallarının zikrini artırdılar. Fânî olan malların zikriyle, akıllarınca, bâkî yani ebedî olana kavuşacaklardı. Bilmiyorlardı ki, ancak Allâh “Bâkî”dir; O’nun dışında her şey fânîdir...

Fânî malları toplamanın ve onların zikrini artırmanın peşinde fânî (fenâ fi’l-mâl) oldular. Sonları taklitçi ve iştahlı maymunlar gibi oldu, kendilerini ebedî kılacaklarına inandıkları mallara bir anda kavuşmaya çalışanların.

Yüce Allâh Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurdu:

“Arkadan diliyle çekiştirip kaş-göz hareketleriyle alay edenlerin vay haline! Ki o, mal toplayıp onu tekrar-tekrar saydı. Malının kendisini ölümsüz (ebedî) kılacağını zannetti.” (Hümeze 1-3)

Evet, insanların bazıları aynen öyle yaptılar... Topladıkları malları sayıp-dökerken, bir yandan da kaş-göz hareketleriyle, “ebedîliği”, mal toplayıp-saymada değil “Allah’ı çok anmada” arayan, ancak Allah’ın “Bâkî” sıfatında fânî olarak ebedîliğe kavuşulacağına inanan ve ölümü bu şekilde, “Allâh’ın Ebedîliği”nde öldürüp “fenâfillâh” mertebesine erişmeye çalışan insanları alaya aldılar.

Kurtuluş Allah’ı çok anmada, malı değil Allah’ın zikrini artırmada. Ebedîliği, malı toplayıp-sayarak aramada değil Allah’ın “el-Bâkî” sıfatında fânî olarak bulmaya çalışmada.

Bir kısım insanlar da yıllarını yüksek makamlara, unvanlara, süslü koltuklara kavuşabilmenin peşinde harcadılar. Yönetmek, sulta sahibi olmak, hükümran olmak… Cennette, şeytan Hz. Âdem’i ve Hz. Havvâ’yı  saltanat tuzağıyla kandırıp yasak ağaçtan yemelerini sağlamıştı ya! Makam, şöhret, koltuk tutkularıyla önlerine konan tuzakları göremediler. Makamdan makama atlayarak, yükseklere ulaşmanın hayaliyle, güzelim yıllarını geçirip son demlerine yaklaştıklarında, dillerinden düşürmedikleri, övündükleri unvanlarının bir hiçten ibaret olduğunun farkına vardılar. Ama artık iş işten geçmişti. Geriye dönüp baktıklarında, yaptıklarına pişman, insanların içerisine çıkamayan, bulundukları ve yetki sahibi oldukları makamlarda “kullanılmış” olmanın ezikliğini yaşayan insanlar… Evet, ne acı? Onları makamlara ve yetkilere layık görenler, onları “kullanmışlardı.”  Hani sultan onlardı, yöneten onlardı?

 Taklitçi ve iştahlı insanlar, reklâmlarla, değişik televizyon dizileri ve filmlerle özendirilen hayatı taklit etmede yarıştılar. Erkekler; “aldım”, kadınlar; “aldırdım” diyordu sohbetlerinde, huşû içerisinde. Sahip oldukları eşyaların zikrini yapıyorlardı. Tüketim âyini idi bir çeşit, yaptıkları.  Birbirlerinin perdelerini, döşeme takımlarını, eşya markalarını taklit etmede öyle acele ediyorlardı ki, eşyaları eskimeden, miadı dolmadan çöpe atılıyor, eskicilere gidiyordu…

Evlerini bir anda döşemeye çalışıyorlardı, popüler markalardan oluşan eşyalar ile. Gelirler yetmedi, taksitle alış-verişe yöneldiler. Taksitleri ödeyemez duruma gelince, kredi kartlarına başvuruldu. Kartların limitleri artırıldı. Eldeki kartların limitleri de yetersiz kalınca kart arayışına çıkıldı. Eş-dost kartları devreye girdi… İştah, iştahı çekiyordu…

Hani, taklitçilikleri ve iştahları sebebiyle, avcılara canlı-canlı  av olan maymunlar vardı ya!

Ödenemeyen borçlar... Alacakların tahsili için, eldeki mevcut mallara uygulanan haciz işlemleri... Yıkılan yuvalar… İntiharlar...

Bir baba düşünün: Emekli olalı yirmi yılı geçmiş ama o çalışmak zorunda. Çünkü evladının ödeyemediği kredi kartı borçları yüzünden, her ay emekli maaşının bir bölümünü alamıyor.

Traktörü, komşunun traktöründen daha büyük olmalıydı. Küçük bir bahçe traktörü aldığında, topraklarını işlemeye yeterli olduğunu bildiği halde büyüğüne sarıldı. Eldeki mevcut imkânlar yetmeyince krediler çekildi. Alınan traktörün borcu daha ödenmeden, bir yıl sonra, elde edilen gelirler de üzerine ilave edilerek daha modellileri alınıyor; köylüler, kendi aralarında, sahip oldukları araç sayısını saya-saya bitiremiyorlardı. Komşu komşuya, sahip olduğu araç sayısıyla hava atar, alay eder oldu. Köy meydanlarında, arkalarından birbirlerine bağlanan ve birbirlerini sürüklemeye çalışan traktör yarışları yapıldı. Kimin traktörü, diğerininkini sürüklerse yarışı o traktör sahibi kazanıyor; bazen de traktörünü kazanan tarafa kaptırabiliyordu.

Alınan  kredilerin ödeme zamanı ne çabuk da gelmişti?

Elde-avuçtakiler model yenilemelere harcanınca, borçlar zamanı gelince ödenemedi. Alınan borçların faizleri katlamalı olarak artıyordu…

Elindeki, kullanmadığın kamyonu  sat be adam! Borçların faizi artıyor, borçlarından kurtulmaya bak!

Bir türlü eli, kullanmadığı kamyonunu satmaya varmıyordu… Borçlar ve faizleri artmaya devam etti…

Elindeki, kullanmadığın kamyonla, sana zaten büyük ve masraflı olan traktörünü sat be adam! Hem borçlarını ve faizlerini ödersin hem de sana küçük bir bahçe traktörü parası kalır…

???!!!

Kamyon, traktör, tarlalar, evler gitti. Sonları, avuçladığı yiyecekleri, avcının geldiğini gördüğü halde, bir türlü bırakamayıp av olan maymunların sonları gibi oldu.

Evlerini kurtarabilenler kahvehanelere çıkacak çay parası bulamadılar. Her şeylerini kaybedenler yurtlarını terk ettiler. Kimileri de intiharı, yani dünyayı terk etmeyi seçtiler.

Yıllar önceydi. Bir gün, çok sevdiğim eski  bir öğrencim telefonla aradı: “Hocam, görüşebilir miyiz?”

Yarım saat sonra, evime kardeşiyle birlikte geldiklerinde durum açıklığa kavuştu: Babaları, ödeyemediği borçları  yüzünden, intihara teşebbüs etmiş ve kaldırdıkları hastanede bitkisel hayata girmişti. Ortada iki evlat, bir eş ve ödenecek borçlar bırakarak. Bir zamanın, para-gün dostu eş-dost ve akraba, kara günde ortalıktan kaybolup gitmişti.

Öğrencim, yakınıyordu, “Hocam,  falanca yerde bir dairemiz var. Babam bu daireyi satsaydı tüm borçlara yeter-artardı bile!”

Evet, elinde bulundurduğu evi bir satabilseydi; tüm borçlarını ödeyebileceği gibi  geriye, parası bile artacaktı! Bırakabilseydi avuçladıklarının bir kısmını, kurtulacaktı borçlarından, geride bıraktığı eşi ve çocukları da…

Hz. Âdem ve Hz. Havvâ’yı, cennette, “saltanat ve ebedîlik tutkusuyla” kandırıp “Dünyâ” denen ve “en alçak” anlamına gelen ortama atılmalarına sebep olan Şeytan ve avanesi, Âdemin çocuklarını da aynı tutkularla kandırmaya devam edecekler. Allah’ın zikrini dillerinde artıranlar, Allah’ın, Bekâ sıfatında ebedîliğe kavuşurken; dillerinde topladıkları ve sayıp-döktükleri malların zikrini artıranlar, fânî olan mallarının fenâlığında fânîleşecekler…

Hani, “toplayıp saydıkları malların, onları ebedî kılacağını” zannetmişlerdi ya?

 

 

Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.