MAYMUN AVCILARI
Yüce Allah, “Cumartesi günü, çalışmayın!”
emrine karşılık, havuzlar yaparak cumartesi günü bu havuzlara giren balıkları
Pazar günü toplayan; bu davranışlarıyla, akıllarınca, Allah’ı kandırmaya çalışan
topluluğa; “Zelil (aşağılık) maymunlar olun!” dedi. O insanlar ki, Mûsâ
aleyhisselâmın önderliğinde Firavun’un zulmünden kurtulmuşlar, sağ-salim Kızıl
Deniz’i geçmişler, çöllerde bıldırcın eti ve kudret helvasıyla
rızıklandırılmışlar, nice tehlikelerden korunmuşlardı. Bütün bunların şâhidi
oldukları halde, içlerindeki daha fazla mala sahip olma, rablerinin verdiğiyle
yetinmeme tutkusu, onları “zelîl maymunlar olma” sonucuna götürdü.
Rabbimiz, bu insanları, başka bir hayvana
değil de maymunlara çevirdi, “aşağılık” diye nitelendirdiği maymunlara...
Kur’ân-ı Kerim’de bahsedilen birçok olay,
aslında kıyamete kadar sürecek zaman diliminde ortaya çıkacak olayları sembolize
ederler. Olayların sadece şekilleri değişir, mahiyetleri aynıdır. Hz. Âdem’den
günümüze değişen yalnızca şekiller.
Maymunlar... Zelil maymunlar... Bu
hayvanları, zelil (aşağılık) kılan ne?
Dünden bugüne ne maymunlar değişti, ne de
yüce Allah’ın, “zelil maymunlar olun!” hitabına muhatap olan insan tipleri.
Maymunları diğer hayvanlardan ayıran iki
temel özellikleri vardır: Aşırı taklitçi ve aşırı iştahlı olmaları. İşte bu
özellikleri dolayısıyla insanların kendileri için hazırlamış oldukları tuzaklara
çok kolay yakalandılar. Elde edecekleri şeylere bir anda kavuşmaya çalışma
tutkuları, onları, demir kafesler içerisinde, insanların taklitlerini yapan ve
insanları eğlendiren gülünç bir duruma düşürdü. Taklitçilikleri ve aşırı
iştahları sebebiyle, ağaçlar üzerinde, daldan dala atlayarak özgürce yaşama
imkânını kaybettiler.
Maymunların ağaçların üzerinde gezindiği ve
avcı ya da avcıları meraklı gözlerle izledikleri bir orman. Avcı ya da avcılar,
maymunların meraklı bakışları arasında, maymunların sevdikleri yiyeceklerden
içerilerine koydukları, ağzı ancak boş bir elin rahatça girip çıkabildiği
genişlikteki küpecikleri toprağa gömerler. Sonra küpeciklerin içerisine
ellerini daldırarak, yiyeceklerden birer-birer alıp yerler. Daha sonra,
küpecikleri rahatça görebilecekleri bir uzaklığa gidip beklemeğe başlarlar.
Maymunlar içerisinde en taklitçi olan,
çoktan küpeciklerden birinin başına geçmiştir bile! Elini küpeciğin içerisine
daldırıp aynen avcıların yaptığı gibi yiyecektir. Ama o birer-birer yemeği
düşünecek durumda değildir. İsteklerine bir anda kavuşma tutkusuyla, elini
küpeciğe soktuğu gibi, avucunu yiyeceklerle iyice doldurur! Boş olarak,
küpeciğin dar olan ağzından giren el dolu olarak bir türlü çıkmamaktadır!
Ne kadar uğraşsa nafile...
Avcı, maymunun avuçladığı yiyecekleri
bırakamayacağından emin, sakin-sakin yaklaşmaya başlar...
Bırak be hayvan avuçladıklarını! Bak avcı
geliyor! Kaç! Kurtul!
Yakalanan maymun bundan sonra, esaret ve
zillet altında yaşayacağı kafesine konulur!..
Zavallı maymun, avuçladığı ve kendisini
esarete götürecek, yemek nasip olmayacak yiyecekleri bir bırakıverse
kaçıp-kurtulacak ya da yiyecekleri avuçlamadan, avcının yaptığı gibi bir-bir
alıp yemeği düşünse; avcının hevesi kursağında kalacak ve tuzak olarak koyduğu
sermayesinden de olacaktı...
Hz. Âdem’den günümüze ne insanlar değişti,
ne de maymunlar...
Hz. Âdem ve Hz. Havva validemiz
cennetteler... Her şey emirlerinde... Orada sultan onlar ve orada ölüm de yok...
Orası ebedîlik yurdu... Fânîlik, ölüm, “en alçak, zelîl” anlamına gelen dünyaya
mahsus... Şeytan onları, zaten ellerinde bulunan iki şeyle kandırdı: Saltanat ve
ebedî (bâkî) olma.
Şeytanlar da değişmedi… İnsan soyunu,
“saltanat sahibi” ve “ebedî olma” tutkusuyla kandırmaya devam ettiler...
İnsanlar, “saltanat” ve “ebedîliği” dünyada da aramağa devam ettiler. Yok olma,
fânî olma korkusu ve ölüm gerçeği ebediliğin önünde bir engel olarak
gözüküyordu. Ölümü öldürmek gerekiyordu...
Kimileri ebedîliği, mal biriktirip topladığı
malları sayıp-dökmede aradı. Topladıkları malları habire sayıp-duruyorlardı...
Mallarının zikrini artırdılar. Fânî olan malların zikriyle, akıllarınca, bâkî
yani ebedî olana kavuşacaklardı. Bilmiyorlardı ki, ancak Allâh “Bâkî”dir; O’nun
dışında her şey fânîdir...
Fânî malları toplamanın ve onların zikrini
artırmanın peşinde fânî (fenâ fi’l-mâl) oldular. Sonları taklitçi ve iştahlı
maymunlar gibi oldu, kendilerini ebedî kılacaklarına inandıkları mallara bir
anda kavuşmaya çalışanların.
Yüce Allâh Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurdu:
“Arkadan diliyle çekiştirip kaş-göz
hareketleriyle alay edenlerin vay haline! Ki o, mal toplayıp onu tekrar-tekrar
saydı. Malının kendisini ölümsüz (ebedî) kılacağını zannetti.” (Hümeze 1-3)
Evet, insanların bazıları aynen öyle
yaptılar... Topladıkları malları sayıp-dökerken, bir yandan da kaş-göz
hareketleriyle, “ebedîliği”, mal toplayıp-saymada değil “Allah’ı çok anmada”
arayan, ancak Allah’ın “Bâkî” sıfatında fânî olarak ebedîliğe kavuşulacağına
inanan ve ölümü bu şekilde, “Allâh’ın Ebedîliği”nde öldürüp “fenâfillâh”
mertebesine erişmeye çalışan insanları alaya aldılar.
Kurtuluş Allah’ı çok anmada, malı değil
Allah’ın zikrini artırmada. Ebedîliği, malı toplayıp-sayarak aramada değil
Allah’ın “el-Bâkî” sıfatında fânî olarak bulmaya çalışmada.
Bir kısım insanlar da yıllarını yüksek
makamlara, unvanlara, süslü koltuklara kavuşabilmenin peşinde harcadılar.
Yönetmek, sulta sahibi olmak, hükümran olmak… Cennette, şeytan Hz. Âdem’i ve Hz.
Havvâ’yı saltanat tuzağıyla kandırıp yasak ağaçtan yemelerini sağlamıştı ya!
Makam, şöhret, koltuk tutkularıyla önlerine konan tuzakları göremediler.
Makamdan makama atlayarak, yükseklere ulaşmanın hayaliyle, güzelim yıllarını
geçirip son demlerine yaklaştıklarında, dillerinden düşürmedikleri, övündükleri
unvanlarının bir hiçten ibaret olduğunun farkına vardılar. Ama artık iş işten
geçmişti. Geriye dönüp baktıklarında, yaptıklarına pişman, insanların içerisine
çıkamayan, bulundukları ve yetki sahibi oldukları makamlarda “kullanılmış”
olmanın ezikliğini yaşayan insanlar… Evet, ne acı? Onları makamlara ve yetkilere
layık görenler, onları “kullanmışlardı.” Hani sultan onlardı, yöneten onlardı?
Taklitçi ve iştahlı insanlar, reklâmlarla,
değişik televizyon dizileri ve filmlerle özendirilen hayatı taklit etmede
yarıştılar. Erkekler; “aldım”, kadınlar; “aldırdım” diyordu sohbetlerinde, huşû
içerisinde. Sahip oldukları eşyaların zikrini yapıyorlardı. Tüketim âyini idi
bir çeşit, yaptıkları. Birbirlerinin perdelerini, döşeme takımlarını, eşya
markalarını taklit etmede öyle acele ediyorlardı ki, eşyaları eskimeden, miadı
dolmadan çöpe atılıyor, eskicilere gidiyordu…
Evlerini bir anda döşemeye çalışıyorlardı,
popüler markalardan oluşan eşyalar ile. Gelirler yetmedi, taksitle alış-verişe
yöneldiler. Taksitleri ödeyemez duruma gelince, kredi kartlarına başvuruldu.
Kartların limitleri artırıldı. Eldeki kartların limitleri de yetersiz kalınca
kart arayışına çıkıldı. Eş-dost kartları devreye girdi… İştah, iştahı çekiyordu…
Hani, taklitçilikleri ve iştahları
sebebiyle, avcılara canlı-canlı av olan maymunlar vardı ya!
Ödenemeyen borçlar... Alacakların tahsili
için, eldeki mevcut mallara uygulanan haciz işlemleri... Yıkılan yuvalar…
İntiharlar...
Bir baba düşünün: Emekli olalı yirmi yılı
geçmiş ama o çalışmak zorunda. Çünkü evladının ödeyemediği kredi kartı borçları
yüzünden, her ay emekli maaşının bir bölümünü alamıyor.
Traktörü, komşunun traktöründen daha büyük
olmalıydı. Küçük bir bahçe traktörü aldığında, topraklarını işlemeye yeterli
olduğunu bildiği halde büyüğüne sarıldı. Eldeki mevcut imkânlar yetmeyince
krediler çekildi. Alınan traktörün borcu daha ödenmeden, bir yıl sonra, elde
edilen gelirler de üzerine ilave edilerek daha modellileri alınıyor; köylüler,
kendi aralarında, sahip oldukları araç sayısını saya-saya bitiremiyorlardı.
Komşu komşuya, sahip olduğu araç sayısıyla hava atar, alay eder oldu. Köy
meydanlarında, arkalarından birbirlerine bağlanan ve birbirlerini sürüklemeye
çalışan traktör yarışları yapıldı. Kimin traktörü, diğerininkini sürüklerse
yarışı o traktör sahibi kazanıyor; bazen de traktörünü kazanan tarafa
kaptırabiliyordu.
Alınan kredilerin ödeme zamanı ne çabuk da
gelmişti?
Elde-avuçtakiler model yenilemelere
harcanınca, borçlar zamanı gelince ödenemedi. Alınan borçların faizleri
katlamalı olarak artıyordu…
Elindeki, kullanmadığın kamyonu sat be
adam! Borçların faizi artıyor, borçlarından kurtulmaya bak!
Bir türlü eli, kullanmadığı kamyonunu
satmaya varmıyordu… Borçlar ve faizleri artmaya devam etti…
Elindeki, kullanmadığın kamyonla, sana zaten
büyük ve masraflı olan traktörünü sat be adam! Hem borçlarını ve faizlerini
ödersin hem de sana küçük bir bahçe traktörü parası kalır…
???!!!
Kamyon, traktör, tarlalar, evler gitti.
Sonları, avuçladığı yiyecekleri, avcının geldiğini gördüğü halde, bir türlü
bırakamayıp av olan maymunların sonları gibi oldu.
Evlerini kurtarabilenler kahvehanelere
çıkacak çay parası bulamadılar. Her şeylerini kaybedenler yurtlarını terk
ettiler. Kimileri de intiharı, yani dünyayı terk etmeyi seçtiler.
Yıllar önceydi. Bir gün, çok sevdiğim eski
bir öğrencim telefonla aradı: “Hocam, görüşebilir miyiz?”
Yarım saat sonra, evime kardeşiyle birlikte
geldiklerinde durum açıklığa kavuştu: Babaları, ödeyemediği borçları yüzünden,
intihara teşebbüs etmiş ve kaldırdıkları hastanede bitkisel hayata girmişti.
Ortada iki evlat, bir eş ve ödenecek borçlar bırakarak. Bir zamanın, para-gün
dostu eş-dost ve akraba, kara günde ortalıktan kaybolup gitmişti.
Öğrencim, yakınıyordu, “Hocam, falanca
yerde bir dairemiz var. Babam bu daireyi satsaydı tüm borçlara yeter-artardı
bile!”
Evet, elinde bulundurduğu evi bir
satabilseydi; tüm borçlarını ödeyebileceği gibi geriye, parası bile artacaktı!
Bırakabilseydi avuçladıklarının bir kısmını, kurtulacaktı borçlarından, geride
bıraktığı eşi ve çocukları da…
Hz. Âdem ve Hz. Havvâ’yı, cennette,
“saltanat ve ebedîlik tutkusuyla” kandırıp “Dünyâ” denen ve “en alçak” anlamına
gelen ortama atılmalarına sebep olan Şeytan ve avanesi, Âdemin çocuklarını da
aynı tutkularla kandırmaya devam edecekler. Allah’ın zikrini dillerinde
artıranlar, Allah’ın, Bekâ sıfatında ebedîliğe kavuşurken; dillerinde
topladıkları ve sayıp-döktükleri malların zikrini artıranlar, fânî olan
mallarının fenâlığında fânîleşecekler…
Hani, “toplayıp saydıkları malların, onları
ebedî kılacağını” zannetmişlerdi ya?