E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

 

 

ZEKİ SOYAK

CUMA SOHBETLERİ;

İMAN HEYECANI

Taşkınlık eden kibirlenen insanlar Allah indinde asla makbul değildir. Çünkü taşkınlık yapmak, büyüklenmek mümine yakışmaz. Büyük olan sadece Allah Teâlâ’dır. Rabbimiz Teâlâ Peygamberinin lisanı ile “kim benimle büyüklük konusunda niza ederse onu mahvederim” (Müslim, Birr 136) buyuruyor.

İşte görüyorsunuz insanlar olarak ne kadar aciziz. Ufacık bir mikrop vücudumuza giriyor, koskoca vücudumuzu yıkıveriyor, yatağa mahkûm ediyor. Hâlbuki o mikrop, mikroskopla bile zor görülecek kadar küçük bir şey.

Çocuğun, sevdiğin, yavrun kucağında can veriyor, hadi bakalım sahip ol da Azrailin elinden al. Alamazsın. En has doktorları getirdin, hepsini başına koydun. Her türlü imkânı sağladın fakat yine ona -Allah dilemedikçe- şifa veremezsin, ama Allah Teala dilerse hiçbir sebep olmadan şifa verir. Ölüm döşeğinden sizi alır ve yeniden hayata kavuşturur. Bunlar Allah’ın kudretinde olan şeylerdir. Kula düşen nedir? Sebeplere tevessül etmektir. Asla ve asla taşkınlık yapmamak, kibirlenmemektir.

“Şehvetlerle dinini ihlal eden, nefsinin peşine koşan, şehvetinin peşinde zaman öldüren insan ne kötü kuldur” buyuruyor Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem. Hırs ve tamahın sürüklediği kul ne kötü kuldur.  İnsanlar öyle hırs ve tamah sahibi olmuşlar ki, üç beş kuruşluk bir dünya menfaati için yapmayacakları şey yoktur. Dünyadan ufacık bir menfaati için biniyor arabasına, kilometrelerce yol tepiyor. Yaz demiyor, kış demiyor, Ramazan demiyor, bayram demiyor dünya menfaati için dünyanın öbür ucuna sıkıntı duymadan gidiyor. Aynı şâhıs, “haydi Allah için şuradan şuraya gidelim” dendiğinde, arabasını kalkıp çalıştırmak şöyle dursun yerinden bile oynamıyor. İşte bu aradaki farkı kapatmak lazım.

Müslüman, dünyası için helâlından rızk peşinde koşarken -ki bu meşru bir şeydir- bunun yanında da Allah yolunda bir şeyler istendiği zaman hiç tereddüt etmeden, aynı heyecanla hatta dünyevî kâr heyecanını defalarca katlayan bir heyecanla, o hizmete koşuşturması lazım. Zaten müminler, iman heyecanı, Allah yolunda hizmet heyecanı, cihat heyecanını kaybettikleri gün devletlerini kaybetmişlerdir. Şu anda bu heyecanı yani iman heyecanını, hizmet heyecanını, cihat heyecanını, Allah yolunda kulluk heyecanını kaybettiğimiz için bu haldeyiz.

Yermuk savaşındayız. Müslümanlar, hıristiyanlarla büyük bir savaş yapıyor. Bizans’ın en büyük askerleri onlarca generalleri, büyük bir orduyla gelmişler. Halid bin Velid radıyallahu anh İslam ordularının başkomutanı. İki ordu arasındaki zahiri farka baktığımız zaman, o kadar çok ve o kadar büyük ki. Bizanslılar bütün papazlarını ve din adamlarını getirmişler. Sancaklarını çekmişler. Ve kendilerine göre ilahiler söylüyorlar. Bu şekilde kendi ordularını teşvik ediyorlar. İslam ordusu tarafında ise sadece “Allahu ekber, Allahu ekber, La ilahe illallahu vallahu ekber” tekbirleri yükseliyor. Tekbirler yüceliyor ve bunların içerisinde ne din adamları var, ne de müftüler var, vaizler var. Onların içinden heyecan dalgasıyla yükselen sedaları var. Onlar heyecanlarını kaybetmemişler. Onlar heyecanlarıyla o meydana gelmişler. Çıplak atların üzerindeler, üzerlerinde zırhları yok, yalın kılıçlarıyla ama iman heyecanları var, cihat heyecanları var. Karşısındaki insanlara İslam’ı ulaştırma heyecanları var, yoksa kuru toprak elde etmek sevdaları yok. Onlar, karşımızdaki insanlar da müslüman olsunlar, onlar da imana gelsinler heyecanını taşıyorlar.

Büyük tarihçilerden bir hıristiyan Yermuk savaşındaki bu hali şöyle izah ediyor, o genişçe yazmış da ben kısaca özetleyeyim:

“Bir tarafta müslümanlar çıplak atların üzerine binmişler, zırhları yok, hiçbir dünyevî beklentileri de yok. Gayeleri Allah’ın ismini yüceltmek ve din-i mübin-i İslam’ı bütün aktar-ı âleme yaymak. Onlar, karşısındaki insanı öldürmek veyahut da topraklarını zapt etmek için heyecan duymuyorlar; onların heyecanı iman, cihad, hizmet ve karşısındaki insanların da müslüman olma heyecanı. Bu heyecan onları coşturuyor.

Bizans tarafında ise papazlar, kafalarına taçlar giymişler, çeşit çeşit alametler takmışlar, hepsi sıraya dizilmiş ilahiler söylüyorlar. Çeşitli hıristiyan kasideleri söyleyerek güya Bizans askerlerini heyecanlandıracaklar, askerlerini müslümanların üzerine sürecekler, gayeleri bu.” Burada dikkat buyurun, bir hıristiyan tarihçi hıristiyanların en büyük din adamları hakkında şöyle diyor: “Fakat Bizans askerlerini, güya müslümanların aleyhine teşvik etmek için, böyle kasidelerle, ilahilerle insanları, askerleri coşturan papazların kalbinde iman yoktu. Dünyevî birçok menfaatleri, çıkarları var. Eğer Bizans askerleri mağlup olursa o menfaat ve çıkarları zail olacak, korkuları ve endişeleri bu. Yoksa bunların kalplerinde iman yok.”

Değerli müminler;

İslam’ı öğrenen, İslam’ı yaşamaya çalışan veya İslam’ı başkalarına öğretmek, başkalarına tebliğ etmek durumunda olan insanların bu ibretli hadise karşısında oturup şöyle bir düşünmeleri, başlarını iki elleri arasına alıp tefekkür etmeleri gerekir. Bu ümmete İslam’ı anlatanlara söylüyorum. Gerek okullarda, gerek şurada, gerek burada din-i mübin-i İslam’ı insanlara anlatan biz insanlar kalbimize dönüp bakalım. Nasılız? Acaba bırakınız coşkumuzu, bırakınız heyecanımızı kaybetmek yoksa -Allah korusun- imanımızdan mı uzaklaştık, imanımız mı zaafa uğradı?

Bir kere imanımızın zaafa uğradığı gerçek, eğer imanımız zaafa uğramasaydı biz böyle olmayacaktık. İslam âleminde meydana gelenler, gözümüzün önünde her gün tekrarlanıp dururken biz böyle olmayacaktık. İmanımızın zaafiyeti kesin fakat daha ileriye gitmeyeydi inşallah. Onun için sık sık kalbimizi yoklayalım ve imanımızı tazeleyelim. Dünya hırsından, dünya tamahından uzaklaşıp Allah yolunda cihad, Allah yolunda hizmet yoluna koyulalım. Çünkü heva ve hevese uyan insan neticede sapıtır, imanından bile olur. Nitekim bunun geçmişte de hali hazırda da pek çok örnekleri var. Dünya makam ve mevkii için, sırf bazı insanlara yaltaklanmak için veyahut da bazı insanların iltifatına mazhar olmak için insanlar nice nice sözler ediyorlar ve bu yapmış oldukları konuşmalar neticesinde de -Allah korusun- imanlarından bile oluyorlar da haberleri olmuyor.

Değerli müslümanlar, “kendisini zillete sürükleyen bir arzuya kaptıran kul ne kötü kuldur” buyuruyor Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem. Kendisini zillete duçar ediyor. Üç beş kuruşluk dünya menfaati için zillete düşüyor. Bir makam ve mevki elde etmek için nice nice değersiz yerlerde boyun eğiyor. Öyleyse aziz kardeşim, insanı dünyada da ukbada da aşağıların aşağısına doğru sürükleyen kötü arzulardan, kötü duygulardan kendimizi uzak tutalım.

Mümin şükredici ve sabredici olmalıdır. Eğer şükretmesini ve sabretmesini bilmezse işte o zaman bu dünya hayatında birçok kötülüklere duçar olur. İnsan sabretmeyince birçok kötülüklere mecburen dalar. İnsan şükretmesini bilmezse, şükretmesi gereken Allah’ın lütfettikleri, elinden çıkar gider haberi olmaz.  O şükretmesi gereken şeyler elinden gittikten sonra eyvah demenin faydası var mı? Sabretmen gereken şeylere bir müddet daha sabretsen emin bir noktaya geleceksin veyahut da biraz daha sabretsen o kötülükten kurtulacaksın. Sabretmediğin için o kötülüğün içine düşüverdin, sonradan geriye dönüp bakıyorsun ki iş işten geçmiş. Eğer müminde iki haslet mevcut olursa, yani hem sabreder hem şükrederse, Allah indinde muhakkak sabreden ve şükredenlerden yazılır. Sabreden, şükreden bir kul da mümin bir kuldur. Çünkü Abdullah ibni Mes’ud radıyallahu anh diyor ki:

“İman iki kısımdan ibarettir. Bir kısmı sabır, bir kısmı şükürdür. Kim ki sabreder ve şükrederse imanını tamamlamış olur.”

Peki, kötülüklere karşı sabredelim mi? Hayır! Tabi böyle durumlarda sabredilmez. O sabır değil meskenettir. Böyle durumlarda müslüman emri bil maruf nehyi anil münkerle mükelleftir. Önümüzde kötülükler, her türlü ahlaksızlıklar yapılıyor biz de bu kötülüklere, bu ahlaksızlıklara mani olacak güce sahibiz, o zaman elimizle tutup o kötülüğe mani olacağız. Elimizle müdahaleye gücümüz yetmiyor, dilimizle “yapma etme” diyeceğiz. Buna da gücümüz yetmiyorsa, kalben buğz edeceğiz ki bu imanın en zayıfıdır.  Sonra, şükretmek… Allah Teâlâ’nın bize çeşit çeşit nimetleri var. Az veya çok. Bakarsınız Ahmet’e göre Mehmet’inki, Mehmet’e göre Hasan’ınki daha çok olabilir. Veyahut da bulunduğu mevki itibari ile Hasan Hüseyin’den daha bir başka yerde bulunabilir. Bunlara bakarak katiyen şükürsüzlük yapmayacağız. Dünya işlerinde Allah Teâlâ’nın lütfuna mazhar olduğumuz ne varsa ona şükredeceğiz. Dünya işlerinde bizden aşağıdakilere bakacağız, şükrümüzü artıracağız. Ahiret işlerinde ise bizden aşağıdakilere değil, üst taraftakilere bakacağız ve böylece şükrümüzü daha fazla ziyadeleştireceğiz. İbadet yapmada ve kötülükleri yapmamada sabredeceğiz, böylece Allah’ın sevgili kullarından olmaya çalışacağız.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki:

“Kim dini hususunda kendisinden üstün olana bakıp ona uyarsa, dünyası hususunda da kendisinden aşağıda olana bakıp kendisini ondan üstün kıldığı için Allah’a hamd ederse, Allah onu hem şükredici, hem de sabredici yazar. Kim de dini hususunda kendisinden aşağısına dünyası hususunda da kendisinden üstün olana bakıp, eyvah ben onun gibi nasıl olamadım diyerek esef ederse Allah onu ne şükredici ve ne de sabredici yazar.” (Tirmizî, Kıyamet 59)

Demek ki değerli müminler, bizler dinimiz konusunda bizden yukarıdakilere bakacak, onlar gibi olmaya çalışacak hatta onlardan daha ileri hizmetler yapmaya çalışacak, heyecanımızı hiç kaybetmeyeceğiz. Eğer bizden yukarıdakilere bakmazsak, hizmet heyecanımızı, cihad heyecanımızı, Allah yolunda kulluk heyecanımızı, iman heyecanımızı muhafaza edemeyiz. Bunu muhafaza edebilmek için hem zaman zaman kendimizi yoklayacak nefis muhasebesi yapacak, hem de hep din-i mübine hizmet eden insanlara bakacağız. “Yahu şu insanın yaptığı hizmetlere, şu haline bak! Fakir olduğu, ihtiyaç sahibi olduğu halde bakınız işlerini güçlerini az çok yerine getirir getirmez, vazifelerini yapar yapmaz hemen hizmete koşuyor. Allah yolunda kulluğa koşuyor. Şu ne güzel kul!” diye ona imrenmemiz, bu heyecanı onların haline bakarak muhafaza etmemiz lazım.

Dünya işlerinde daha ileride olan insanlara bakarsak, iki günlük dünya için o insanlara imrenirsek, iman heyecanımızı, hizmet heyecanımızı, cihad heyecanımızı kaybederiz. Bakınız kimler geldi kimler geçti bu dünyadan. “Dünyanın yarısı benim, Türkiye benim” diyen insanlar neredeler? Hepsi göçüp gittiler ve toprağın altındalar, dünyada ne yapmışlarsa karşılığını orada görüyorlar. Öyleyse kötülüklerden kaçmak lazımdır. Haramlardan kaçmak lazımdır. Kötü insanlardan kaçmak lazımdır. Kötülüklerin yanından kaçmak lazımdır. Çünkü Allah Teala:

“Ey müminler, Allah’tan ittika ediniz ve sadıklarla beraber olunuz” (Tevbe 119) buyuruyor.

Dünyada iyilerle beraber olursanız muhakkak iyi işler yaparsınız. İyilerle beraber olur, onların izini takip ederseniz muhakkak iman, hizmet, cihad, kulluk heyecanını da muhafaza etmiş olursunuz. Ama kötülerle beraber olursanız hep dünyayı konuşan, makam mevki, para pul gibi hep böyle dünyevî işlerle meşgul olan insanlarla beraber bulunursanız, netice itibari ile siz de onlara uyar heyecanınızı kaybedersiniz. Filistin’de, Irak’ta ve başka yerlerde olanlar, sizin için artık adiyattan bir haber gibi olur. Bir an olur ki her şeyinizi kaybedersiniz. Bu hususta Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor:

“Haramlardan kaç ki insanların en çok ibadet edeni olasın. Allah’ın sana yaptığı taksimata razı ol ki insanların en kanaatkârı olasın. Komşuna iyilik et ki gerçek mümin olasın. Kendin için sevdiğini insanlar içinde sev ki gerçek müslüman olasın. Çok gülme zira çok gülmek kalbi öldürür.” (Ebu Hureyre’den, Tirmizî)

Değerli müslümanlar, bu hadis-i şerif üzerinde de dikkatlice tefekkür edelim ve Rabbimizin yolunda, imanımızın, hizmetimizin, cihadımızın heyecanını daima taze tutalım ve Allah Teala’ya layık-ı veçhi ile bir kul olmak için çalışalım.

 

Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.