İMAN HEYECANI
Taşkınlık eden kibirlenen insanlar Allah
indinde asla makbul değildir. Çünkü taşkınlık yapmak, büyüklenmek mümine
yakışmaz. Büyük olan sadece Allah Teâlâ’dır. Rabbimiz Teâlâ Peygamberinin lisanı
ile “kim benimle büyüklük konusunda niza ederse onu mahvederim” (Müslim, Birr
136) buyuruyor.
İşte görüyorsunuz insanlar olarak ne kadar
aciziz. Ufacık bir mikrop vücudumuza giriyor, koskoca vücudumuzu yıkıveriyor,
yatağa mahkûm ediyor. Hâlbuki o mikrop, mikroskopla bile zor görülecek kadar
küçük bir şey.
Çocuğun, sevdiğin, yavrun kucağında can
veriyor, hadi bakalım sahip ol da Azrailin elinden al. Alamazsın. En has
doktorları getirdin, hepsini başına koydun. Her türlü imkânı sağladın fakat yine
ona -Allah dilemedikçe- şifa veremezsin, ama Allah Teala dilerse hiçbir sebep
olmadan şifa verir. Ölüm döşeğinden sizi alır ve yeniden hayata kavuşturur.
Bunlar Allah’ın kudretinde olan şeylerdir. Kula düşen nedir? Sebeplere tevessül
etmektir. Asla ve asla taşkınlık yapmamak, kibirlenmemektir.
“Şehvetlerle dinini ihlal eden, nefsinin
peşine koşan, şehvetinin peşinde zaman öldüren insan ne kötü kuldur” buyuruyor
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem. Hırs ve tamahın sürüklediği kul ne kötü
kuldur. İnsanlar öyle hırs ve tamah sahibi olmuşlar ki, üç beş kuruşluk bir
dünya menfaati için yapmayacakları şey yoktur. Dünyadan ufacık bir menfaati için
biniyor arabasına, kilometrelerce yol tepiyor. Yaz demiyor, kış demiyor, Ramazan
demiyor, bayram demiyor dünya menfaati için dünyanın öbür ucuna sıkıntı duymadan
gidiyor. Aynı şâhıs, “haydi Allah için şuradan şuraya gidelim” dendiğinde,
arabasını kalkıp çalıştırmak şöyle dursun yerinden bile oynamıyor. İşte bu
aradaki farkı kapatmak lazım.
Müslüman, dünyası için helâlından rızk
peşinde koşarken -ki bu meşru bir şeydir- bunun yanında da Allah yolunda bir
şeyler istendiği zaman hiç tereddüt etmeden, aynı heyecanla hatta dünyevî kâr
heyecanını defalarca katlayan bir heyecanla, o hizmete koşuşturması lazım. Zaten
müminler, iman heyecanı, Allah yolunda hizmet heyecanı, cihat heyecanını
kaybettikleri gün devletlerini kaybetmişlerdir. Şu anda bu heyecanı yani iman
heyecanını, hizmet heyecanını, cihat heyecanını, Allah yolunda kulluk heyecanını
kaybettiğimiz için bu haldeyiz.
Yermuk savaşındayız. Müslümanlar,
hıristiyanlarla büyük bir savaş yapıyor. Bizans’ın en büyük askerleri onlarca
generalleri, büyük bir orduyla gelmişler. Halid bin Velid radıyallahu anh İslam
ordularının başkomutanı. İki ordu arasındaki zahiri farka baktığımız zaman, o
kadar çok ve o kadar büyük ki. Bizanslılar bütün papazlarını ve din adamlarını
getirmişler. Sancaklarını çekmişler. Ve kendilerine göre ilahiler söylüyorlar.
Bu şekilde kendi ordularını teşvik ediyorlar. İslam ordusu tarafında ise sadece
“Allahu ekber, Allahu ekber, La ilahe illallahu vallahu ekber” tekbirleri
yükseliyor. Tekbirler yüceliyor ve bunların içerisinde ne din adamları var, ne
de müftüler var, vaizler var. Onların içinden heyecan dalgasıyla yükselen
sedaları var. Onlar heyecanlarını kaybetmemişler. Onlar heyecanlarıyla o meydana
gelmişler. Çıplak atların üzerindeler, üzerlerinde zırhları yok, yalın
kılıçlarıyla ama iman heyecanları var, cihat heyecanları var. Karşısındaki
insanlara İslam’ı ulaştırma heyecanları var, yoksa kuru toprak elde etmek
sevdaları yok. Onlar, karşımızdaki insanlar da müslüman olsunlar, onlar da imana
gelsinler heyecanını taşıyorlar.
Büyük tarihçilerden bir hıristiyan Yermuk
savaşındaki bu hali şöyle izah ediyor, o genişçe yazmış da ben kısaca
özetleyeyim:
“Bir tarafta müslümanlar çıplak atların
üzerine binmişler, zırhları yok, hiçbir dünyevî beklentileri de yok. Gayeleri
Allah’ın ismini yüceltmek ve din-i mübin-i İslam’ı bütün aktar-ı âleme yaymak.
Onlar, karşısındaki insanı öldürmek veyahut da topraklarını zapt etmek için
heyecan duymuyorlar; onların heyecanı iman, cihad, hizmet ve karşısındaki
insanların da müslüman olma heyecanı. Bu heyecan onları coşturuyor.
Bizans tarafında ise papazlar, kafalarına
taçlar giymişler, çeşit çeşit alametler takmışlar, hepsi sıraya dizilmiş
ilahiler söylüyorlar. Çeşitli hıristiyan kasideleri söyleyerek güya Bizans
askerlerini heyecanlandıracaklar, askerlerini müslümanların üzerine sürecekler,
gayeleri bu.” Burada dikkat buyurun, bir hıristiyan tarihçi hıristiyanların en
büyük din adamları hakkında şöyle diyor: “Fakat Bizans askerlerini, güya
müslümanların aleyhine teşvik etmek için, böyle kasidelerle, ilahilerle
insanları, askerleri coşturan papazların kalbinde iman yoktu. Dünyevî birçok
menfaatleri, çıkarları var. Eğer Bizans askerleri mağlup olursa o menfaat ve
çıkarları zail olacak, korkuları ve endişeleri bu. Yoksa bunların kalplerinde
iman yok.”
Değerli müminler;
İslam’ı öğrenen, İslam’ı yaşamaya çalışan
veya İslam’ı başkalarına öğretmek, başkalarına tebliğ etmek durumunda olan
insanların bu ibretli hadise karşısında oturup şöyle bir düşünmeleri, başlarını
iki elleri arasına alıp tefekkür etmeleri gerekir. Bu ümmete İslam’ı anlatanlara
söylüyorum. Gerek okullarda, gerek şurada, gerek burada din-i mübin-i İslam’ı
insanlara anlatan biz insanlar kalbimize dönüp bakalım. Nasılız? Acaba bırakınız
coşkumuzu, bırakınız heyecanımızı kaybetmek yoksa -Allah korusun- imanımızdan mı
uzaklaştık, imanımız mı zaafa uğradı?
Bir kere imanımızın zaafa uğradığı gerçek,
eğer imanımız zaafa uğramasaydı biz böyle olmayacaktık. İslam âleminde meydana
gelenler, gözümüzün önünde her gün tekrarlanıp dururken biz böyle olmayacaktık.
İmanımızın zaafiyeti kesin fakat daha ileriye gitmeyeydi inşallah. Onun için sık
sık kalbimizi yoklayalım ve imanımızı tazeleyelim. Dünya hırsından, dünya
tamahından uzaklaşıp Allah yolunda cihad, Allah yolunda hizmet yoluna koyulalım.
Çünkü heva ve hevese uyan insan neticede sapıtır, imanından bile olur. Nitekim
bunun geçmişte de hali hazırda da pek çok örnekleri var. Dünya makam ve mevkii
için, sırf bazı insanlara yaltaklanmak için veyahut da bazı insanların
iltifatına mazhar olmak için insanlar nice nice sözler ediyorlar ve bu yapmış
oldukları konuşmalar neticesinde de -Allah korusun- imanlarından bile oluyorlar
da haberleri olmuyor.
Değerli müslümanlar, “kendisini zillete
sürükleyen bir arzuya kaptıran kul ne kötü kuldur” buyuruyor Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellem. Kendisini zillete duçar ediyor. Üç beş kuruşluk
dünya menfaati için zillete düşüyor. Bir makam ve mevki elde etmek için nice
nice değersiz yerlerde boyun eğiyor. Öyleyse aziz kardeşim, insanı dünyada da
ukbada da aşağıların aşağısına doğru sürükleyen kötü arzulardan, kötü
duygulardan kendimizi uzak tutalım.
Mümin şükredici ve sabredici olmalıdır. Eğer
şükretmesini ve sabretmesini bilmezse işte o zaman bu dünya hayatında birçok
kötülüklere duçar olur. İnsan sabretmeyince birçok kötülüklere mecburen dalar.
İnsan şükretmesini bilmezse, şükretmesi gereken Allah’ın lütfettikleri, elinden
çıkar gider haberi olmaz. O şükretmesi gereken şeyler elinden gittikten sonra
eyvah demenin faydası var mı? Sabretmen gereken şeylere bir müddet daha
sabretsen emin bir noktaya geleceksin veyahut da biraz daha sabretsen o
kötülükten kurtulacaksın. Sabretmediğin için o kötülüğün içine düşüverdin,
sonradan geriye dönüp bakıyorsun ki iş işten geçmiş. Eğer müminde iki haslet
mevcut olursa, yani hem sabreder hem şükrederse, Allah indinde muhakkak sabreden
ve şükredenlerden yazılır. Sabreden, şükreden bir kul da mümin bir kuldur. Çünkü
Abdullah ibni Mes’ud radıyallahu anh diyor ki:
“İman iki kısımdan ibarettir. Bir kısmı
sabır, bir kısmı şükürdür. Kim ki sabreder ve şükrederse imanını tamamlamış
olur.”
Peki, kötülüklere karşı sabredelim mi?
Hayır! Tabi böyle durumlarda sabredilmez. O sabır değil meskenettir. Böyle
durumlarda müslüman emri bil maruf nehyi anil münkerle mükelleftir. Önümüzde
kötülükler, her türlü ahlaksızlıklar yapılıyor biz de bu kötülüklere, bu
ahlaksızlıklara mani olacak güce sahibiz, o zaman elimizle tutup o kötülüğe mani
olacağız. Elimizle müdahaleye gücümüz yetmiyor, dilimizle “yapma etme”
diyeceğiz. Buna da gücümüz yetmiyorsa, kalben buğz edeceğiz ki bu imanın en
zayıfıdır. Sonra, şükretmek… Allah Teâlâ’nın bize çeşit çeşit nimetleri var. Az
veya çok. Bakarsınız Ahmet’e göre Mehmet’inki, Mehmet’e göre Hasan’ınki daha çok
olabilir. Veyahut da bulunduğu mevki itibari ile Hasan Hüseyin’den daha bir
başka yerde bulunabilir. Bunlara bakarak katiyen şükürsüzlük yapmayacağız. Dünya
işlerinde Allah Teâlâ’nın lütfuna mazhar olduğumuz ne varsa ona şükredeceğiz.
Dünya işlerinde bizden aşağıdakilere bakacağız, şükrümüzü artıracağız. Ahiret
işlerinde ise bizden aşağıdakilere değil, üst taraftakilere bakacağız ve böylece
şükrümüzü daha fazla ziyadeleştireceğiz. İbadet yapmada ve kötülükleri yapmamada
sabredeceğiz, böylece Allah’ın sevgili kullarından olmaya çalışacağız.
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem
buyuruyor ki:
“Kim dini hususunda kendisinden üstün olana
bakıp ona uyarsa, dünyası hususunda da kendisinden aşağıda olana bakıp kendisini
ondan üstün kıldığı için Allah’a hamd ederse, Allah onu hem şükredici, hem de
sabredici yazar. Kim de dini hususunda kendisinden aşağısına dünyası hususunda
da kendisinden üstün olana bakıp, eyvah ben onun gibi nasıl olamadım diyerek
esef ederse Allah onu ne şükredici ve ne de sabredici yazar.” (Tirmizî, Kıyamet
59)
Demek ki değerli müminler, bizler dinimiz
konusunda bizden yukarıdakilere bakacak, onlar gibi olmaya çalışacak hatta
onlardan daha ileri hizmetler yapmaya çalışacak, heyecanımızı hiç
kaybetmeyeceğiz. Eğer bizden yukarıdakilere bakmazsak, hizmet heyecanımızı,
cihad heyecanımızı, Allah yolunda kulluk heyecanımızı, iman heyecanımızı
muhafaza edemeyiz. Bunu muhafaza edebilmek için hem zaman zaman kendimizi
yoklayacak nefis muhasebesi yapacak, hem de hep din-i mübine hizmet eden
insanlara bakacağız. “Yahu şu insanın yaptığı hizmetlere, şu haline bak! Fakir
olduğu, ihtiyaç sahibi olduğu halde bakınız işlerini güçlerini az çok yerine
getirir getirmez, vazifelerini yapar yapmaz hemen hizmete koşuyor. Allah yolunda
kulluğa koşuyor. Şu ne güzel kul!” diye ona imrenmemiz, bu heyecanı onların
haline bakarak muhafaza etmemiz lazım.
Dünya işlerinde daha ileride olan insanlara
bakarsak, iki günlük dünya için o insanlara imrenirsek, iman heyecanımızı,
hizmet heyecanımızı, cihad heyecanımızı kaybederiz. Bakınız kimler geldi kimler
geçti bu dünyadan. “Dünyanın yarısı benim, Türkiye benim” diyen insanlar
neredeler? Hepsi göçüp gittiler ve toprağın altındalar, dünyada ne yapmışlarsa
karşılığını orada görüyorlar. Öyleyse kötülüklerden kaçmak lazımdır. Haramlardan
kaçmak lazımdır. Kötü insanlardan kaçmak lazımdır. Kötülüklerin yanından kaçmak
lazımdır. Çünkü Allah Teala:
“Ey müminler, Allah’tan ittika ediniz ve
sadıklarla beraber olunuz” (Tevbe 119) buyuruyor.
Dünyada iyilerle beraber olursanız muhakkak
iyi işler yaparsınız. İyilerle beraber olur, onların izini takip ederseniz
muhakkak iman, hizmet, cihad, kulluk heyecanını da muhafaza etmiş olursunuz. Ama
kötülerle beraber olursanız hep dünyayı konuşan, makam mevki, para pul gibi hep
böyle dünyevî işlerle meşgul olan insanlarla beraber bulunursanız, netice
itibari ile siz de onlara uyar heyecanınızı kaybedersiniz. Filistin’de, Irak’ta
ve başka yerlerde olanlar, sizin için artık adiyattan bir haber gibi olur. Bir
an olur ki her şeyinizi kaybedersiniz. Bu hususta Rasulullah sallallahu aleyhi
ve sellem şöyle buyuruyor:
“Haramlardan kaç ki insanların en çok ibadet
edeni olasın. Allah’ın sana yaptığı taksimata razı ol ki insanların en
kanaatkârı olasın. Komşuna iyilik et ki gerçek mümin olasın. Kendin için
sevdiğini insanlar içinde sev ki gerçek müslüman olasın. Çok gülme zira çok
gülmek kalbi öldürür.” (Ebu Hureyre’den, Tirmizî)
Değerli müslümanlar, bu hadis-i şerif
üzerinde de dikkatlice tefekkür edelim ve Rabbimizin yolunda, imanımızın,
hizmetimizin, cihadımızın heyecanını daima taze tutalım ve Allah Teala’ya
layık-ı veçhi ile bir kul olmak için çalışalım.