BU DAVA YA AZİZ EDER, YA
ZELİL !!!
Bu dava Allah davası, bu
dava rasuller, nebiler, salihler ve sadıklar davasıdır.
İnsanlar bu davaya
bağlılıkları ve bu davadaki samimiyetleri sebebiyle aziz, bu
davaya karşı gelişleri ve davadaki samimiyetsizlikleri sebebiyle
zelil olacaklardır.
Allah davasından başka
davalarda ikbal ve izzet arayanlar, zilletten başka bir şey
bulamamış ve bulamayacaklardır.
Rabbimiz celle celâluhu:
“Çünkü Allah inananların
sahibidir. İnkârcılar ise sahipsizdir.” (Muhammed 47/11)
buyurarak, Allah davasına sahip çıkanların sahibinin kendisi
olduğunu ilan etmiştir. Sahibi Allah celle celâluh olan dava ne
büyük bir dava ve bu davanın samimi bir eri olmak ne büyük bir
şeref ya Rabbi!
Rabbimizin dava erlerine
müjdesine kulak verelim:
“Ey iman edenler! Eğer siz
Allah’a (Allah’ın davasına) yardım ederseniz o da size yardım
eder, ayaklarınızı kaydırmaz.” (Muhammed 47/7) buyurmaktadır.
Bu müjdeyi Allah davasının
önderlerinin ve onlara tabi olan Allah erlerinin hayatlarında
açıkça görmekteyiz. Çünkü onlar bu davaları için her şeylerini
ortaya koymuşlar ve hiç yılmadan davaları uğrunda mücadele
etmişlerdi. Bunların hallerini Rabbimiz överek haber
vermektedir.
“Nice peygamberler vardır
ki, beraberinde birçok Allah erleri bulunduğu halde savaştılar
da Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf
göstermediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever.” (Âl-i
İmrân 3/146)
Rasulullah sallallahu aleyhi
ve sellemin davası uğrundaki kararlılığına bir bakalım.
Rasulullah sallallallahu aleyhi ve sellem:
“… Allah’a yemin ederim ki,
Allah’ın beni vazifelendirdiği bu dava uğrunda onlarla
savaşırım; ta ki ya Allah beni galip kılar, ya da kellem bu
yolda gider.” buyurmuştur. (Buharî)
Müslüman, Allah davası
uğrunda galip gelse de hoş, bütün varlığını yitirse de hoş.
Çünkü bu amellerin müşterisi Allah’tır.
“… Allah yolunda çarpışıp
öldürülen ve öldüren müminlerin canlarını ve mallarını cennet
karşılığı satın almıştır. Verdiği sözü Allah’tan daha çok tutan
kim vardır? Öyleyse yaptığınız bu alış verişe sevinin. İşte bu,
büyük kurtuluştur.” (Tevbe 9/111)
Allah davası uğrundaki her
türlü fedakârlık mümin için kazançların en büyüğüdür. Dünya ve
ahiret mutluluğunun kaynağıdır. Peygamberler ve beraberlerindeki
Allah erleri davaları için her türlü çileye katlanmışlardır.
Peygamber Efendimiz bir
savaştan dönmüştü. Mescide girip iki rekât namaz kıldı. Zaten
her yolculuktan döndüğü zaman mescide girip iki rekât namaz
kılmak, sonra Fatıma’ya uğramak ve ondan sonra evine gitmek
itiyadında idi. Bu sefer de savaştan dönünce Fatıma O’nu kapıda
karşıladı ve görür görmez ağlayıp boynuna sarıldı yüzünü ve
gözlerini öptü. Peygamber Efendimiz kendisine:
- Niçin ağlıyorsun diye
sordu. Fatıma radıyallahu anha:
- Görüyorum senin rengin
solmuş ve elbisen yırtılmış dedi.
Bunun üzerine Peygamber
Efendimiz:
“Ey Fatıma! Ağlama zira
Cenâb-ı Hak senin babanı öyle bir dava için göndermiştir ki,
yeryüzünde topraktan, deve tüyünden ve kıldan yapma ne kadar ev
varsa, o dava yüzünden ya aziz veya zelil olacaktır.” dedi.
(Taberânî)
Bu davaya tabi olmak izzet,
bu davaya sırt çevirmek zillettir.
“İman edenler Allah yolunda
savaşırlar. İnanmayanlar ise tağut (batıl davalar ve şeytan)
yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın;
şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır.” (Nisa 4/76)
Eşref-i mahlûkat olan
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ve güzide ashabı Allah
davası uğrunda her türlü işkence ve zorluklara katlanarak bu
davanın hâkim olması için tüm güçleri ile gayret etmişlerdir. Ne
yaşlılık ne gençlik, ne zenginlik ne fakirlik, ne zulüm ne
işkence onları davalarını yaşama ve yaşatma yolundan
alıkoyamamıştı.
Enes radıyallahu anhtan
rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz:
“Bu yolda gördüğüm eza ve
korku hiç kimsenin başına gelmemiştir. Üzerimden otuz gün ve
gece geçti de -Bilâl’in koltuğu altındaki biraz yiyecekten
başka- ne bende, ne de Bilâl’de bir canlının yiyebileceği bir
şey vardı.” buyurdu. (Tirmizî ve İbni Mace)
Urve radıyallahu anhtan:
“İbnu’l As’a, müşrikler
tarafından Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme yapılan en
büyük hakareti anlatır mısın? dedim.
İbnu’l As:
Bir gün Peygamber Efendimiz
Kâbe bitişiğinde Hicr’de namaz kılarken Ebu Muayt oğlu Ukbe
gelip boynuna eteğini sardı ve bütün gücü ile boğazını sıktı.
Derken Ebu Bekir radıyallahu anh geldi de Ukbe’nin kolundan
tutup onu Peygamber Efendimizin üzerinden kaldırdı ve:
- Size bir adam, Rabbim
Allah’tır dediği için mi öldürüyorsunuz? “Oysaki o size
Rabbinizden apaçık mucizeler de getirmiştir. Bununla beraber
eğer o, yalancı ise yalanının zararı kendine aittir. Eğer
doğrulardan ise sizi tehdit edegeldiği azabın bir kısmı olsun
gelip size çarpar” mealindeki Mü’min suresinin 28. ayetini
okudu.” (Buhari)
Rasulullah’ın ve ashabının
Allah davası uğrunda katlandıkları meşakkatler saymakla bitmez.
Bilal radıyallahu anhın
eziyetlere tahammülü, Yasir ailesinin eziyetlere tahammülü,
Habbab radıyallahu anhın ateşle işkenceye tahammülü, Mus’ab
radıyallahu anhın eziyetlere katlanması. Bütün ashabın şiddetli
açlığa, susuzluğa, yaralara, hastalıklara, cihat meydanlarında
şiddetli korku ve soğuğa tahammülleri dillere destandır. Onlar
bütün bu meşakkatlere, inandıkları Allah davası için katlanmış,
müthiş bir sabır ve gayretle Allah davasının bütün arza ilanını
gerçekleştirmişlerdir. Çünkü Allah celle celaluhun yardımı
onlarla beraberdi. Onlar gayret etmiş, Allah celle celaluhu
vaadini gerçekleştirmiştir.
“Gevşemeyin ve üzülmeyin.
Eğer inanmış iseniz en üstün siz olacaksınız” (Âl-i İmran 3/139)
“Ey inananlar! Bir
toplulukla karşılaşırsanız direnin ve başarıya ulaşmanız için
Allah’ı çokça anın.” (Enfal 8/45)
“Onların sözleri sadece
şöyle söylemekti: Ey Rabbimiz! Günahlarımızı ve işimizdeki
taşkınlığımızı bağışla; ayaklarımızı (yolunda) sabit kıl;
kâfirler topluluğuna karşı bizleri muzaffer kıl!” (Âl-i İmran
3/147)
“Ey iman edenler! Allahın
size olan nimetini hatırlayın; hani size ordular saldırmıştı da,
biz onlara karşı bir rüzgâr ve sizin göremediğiniz ordular
göndermiştik. Allah ne yaptığınızı çok iyi görmekte idi.” (Ahzab
33/9)
Müminler ne zaman birlik ve
beraberlik içinde, ihlâs ve samimiyetle Allah davası uğrunda
mücadele etmişler, Allah celle celaluhun gaybî yardımları sağnak
sağnak onlara ulaşmış ve muzaffer olmuşlardır.
“Allah, kendi yolunda
kenetlenmiş bir yapı gibi saf bağlayarak savaşanları sever.”
(Saf 61/4)
“Seveceğiniz başka bir şey
daha var. Allah’tan yardım ve yakın bir fetih. Müminleri
müjdele.” (Saf 61/10)
Müminler olarak ne zaman
İslam adıyla süslenip İslam ahkâmına boyun eğmekten uzaklaştık,
ihtiraslarımızın etkisi altına girmeye başladık, o zaman dilin
davası ile kalbin davası farklılaştı. İstikbale yönelmek yerine
mazinin ihtişamını sayıklar olduk. Anılarla avunduk. Hatta nice
yanlışlarımızı tespit edip çözüm yolları aramak yerine, onları
haklı gösterme çabasına girdik. Kolaya talip olduk, hizmet
etmedik, hizmet edenlerin dedikodusuna mahkûm olduk, kimseyi
beğenmedik, kendimizi olmazsa olmaz zannettik, en kötüsü de
ilâhî davayı nefsî davalarımıza vasıta yaptık.
Sadece Allah davasının
münkirleri zillete mahkûm olmazlar. Niyetlerini ve amellerini
ifsat edenler de zilletten nasibini alırlar.
Ebu İmran el-Cüvenî’den:
“Ömer radıyallahu anh, bir
gün bir rahibin manastırı önünden geçerken durmuş ve
beraberindekiler rahibe Emir’ul mü’minin seni bekliyor diye
seslenmişler. Rahip çıktığı zaman, dünyayı terk edip fazla
ibadet ettiği için benzinin solduğunu gören Ömer radıyallahu anh
ağlamıştır. Bunun üzerine beraberindekiler Ömer’e:
- Bu hıristiyandır demişler,
Ömer de:
- Hıristiyan olduğunu
biliyorum bu sebeple ona acıyorum; “(Amel ve ibadet yolunda)
yorulan bir takım yüzler vardır ki, kızgın bir ateşe girecek ve
son derece sıcak bir kaynaktan içirilecektir.” (Gaşiye 88/3-4)
ayetlerini hatırladım da onun bu kadar yorulduğu halde ateşe
girmesine acıdım demiştir.” (Beyhakî)
Artık akletmeliyiz,
adetullah iman esaslarına şuurlu olarak iman etme merhalesini
aşamamış kimseler için tecelli etmiyor. Yoksa değişik ayetlerde
her vesile ile müminlerin “dostu”, “yardımcısı”, “müdafii”,
“koruyucusu” olduğunu ifade eden Rabbimizin günümüz müminlerini
bunlardan mahrum bırakmasını, müslümanların yıllardır zalimlerin
zulmü altında inlemelerini nasıl izah edebiliriz.
Bütün kötü hal ve
şartlarımızı dış güçlere yıkma hastalığını bırakıp içe dönmeli,
kendimiz için kendimizin imal ettiği prangalardan kurtulmalıyız.
Muvaffakiyet için ise davanın sahibi olan Rabbimizin
murakabesini daha yakından hissetmeliyiz.
Davanın hâkim olması için
yeterli azim ve gayret göstermeli, bu hususta samimi olmalı,
tefrikayı ortadan kaldırmalı, birlik ve beraberliğin tesisine
gayret göstermeliyiz.
Davamıza inanma, yaşama,
yaşatma hususunda nerede bulunduğumuzun muhasebesini yapmalı,
sonra da gereğini.