İslamın
İnsan Hakları Işığında İsçi Hakları
A. İNSANIN VARLIK YAPISI VE
ÖZELLİKLERİ
İnsanın varlık yapısında,
biri diğeri ile ayrılmaz bir bütün teşkil eden iki temel unsur
vardır. İnsan bedeni, Allah tarafından bazı işlemlere tabi
tutularak belli bir kıvama sokulmuş olan “toprak”tan
yaratılmıştır(bkz. Ali İmran 3/59; En’am 6/2; Araf 7/12; Hicr
15/26,28,33; Rum 30/20; Secde 32/7-9; Saffat 37/11; Sad 38/71).
Aslı toprak olan insan bedenine Allah kendi ruhundan üflemiştir
(bkz. Hicr 15/29; Secde 32/9; Sad 38/72) ve böylece beşeri
varlık şekillenmiştir. O halde insan sıradan bir varlık
değildir; o kendi zatında ilâhî olanı barındırmaktadır. İnsanın
varlık modeli, ilâhî isim ve sıfatları kendisine yansıdığı en
üstün örnektir. Hz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin
“Allah, Âdem’i kendi suretinde yarattı” (Buhari İsti’zan 1;
Müslim Birr 115) anlamındaki hadisi bu gerçeği dile
getirmektedir.
Bu yapı özelliği ile insan,
kâinattaki varlıklar sıralamasının en üst halkasını oluşturur.
O, Allah’ın en şerefli ve üstün varlığıdır(bkz İsra 17/70; Tin
95/4) ve diğer bütün varlıklar arasında insana üstünlük
kazandıran özellik, kendisini iki alanda açığa vurur. Birincisi,
“bilgi edinme kabiliyeti”dir. İnsan, Allah’ın kendisine verdiği
akıl gücü sayesinde âlemin sırlarını keşfetme, tabiatı yöneten
kanunlara vâkıf olma, eşyanın gizli ve örtülü hakikatine ulaşma
kabiliyeti taşımaktadır. İnsan bu kabiliyeti ile meleklerden de
üstün bir konuma yükselme imkânı bulmuştur. Bu yüzden Allah
meleklerin Adem’e secde etmesini istemiş, bütün melekler ona
secde etmişlerdir(Bkz Bakara 2/30-34).
İnsanı farklı ve üstün kılan
ikinci özellik ise, “bağımsız davranma, seçme kabiliyeti”ne
sahip olmasıdır. Melekler de dâhil kâinattaki bütün yaratıklar,
Allah’ın önceden belirlediği bir program ve düzen içerisinde
kendi görev ve faaliyetlerini yerine getirirler ve asla bunun
dışına çıkamazlar. Oysaki insana kendi davranışları içerisinde
bağımsız davranabilme özelliği verilmiştir. Allah meleklere:
“Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” diyerek, ilk insanın
yaratılışında onları hazır bulundurduğunda melekler: “Orada
bozgunculuk yapacak, kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa
biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz!”(Bakara
2/30) diyerek tereddütlerini dile getirdiler. Yani, insandaki
bağımsız hareket edebilme gücünün doğuracağı tehlikeli
sonuçlardan endişe duydular. Nitekim Hz Âdem ve Havva’nın
cennetten düşüşlerine yol açan gelişmeler, insan tabiatındaki
bağımsız davranma ve Allah’ın emrine aykırı hareket edebilme
gücünü açığa çıkarmıştır (bkz. Araf 7/22; Taha 20/121).
İnsan potansiyel olarak iyi
ya da kötüyü seçme ve gerçekleştirme özelliğine sahiptir; varlık
yapısında onu her iki yönde de sürükleyen güçlerle donatılmış ve
dengelenmiştir. “İnsanın şahsiyetine (nefse) ve onu
şekillendirene andolsun ki, Allah ona bozukluğunu ve iyiliğini
işlemiştir…” (Şems 91/7-10) anlamındaki ayet, insandaki bu iki
yönlü hassas dengeye işaret etmektedir. Bu bakımdan kişinin
davranışlarının sorumluluğu yalnızca kendisine aittir. İnsan
kendi istek ve iradesiyle hangi yöne yönelmeyi uygun görürse,
Allah da onu o yöne çevirmektedir.(bkz. Rum 30/30; Araf
7/172-173) İnsan itaate olduğu kadar, isyan ve inkara da güç
yetirebilmektedir.
B. İNSAN VE İNSANLAR
1) Eşitlik İlkesi: İslam’a
göre, bütün insanların fıtratı, yaratılış mahiyeti aynı ortak
özelliklerle donatılmıştır. Bu bakımdan insanlar arasında
farklılık ve eşitlikten söz edilemez. Her şeyden önce, aynı bir
ana babadan türemiştir:
“Ey İnsanlar! Biz sizi bir
erkek ve dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi
kabilelere ve milletlere ayırdık.” (Hucurat 19/13. Ayrıca bkz.
Nisa 4/1; Zümer 39/1). Bu anlamda insan olarak kimsenin kimseye
tabii özellikler bakımından bir üstünlüğü yoktur. Hz
Peygamber’in Veda Haccı hutbesinde söylediği rivayet edilen şu
ifadeler de aynı gerçeği dile getirmektedir:
“İnsanlar! Rabbiniz birdir.
Babanız da birdir; hepiniz Âdemin çocuklarısınız, Âdem ise
topraktandır. Arabın aceme bir üstünlüğü yoktur…” (Müslim, Hacc
147; Tecrit tercümesi 10/401).
İnsan olarak kadın ve erkek
arasında bir fark yoktur; her ikisi de insan cinsine dâhil
olmaları bakımından eşittir. Erkeklerin hak ve üstünlüklerinden
bahseden ayetlerden (Bakara 2/228; Nisa 4/34) anlaşılması
gereken şey, bir mahiyet ve yaratılış üstünlüğü değil, bir görev
ve etkinlik üstünlüğüdür. Nitekim yapılan iyi işlerin
karşılığının, kadın erkek ayrımı yapılmaksızın aynı ölçülerde
verileceği birçok ayette zikredilmektedir. (Bkz. Nisa 4/32; Nahl
16/97; Ahzab 33/35 ).
İnsanların değişik tabii
gruplar içerisinde yer almaları, belli bir topluluğun üyesi
bulunmaları da onlara bir üstünlük ve imtiyaz sağlamaz (Hucurat
49/11); kendilerini bu durumda gören insanlar psikolojik bir
yanılsama içerisine düşmüş olanlardır.
2) Üstünlük ilkesi: İslam’a
göre insanların doğuştan sahip oldukları tabii özellikler ve
bağlarla değil, fakat kazanılan, çalışılarak elde edilen ve
gerçekleştirilen şu iki konuda gerçek bir üstünlük elde etmeleri
mümkündür:
a) Bilgiye dayanan üstünlük:
Bilgi edinme yeteneği, insanın en değerli ve asil özelliğidir.
Bunu geliştirme ölçüsüne göre kişinin değeri artar. “De ki! Hiç
bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer 39/9) ve “Eğer
bilmiyorsanız, bilgi sahibi insana sorun.” (Nahl 16/43)
anlamındaki ayetler bu üstünlüğe işaret etmektedir.
b) İman samimiyetine dayanan
üstünlük: Gerçek iman, insanın kendi psikolojik eğilimlerini
aşarak kişiliğinde tam bir değişmeyi ve yeniden yapılanmayı
gerektiren ciddi bir tutumdur. Kişide iman kökleştikçe, Allah
karşısındaki sorumluluk duygusu da artar; buna bağlı olarak
davranışlara ahlak ve fazilet ölçüsü hâkim olmaya başlar. Bu
durum “takva” terimi ile ifade edilir. İşte İslam’daki üstünlük
ilkesinin en önemli göstergesi bu takva derecesidir:
“..Allah katında en değerli
olanınız, ahlak ve faziletçe (takva) en üstününüzdür” (Hucurat
49/13).
Hz Peygamber de insanların
Allah katında en değerli olanının, O’na en çok saygı gösteren
olduğunu belirterek, İslam’da bunun dışında bir üstünlüğe yer
olmadığını açıklamıştır (Bkz. Müslim Hacc147; Tecrit ter. 10/401
vd.)
İlim ve imandaki samimiyet
derecesine dayanan bir üstünlük ilkesi, şu ayette bir arada
zikredilmektedir:
“Allah, içinizden iman etmiş
olanlarla, kendilerine ilim verilmiş olanları derecesini
yükseltir.” (Mücadele 58/11)
3) İnsanlar Arası Ferdî
Farklılıklar:
İnsanların zeka, güç-kuvvet,
cinsiyet, yetenek, mal-mülk gibi doğuştan elde edilen tabii
özellikler bakımından farlılıklar gösterdikleri bilinmektedir.
Kur’an-ı Kerim’e göre bu durum toplumdaki işlerin sağlıklı
olarak yürütülmesi, insanlar arası ilişkileri gelişmesi
açısından gereklidir:
“..Dünya hayatında onların
geçimliliklerini aralarında biz taksim ettik ve onlardan kimi
ötekilere derecelerle üstün kıldık ki, biri diğerine iş
gördürebilsin” (Zuhruf 43/32). Ayrıca, kişilerin sahip oldukları
özellik ve yetenekleri nasıl ve ne şekilde kullanacaklarının
sınanması da ilâhî hikmetin bir başka yönüdür:
“..Size verdiği şeylerden
sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan
O’dur” (Enam 6/165).
C. İNSANIN TEMEL HAK VE
HÜRRİYETLERİ
İslam insana dört temel hak
ve hürriyet tanır; bunların yerli yerinde kullanılması kişinin
kendi irade ve çabasına bağlıdır.
a) Hayat Hakkı: Dünyaya her
gelen insan çok tabii olarak varlığını sürdürme hakkına
sahiptir; bu hakkı meşru bir sebep olmaksızın onun elinden almak
çok büyük bir insanlık suçudur:
“Kim yeryüzünde bozgunculuk
yapmamış bir cana kıyarsa sanki bütün insanları öldürmüş
gibidir. Ve kim de onun hayatını kurtarırsa bütün insanları
hayata kavuşturmuş gibidir” (Maide 5/32).
b) Din ve İnanç Hürriyeti:
İnanma, rıza ve içten bir teslimiyete dayandığı ölçüde bir değer
ifade eder. Kişinin irade ve tercihini hür ve serbest kararını
hiçe sayan, baskı altına alan ya da ortadan kaldıran bir anlayış
ve uygulama İslam tarafından hiç tasvip edilmemiştir. “..Dinde
zorlama yoktur.” (Bakara 2/256) ve “De ki: Hak Rabbindendir,
dileyen inansın dileyen inkar etsin” (Kehf 18/29) gibi ayetler
bu hürriyeti açıkça ortaya koyarlar. Hz Peygamber sallallahu
aleyhi ve sellemin taşıdığı “tebliğ” görev ve sorumluluğunun
sınırları da aynı prensibe göre belirlenmiştir. O, yalnızca
bildirmek ve anlatmakla görevliydi. Onun gönüller üzerinde bir
baskı yapmaya etkisi yoktu. İnsanların başına bir bekçi ya da
gözcü olarak gönderilmemişti. Zorbalık yapmazdı. Sadece doğruyu
hatırlatacaktı (Bkz Âl-i İmran 3/20; Nisa 4/80; Maide 5/92, 99;
Enam 6/107; Nahl 16/35; Rum 30/53; Zümer 39/41; Şura 42/48;
Zariyat 51/45).
c) Mal Kazanma ve Sahip Olma
Hürriyeti: İslam, özel mülkiyet ve servet edinmeyi meşru
sınırlar içerisinde kabul ve teşvik eder. Her insan çalıştığını
almalı (Bkz Necm 53/39) ve kendi malı üzerinde istediği gibi
tasarrufta bulunabilmelidir. Mal ve servet, Allah’ın insanlara
bir iyilik ve nimetidir; her kişi çalışıp çabalayarak kendi
kısmetinin peşinde olmalıdır (Bkz. Cuma 62/10; Müzzemmil 73/20;
Mülk 67/15).
d)İnsanlık Şeref ve
Haysiyetini Koruma Hakkı: İnsan Allahın en şerefli ve üstün
varlığı (İsra 17/70) olduğuna göre, tabii olarak saygıya
layıktır. Onun manevî varlığı ve kişiliğini zedeleyecek, ırz,
namus ve haysiyetine, şeref ve saygınlığına yönelik her türlü
saldırı önemlidir. Bu yüzden, insanlara maddî eziyet ve işkence
yapılamayacağı gibi, aşağılanıp alaya da alınamaz.
D.İNSANIN SORUMLULUKLARI VE
GÖREVLERİ
İnsan başıboş, sorumsuz ya
da eğlence olsun diye yaratılmamıştır; var oluşun bir anlam ve
gayesi vardır(bkn Kıyamet 75/36; Âl-i İmran 3/191; Sad 38/27;
Mü’minun 23 /115). O halde insanın yaratılış gayesi ve bu
dünyadaki asıl görevi nedir? Şüphesiz ki bu, kendi yaratanına
“kulluk”tur. “Cinleri ve insanları ancak bana kulluk etmeleri
için yarattım” (Zariyat 51/56) anlamındaki ayette bu açıkça
ifade edilmiştir.
İnsan yeryüzünde “Allah’ın
Halifesi” olmaya adaydır (bkz: Bakara 2/30; Enam 6/ 165); O’nun
adına tasarrufta bulunma ve yeryüzünde hükmetme görev ve
yetkisiyle donatılmıştır. Bu yolda insan, “Allah’ın dinine
yardım etmek” (Hadid 57/ 25; Saf 61/14) suretiyle “Yeryüzünü
imar etme” (Hud 11/61) ve orada ahlakî temellere dayalı adaletli
bir sosyal düzen kurmakla yükümlüdür. Bu kendisine tevdi edilmiş
olan öyle bir “emanettir” ki göklere, yere ve dağlara sunulduğu
zaman onlar, bunun sorumluluğundan korkup kaçmışlar, fakat insan
bunu yüklenmiştir (Ahzab 33/72; Haşr 59/21). Bu bakımdan
insanın, bu emaneti hakkıyla yerine getirebilmesi için çok ciddi
çaba ve gayret göstermesi, bu uğurda malını, canını en sevdiği
şeyleri geride bırakacak (bkz Tevbe 9/24) olgunluğa ulaşması
gerekmektedir. “Cihad” kavramı en genel anlamı ile bu kutsal
görev uğrunda yapılan bütün insanî çabaların adıdır. Cihad,
kişinin kendi nefsinde ve bütün yeryüzünde ilâhî bir düzenin
kurulması için var gücüyle çalışma, mücadele etmedir. Yeryüzü
insan için bir rahat ve eğlenme yeri olmayıp, bir cihad ve yarış
alanıdır. Kimin gerçek insanlık ve kulluk seviyesine
ulaşabileceğinin anlaşılabilmesi için düzenlenmiş bir imtihan ve
deneme alanıdır (bkz. Mülk 67/2).
E.İSLAMDA İŞÇİ HAKLARI
1. İş ve Çalışmanın Önemi:
İş ve çalışma insan hayatının ayrılmaz bir boyutudur. Kişinin
dünya hayatında geçimini sağlayabilmesi yanında, kabiliyetlerin
açığa çıkması, saklı güç ve imkânların gerçekleştirilmesi iş ve
çalışmaya bağlıdır. Bu yüzden dünya hayatı Allah tarafından,
uyku, dinlenme ve eğlenme ile birlikte iş ve çalışmanın yer
aldığı bir tertip üzere düzenlenmiştir:
“Yeryüzünü size boyun
eğdiren O’dur. Öyleyse yerin sırtlarında dolaşın, Allah’ın
verdiği rızıktan yiyin; sonunda dönüş O’nadır” (Mülk 67/15).
“Gündüzü (eşyayı) gösterici
kıldık ki, Rabbinizden bir lütuf arayasınız” (İsra 17/12).
Esasen, “yeryüzünü imar etme” (Hud 11/61) insanın bu dünyadaki
görevinin önemli bir parçasıdır. Allah, bunun gerçekleşmesi için
gerekli olan bütün imkânları insanın hizmetine sunmuştur.
Üretici olan ve insanlara faydası dokunan kişi, Allah’a olan
bağlılığını sürdürdüğü sürece, Allah’ın halifesi olma sıfatına
hak kazanacaktır (Nur 24/55).
İslam, her insana aynı hak
ve hürriyetleri tanır; bunun karşılığında da Allah’a kul olmaya
davet eder. Kulluk, belli söz, kural ve uygulama ile sınırlı
değildir; insanın bütün iş ve davranışlarını yöneten içten
sağlam bir niyet ve kişiyi her durumda ilâhî âlemle temasa
geçiren yüce bir duygunun konusu olarak yaşanır. Bu yerleşik
niyet ve duygu var oldukça, kişinin yaptığı her iş bir kulluk
ifadesi olacaktır. Allah’a inanan ve bu inancına bağlı kalarak
bir üretim faaliyetinde bulunan kimse, yalnız bu işin dünyadaki
maddî ve manevî karşılığını almakla kalmayacak, aynı zamanda
dînî bakımdan da bir sevap kazanmış olacaktır (bkz. Âl-i İmran
3/57).
2) İşbölümü ve Dayanışma:
Dünyayı imar etme hususunda her insanın katkısı kendi
ölçülerinde olacaktır. Çünkü yaratılışta insanlar güç, kabiliyet
ve çeşitli özellikler bakımından farklı derecelerde
yaratılmışlardır (bkn İsra 17/21; Nahl 16/71; Zuhruf 43/32; Enam
6/165). Dolayısıyla herkesin yapacağı iş de diğerinden farklı
olacaktır. Böylece toplum hayatının ihtiyaç duyduğu çeşitli
işkolları, meslek ve zanaatların gelişmesi bu sayede mümkün
olmuştur. Ayrıca bu durum, insanları birbirine yaklaştıran,
herkesi başkalarına bağımlı kıldığı için sosyal ilişkileri
geliştirip güçlendiren bir faktördür.
İslam, iktisadî
farklılaşmayı bir sosyal gerçek olarak kabul eder. Bu, iktisadî
faaliyetin canlılığı için gereklidir. Fakat servet, kabiliyet ve
güç farklılaşması bir üstünlük sebebi olmayıp, sadece bir
imtihan vesilesidir (Enam 6/165). Toplum için faydalı olan hangi
iş olursa olsun hakkıyla yapıldığı zaman bir değer ifade eder.
Şeref ve üstünlük işin kendisinde değil, o işin hangi ilkelere
göre, nasıl ve ne şekilde yerine getirildiği ile ilgilidir.
İlâhî rıza gözetilerek yapılan ve başkalarına faydası olan her
iş ve meslek faaliyeti geçerlidir. Önemli olan bu işin en iyi
şekilde yerine getirilmesidir. İnsanın şeref ve değerini
yükselten yaptığı işten çok, bu ilkeler ışığı altında işini iyi
yapmasıdır.
3) Emeğin Kutsallığı: İslam,
insanı kâinata hükmetmeye memur gördüğü gibi, ondaki üretici
kuvvete yani emeğe büyük bir önem atfeder. İslam, emeği maddî ve
manevî yönleriyle ele alır. Ahlakî davranış olarak
vasıflandırılabilecek olan manevî emek, “salih amel” olarak
adlandırılır. Maddî manada emek ise, bir üretim faktörüdür. Ve
daha çok fizikî çabayı gerektirir. Geniş manasıyla insan emeği
onun kâinat içerisindeki yerini belirler. Hangi tür iş olursa
olsun, emek sarf edilen bir konuda insanın bunun karşılığını
alması en tabii hakkıdır. Çünkü insanın sorumluluğunu
biçimlendiren ve onun değerini belirleyen bu emektir:
“İnsan için ancak kendi
çalıştığının (karşılığı) vardır” (Necm 53/39; Mülk 67/15)
anlamındaki ayet bu hakkın dokunulmazlığına işaret etmektedir.
Bir üretim faktörü olarak
emek iktisadî faaliyetin en önemli unsurudur. İslam emeği,
üretim ve hayatın en hayırlı aracı olarak kabul eder. En iyi
kazanç, el emeğinin ürünü olanıdır:
“Hiç kimse kendi emeği ile
kazandığından daha hayırlı bir şey yememiştir” (Buhari Buyu 15)
diyen Hz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kişinin
çalışmasını, üretimde bulunmasını ve ailesini geçindirmesini,
Allah yolunda cihad ve gündüzleri oruç, geceleri namazla geçirme
ile bir tutmuştur (Buhari, Nafakat 1). Buradan, üretime yönelik
emeğin ibadet önemini haiz olduğu sonucunu çıkarabiliriz. En
kötü şartlar altında bile olsa çalışmak, başkalarına yük
olmaktan daha iyi görülmüştür:
“Kişini sırtında odun
taşıyarak geçimini sağlaması, versin veya vermesin birisinden
bir şey istemesinden daha hayırlıdır.” (Buhari Buyu 15)
İşçi hakları: İslam’ın kendi
insan görüşü çerçevesinde anlam kazanan işçi hakları iki ana
başlık altında ele alınabilir:
a) Maddî Haklar: Bunun
başında “ücret” gelir. Her insanın çalıştığının karşılığını tam
olarak alması ilâhî bir ilkedir. Bu durumda ücret, işçinin en
başta gelen, en dokunulmaz hakkıdır. Çalışan kişiye ne kadar
ücret verileceği önceden belirlenmelidir(Nesai K.35, B.44 ) ve
geciktirilmeksizin ücret zammını da vermelidir. Hz Peygamber
sallallahu aleyhi ve sellem bir hadisinde, “İşçiye ücretini alın
teri kurumadan ödeyiniz.” (İbn Mace Rehin 4) ifadesiyle, bunun
önemine dikkat çekmektedir. Bir diğer hadiste ise, ödeyebilecek
durumda olduğu halde kişinin borcunu ödemeyi geciktirmesinin
zulüm olduğu belirtilmiştir (Buhari Havalat 1-2). İşçinin
ücretini geciktirmek bile büyük bir vebal iken, onu hiç
ödememenin sorumluluğunu şu kutsi hadis dile getirmektedir:
“Allah Teala şöyle buyurdu:
Üç kişi vardır ki, kıyamet günü beni karşılarında
bulacaklardır…( Bunlardan biri de) işçi tutup da ücretini
vermeyendir” (Buhari, İcare 10).
b) Manevî Haklar: İşçi, her
insan gibi saygı duyulması ve önem verilmesi gereken birisidir.
İşçinin hayatı ve sağlığı, en az işvereninki kadar değerlidir.
Hayat ve sağlık göz göre göre işe feda edilemez. Bu bakımdan iş
ve çalışma şartları insan şeref ve izzetine uygun tarzda
düzenlenmiş olmalıdır.
Her şeyden önce iş, onu
yapacak olan kişinin gücünü aşmamalıdır. Kur’an-ı Kerim’de:
“Allah hiç kimseye gücünün
yeteceğinden başkasını yüklemez” (Bakara 2/286) anlamındaki
ayet, insana gücünü aşan ve hayatını tehlikeye sokan bir işin
yaptırılmasına izin verilmeyeceğini ortaya koymaktadır. Hz
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de:
“Hizmetçileriniz sizin
kardeşlerinizdir. Allah onları ellerinizin altına verdi,
dileseydi sizi onların elleri altına sokabilirdi. Kimin elinin
altında bir kardeşi bulunuyorsa, ona yediğinden yedirsin,
giydiğinden giydirsin. Onlara kaldıramayacakları işi yüklemesin,
eğer yüklerseniz kendilerine yardım ediniz” (Buhari İman 22,
Edeb 44; Müslim Eyman 38,40; Ebu Davut Edeb 124) şeklinde
işverenleri uyarmaktadır. Burada Hz Muhammed sallallahu aleyhi
ve sellem kölelerin ve hizmetçilerin durumuna temas etmiştir.
Onlar için gerekli olan ölçü bu olunca, hür işçilere de çok
tabii olarak aynı şekilde davranılması gerekir. Bu ayet ve
hadisler, herkesin güç ve kabiliyetine uygun düşen işlerde
çalıştırılması ilkesini ortaya koymaktadır. Her insandan her
türlü iş beklenmez. Eğer insanların bilgi, güç ve kabiliyetleri
dikkate alınmazsa, o işte iyi bir verim alınamayacağı da açık
bir gerçektir.
İşçi ile işveren arasında
kardeşçe insanî ilişkiler kurulması, “iş barışı”nın en başta
gelen şartıdır. İslam, insanlar arasındaki eşitliği ve
kardeşliği ısrarla savunmak suretiyle toplumun her kesiminde
barışı ve dayanışmayı öngörmektedir. Böyle bir insanlık ve
kardeşlik anlayışı içerisinde işçisine kendi refah seviyesine
yakın bir yaşama imkanı ve işçisinin ruh ve beden sağlığını en
iyi şekilde dikkate alan bir iş ortamı hazırlayan işveren, her
bakımdan rahat edecektir. Böyle bir çalışma ortamında işçi de,
patronunun işini kendi işi gibi bilecek ve işine dört elle
sarılarak, işini zevkle yapacaktır. Böylece en ileri üretim
artışı ve verimlilik elde edilmiş olacaktır.
İşçi, namaz ve oruç gibi
farz ibadetleri ve sünnet türü taatleri yerine getirme ve yeteri
kadar dinlenme hakkına sahiptir. İşveren belki o anda işlerin
yoğun olması yüzünden namazı cemaatle kılmasına izin
vermeyebilir. Ancak tek olarak kılınması mümkün olmayan Cuma ve
Bayram namazları bundan müstesnadır. Eğer yakında bir mescid
varsa, işçinin ücretinden ibadet süresi için bir kesinti
yapılmaz. Çünkü bu büyük bir zaman kaybına yol açmaz. Belli
aralıklarla işçinin dinlenmesi, hatta kısa süreli bazı sportif
faaliyetlerde bulunması çalışma verimini artırabilir.
5) İşçinin görev ve
Sorumlukları: Her sistemde haklar ve görevler karşılıklıdır.
İslam anlayışı işçiye yukarıda belirtilen hakları öngörürken,
buna karşılık şu konularda da sorumluluk yüklemektedir:
a) Aldığı Ücreti Hak Etmek:
Çalışan her müslüman helal lokmanın peşinde olmalıdır. Bunun
için işçi de işini gereği şekilde yapmalı, ücretin karşılığını
en iyi şekilde vermelidir. Kişinin elde ettiği kazancın
mahiyeti, onun Allah’la ilişkilerinin kendisi için doğuracağı
sonuçları etkileyen önemli bir faktördür. Duanın nasıl kabul
göreceğini soran Enes b. Malik’e Rasulullah sallallahu aleyhi ve
sellemin cevabı uyarıcı ve aydınlatıcıdır:
“Enes, helal kazan, duan
kabul olur; zira kişi ağzına haram bir lokma götürürse kırk gün
duası kabul olunmaz” (Tecrid trc. 11/357).
b) İşin Sorumluluğunu
Üstlenmek: İş, işçiye tevdi edilen bir emanettir; bunun
sorumluluğunun şuurunda olmak gerekir. Çünkü insan yaptığı her
işten dolayı Allah’ın huzurunda hesaba çekilecektir (Nahl
16/93). Hz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin şu hadisi de
bu sorumluluğa dikkat çekmektedir:
“Hepiniz çobansınız, hepiniz
sürünüzden sorumlusunuz. Çalışan kişi de işverenin malının
bekçisidir.” (Buhari İstikraz 20).
c) İşini İyi ve Sağlam
Yapmak: Böyle bir sorumluluk duygusu içerisinde işçinin, yaptığı
işi iyi ve sağlam yapması, hileli yollara başvurmaması gerekir.
Hz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:
“Bize hile yapan, bizi
aldatan bizden değildir”(Müslim İman 164; Ebu Davut Büyu 50;
Tirmizi Büyu 72)anlamındaki hadisiyle müslümanlar arasındaki her
türlü muamelelerde dürüst ve özenli davranmanın gereğine işaret
etmiştir. Daha başka hadislerde de işini sağlam ve itinalı
yapan, mesleğinde dikkatli ve becerikli olan kimseleri bu
durumda Allah’ın hoşnut kaldığı belirtilmektedir (Camius Sağir
2.cilt 286,290).
* Prof. Dr., Uludağ
Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Öğretim Üyesi.