E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

 

 

İDRİS ARPAT

GÖNLÜMÜZDEN GÖNLÜNÜZE;

Gelip Geçtiler

Müslüman’dık ve iş-güç sahibiydik. Geçmişimizin temeli; alın teri, bilek gücüydü. Genellikle yorgun ve yorgunluğa alışkındık. “Yorgunluk var, Yılgınlık yok” düsturu yüreklerimizin taa derinliklerinde yatan bir ilâhî ilkeydi sanki. Bu ilke bizde bir zihniyet halini almıştı. Zaman zaman “Ölümlü dünyayı bu kadar ciddiye almaya değer mi?” türü sözler duyulurdu ama dere yine acilen yatağına çekilir ve akmağa devam ederdi. Büyük fedakârlıkların adandığı kapıyı arıyor gibiydik ama işin özüne çok da vâkıf değildik.

Genellikle yorgunduk, bu yüzden erken yatar erken kalkardık. Güne erken başlamanın hayır ve bereket getirdiğine inanırdık. Bazen zinde, bazen yorgun kalkardık, ama hep “Euzü besmeleyle” ayaklanır, abdestimizi alır, namazımızı kılardık. Zor bir hayata göğüs gerer, ekmeğimizin ve sağlığımızın varlığına şükrederdik. ”Yanaşarak değil çalışarak” geçinme durumunda olduğumuzdan, hayat bizim için tabii bir dua haline gelmişti. Dirlik ve düzenlikte, devamı için dua ettiğimiz diğer bir önemli husustu.

O dönemler tabiat ve insan dönemleriydi. Tabiatla insan etle tırnak gibi birbirine yapışıktı sanki. Tabiata yakın olmak, tabii olana ilgi duymak Allah’a yakın olmak demekti. Toprak-tarla bağ-bahçe, yağmur-kar, ekmek-su, koyun-kuzu, gündüz-gece hep Allah vergisi nimetlerdi. Bu durum ayan-beyan ortadaydı. Ne zaman ki bakkal dükkânı ve market, tarla ve tabiatın yerine geçti, insanlar maaşlı ve emekli oldular, yavaş yavaş çalışma zevkini de, büyük ve asıl kaynağı, Allah’ı unuttular. Helalinden kazanma, haram yememe duygusu günden güne zayıfladı. Bu da bizim gönül dünyamızın yıkımı oldu.

O günlerde çalışıp-kazanma, kazandığının kıymetini bilme, ele-güne muhtaç olmama duygusu ve bu duygunun doğurduğu bir gayret ve ciddiyet vardı. Eşikteki, beşikteki işte-güçteydi. Topraktan elde edilen her mahsul bol ve derindi. El emeğiydi, aşırma, kaçırma, kolayından kazanma değildi. Belki de bunun için tadına doyum yoktu. Her bir mahsulümüz, lezzetten de öteye, bir şifa kaynağıydı.

O günler ambarlar dolusu ekinin, ağıllar dolusu davarın, damlar dolusu sığırın olduğu günlerdi. İnsan ve diğer canlılar arasında bir nevi kader birliği yaşanırdı. Hani ne derler, “Ağaç dallarıyla gürlermiş”. O günün köyü, bu muhteva, bu servet ile gürlerdi. Hep bir aile, bağıyla-bahçesiyle tarlasıyla-tablasıyla, eviyle-damıyla, çoluğuyla-çocuğuyla bir devletti sanki. Çalışan kendi devletine çalışır, kendi devletine güvenirdi. “Bileğinin gücünü kiraya vermek” diye, ırgatça bir düşünce yoktu.

Güz ve kış mevsimleri boyunca, sabah erken saatlerde çocuklar köy hocasına, Kur’an dersi okumağa giderlerdi. Komşu evin yarı yanmış ocağından, küçük bir kürekle azıcık ateş alır, onunla odasının sobasını yakardı. Günde üç övün, bazı aylarda dört övün derslenirlerdi. Bahar ortalarına doğru, bir hatim cemiyetiyle bu faaliyet bitirilirdi.

Okuyan çocuklara, hoca tarafından, camiye namaza gelmeleri söylenirdi. Yetişkin olanlar müezzinlik yaparlar, biraz daha yetişkin olanlar Kur’an okur, namaz kıldırırlardı. Hataları, zaman içinde hoca tarafından düzeltilirdi. Camide onlarca çocuk cemaatle beraber saf tutar, namaz kılardı. Bu okuma ve eğitim faaliyetleri çocukluk dönemini içine aldığı gibi, gençlik yıllarının bir bölümünü de içine alırdı. Bu kapalı bir çevrede yetersiz de olsa bir eğitim ve öğretim şekliydi. Kendi şartları içinde, kendine göre güzellikleri, kendine göre eksikleri olan bir hayırlı faaliyetti. Bir altyapıydı ama yetersizdi. Her şeye rağmen çocukların temiz yüreğine, okunan şeylerin kutsiyeti sinerdi.

O dönemde yediğimiz içtiğimiz kendi tarlamızın mahsulü ve tabii idi. Bakkaldan pazardan alınma yiyecek yok denecek kadar azdı. Suni gübre, hormon, fenni yem nedir bilinmezdi. Her mahsul, kendi tabii güzelliği ve lezzetiyle gelirdi soframıza.

Sabah yemeğinde (kahvaltı değil) çorba, peşinden höşmelim veya mısır böreği, pekmezle veya sütle yenirdi. Güz mevsimindeyse hem çorbanın hem de höşmelimin yanında domates salatası olurdu. Hepsi kendi tarlamızdan, kendi elimizin mahsulüydü. İmece usulü çalışıyorsa, sabah yemeğinde cacık da, höşmelime eşlik edebilirdi.

Şimdi sayalım: Ekmeğin yapıldığı buğday(veya çavdar) höşmelimin yapıldığı mısır, pekmezin yapıldığı üzüm, domates, biber, süt hep kendi üretimimiz. Diğer yiyecekler de ha keza. Hemen her şeyi kendimiz ürettiğimizden, üretimin alet ve edevatını da kendimiz yapmak zorundaydık. Aletlerin yapımında kullanılan balta, testere, keser vb. bir sürü malzemeyi de edinmek durumundaydık.

Tarlalar dolusu ekin, bağlar, bahçeler, sıvaklar dolusu zerzevat, meyve, üzüm vb. ağıllar dolusu davar, damlar dolusu sığır, el hayvanları, kediler, köpekler… Yetmedi güvercinler keklikler… Bütün bu varlık ve servetin, günlük, mevsimlik, yıllık bakımları, çekilip çevrilmesi, derilip-toplanması kolay hadise değildi. Bir hanede iyi niyet, disiplin, otorite eksikse, bu varlığı başarıyla çekip çevirmek mümkün değildi.

Genelde baba otoritesi, nadiren de ana otoritesi disiplini sağlardı. Belli başlı ailelerde bu otorite kendini kuvvetle hissettirirdi. Yoksa bu kadar teferruatlı bir hayatın başarılı bir şekilde sürdürülmesi imkânsızdı. Top gibi gürleyen hanelerin erkekleri, yorulma bilmeyen erkekler, kadınları da eteği belinde kadınlardı. Yeter ki işler yürüsün, hane yokluk görmesin. Yorgunluk onlar için bir mesele değildi. Ter tırnaktan çıksa da, vura-tuta bir çalışma temposu sürdürülürdü. Çalı ucundan sürüklenmez, işin hakkı verilirdi. Çalışmak, çalışabilir durumda olmanın şükrü kabul edilirdi. Aksi takdirde işler yürümez, yoksulluk kapıya dayanırdı.

O günlerde para pul zengini değildik ama tarla bereketi taşar dökülür, mahsul ihtiyacı çok çok aşardı. Evet, hayatımız zor bir hayattı ama biz zorluklara alışkındık. Yeter ki yoksulluk olmasın. Ambarda ekmeğimiz, ağılda davarımız eksik olmasın.

Bir maceraydı bizim hayatımız. Renkli bir yaşantımız vardı. Hep tabii renklerle kuşatılmıştık. Güneş, dağ oyuklarından doğar gelir, insanımızı, hayvanımızı güldürürdü. Yağmurlar sağanak sağanak, karlar savrula savrula yağardı. Dereler çağlar, çeşmeler sanki ileriye zıplardı. Kimi zaman incecikten bir kar başlar, derken tipi olurdu. Yığılırdı karlar dize dek. Çobanlar geldiyse gidemez, gittiyse gelemezdi. Hısım akraba toplanır, çınır teper, yol açar, sürü arka arkaya, tek sıra dizilir, köye öyle gelirdi.

O zamanlar bizim üzüm bağlarımız, karpuz tarlalarımız olurdu. Heybelerle karpuzları-kavunları, kağnılarla üzümleri çeke çeke tüketemezdik.

Pekmez kaynatımı ayrı bir hadiseydi. Özel hazırlanmış ocaklarda kaynayan şıranın güzel kokusu etrafa yayılırdı. Gelene-geçene şıra ikram edilirdi. Küpler dolusu pekmezimiz olurdu. Pekmezden ayva reçelleri, dövme bulamalar yapardık.

Buzağılarımız, taylarımız, kuzularımız, oğlaklarımız doğardı. Her bir doğum, aile için bir düğün-bayram olurdu.

Günlerce sevinçlerimiz peş peşe tazelenir dururdu. Yeni doğanları üşümesinler diye eve getirirdik. Daha sonra damda özel hazırlanmış bölmelerine bırakırdık. Akşam olunca, anaları meleye meleye gelir, evin çocukları da her bir kuzuyu, oğlağı kucaklayıp kucaklayıp götürürdük. Yavrular kuyruklarını sallaya sallaya analarını emerlerdi. Emzirmeyenler olursa, özel muameleye tâbi tutulurdu.

Güzlük ve yazlıkların biçilip toplanması imece usulüydü. İmecede, hanesine göre seksen kişiyi aşan amele olurdu. Bu kadar kalabalık üç övün doyurulurdu. Nasıl doyurulurdu, hâlâ durup durup şaşarım. Belki on çeşit yemek hazırlanırdı.

Hazırlayan iki üç kişiyi geçmezdi. Yine de zamanında yetiştirilirdi.

Yaz gününde, sabah ezanıyla hayat başlardı. Bir iki dilim ekmek üzerine tereyağı sürülerek herkes kendi tarlasına giderdi. Yaklaşık sekiz, sekiz buçukta eve dönülür, sabah yemeği ailece yenir ve imeceye dağılınırdı. Tarlada bir çıkın vurulur, bir yemek daha yenirdi. Sucu suyunu yörenin en meşhur yerinden getirmek zorundaydı. Muhabbet, gülüş, ahenk gırla giderdi. Nadiren de olsa imecede davul zurna da olurdu. Bazen kemane, darbuka, cümbüş getirilirdi. Yorgunluk yerindeydi ama milletin morali de yüksekti. Akşam tarla dönüşü, akşama kadar orak sallayan o kalabalığı düğünden geliyor sanırdınız. Bakır çala çala geldikleri de olurdu. At koştura koştura köye girilirdi. Koşturanlar arasında genç kızlarda olurdu. Saç baş savrulurdu atın üzerinde. Ne de olsa kökümüz Yörük. Ata binmek, at koşturmak bir zevkti.

Orak biçimi ve arpa yolumu, bu minval üzere bir ay sürerdi.

İmece vaktinin geldiğini, tarlasındaki, bahçesindeki köylüye davul çalarak bildirirdik. Davulun çalınma vaktini biz çocuklar, belli bir evin gölgesinin, belli bir yere gelişinden bilirdik. Sonra da davulu çalan kahya ile beraber köyün üst başını dolaşır gelirdik.

Sığırtmaçlarımız sabah-akşam konak gezerlerdi. Sabah yemeğinden sonra iki de ekmek alır giderlerdi ve sığırın çıkma vaktinin geldiğini köyün yüksekçe bir yerinde bağırarak ilan ederlerdi.

Davarı güden çoban, akşam kuzu veya oğlakla gelirse, yani merada doğum olduysa, ev sahibi ona yumurta verirdi.

Harman sürümü, bağ bozumu, diken kesimi kendine göre güzellikler yaşatırdı bizlere.

Hayatımızın esrarengiz yönleri de vardı. Bunlar muhtemelen halk muhayyilesinin (hayal gücünün) meydana getirdiği kültürel zenginliklerdi:

Saf kalpli, tertemiz duygularla dolu bir gelin hanım, şafak vaktinden önce, su doldurmaya giderken, köy çıkışındaki ulu kavak ağacını secdeye kapanmış vaziyette görür. Gördüklerini anlattığında, kendisine inanılmayacağını düşünerek, tülbentini kavağın uç dallarına bağlar ve su doldurmaya geçer. Ne kadar temiz yürekli bir gelindir ki, bakırlarını doldururken çeşmeden kaymak aktığını görür. O gündür, bu gündür çeşmenin adı “Kaymak pınarı”dır. Gelin hanım sırrını muhafaza edebilseydi, kim bilir daha neler görecekti. Muhafaza edemez, hem çeşmeden akan kaymak hem de bakırlarındaki, yeniden suya dönüşür. Tülbente gelince, sabahleyin köyün her bir ferdi, kavağın en uç dallarında, sancak gibi sallanmakta olan tülbenti görür. Kavak, minareden çok yüksektir.

Hasta bir kızın babasına hoca efendi buyurur ki:

Gece yarısı, aşağı pınarın orada, karanlık dereler içinde duracaksın, oradan cin ordusu geçecek, geçecek, geçecek… Derken kır atının üzerinde kumandanları gelecek. Korkmayacaksın, atın geminden tutacaksın ve durumu anlatacaksın:

“Kızım hasta, askerlerinden biri kızıma musallat olmuş. Bir iyilik yap da askerine emret, kızımı bıraksın.”

Kızın babası “Ah be hocam, ben bu işi nasıl yaparım? Ne o saatte, dediğin yere gidebilirim ne o atın yularından tutabilirim. Bu iş bana göre değil hocam” der.

O gecenin sabahına çıkmaz, kız ölür.

Cinlerle boğuşan çobanlar mı dersin, bir cini takip ederken onun aniden kaybolmasıyla bayılıp hastalanan kadınlar mı dersin… Daha neler neler.

Bu olaylar anlatılır dururdu. Olmuş mudur, olmamış mıdır, nerden bilelim?

Düğünlerimiz ayrı bir âlemdi. Üç gün, üç gece davul ve zurnalar yeri göğü inletirdi. Akşamları köyün erkeklerine özel muhabbetler yapılırdı. Bazen gündüzleri de benzeri bir oturum olurdu.

Üç gün, üç gece köy ara ara doyurulurdu. Bu günlerden o günlere baktığımızda, o günün insanlarının, bereye çok dayanıklı insanlar olduğunu görüyoruz.

Gelinin evinden alınıp, oğlan evine teslimine kadar icra edilen faaliyetler, başlı başına bir efsaneydi. Gelin arabası özellikle hazırlanır, köyün uslu ve gösterişli koşum hayvanlarına çekilir, boynuzları yağlanır, boncukları takılırdı. Köy delikanlıları muntazam saflar tutar, silahlar sırayla atılır, bağırıp çağırmalar bir kurala tabii tutulurdu. Köyün meydanında mutlaka oyun kurulur, mahareti olanlar kendini gösterirdi. Gelinin alınmasından sonra, köy harmanlarında seymen sekilir, duruma göre at yarışları, atıcılık ve güreş düzenlenirdi.

O dönemlerde safiyet ve samimiyet, içtenlik, olduğu gibi görünme genel bir tavırdı. Kapalı çevre, insanlarda bir kaynaşma meydana getiriyordu. Doğumlar, ölümler, düğünler, bayramlar insanlar arası kaynaşmayı artırıyordu.

Geleneksel aile ve kapalı çevre köyün pek çok meziyetinin kaynağıydı.

Köyün çocukları da kendi eğlencelerini kendileri meydana getirirlerdi. Mevsimlere göre eğlence ve oyuncak türleri bulurlardı. İlkbaharda söğüt dalından davul, karaağaçtan zurna, ceviz ağacından düdük, dut ağacından zibzibi yapardık. Patlangaç, su fışkırtma, abibi uçurtma bu dönemin oyuncaklarıydı.

Yaz aylarında çocuklar genellikle koyun, kuzu, dana, buzağı peşindeydi. Kız çocuklar ise annelerine yardımcı olur, küçük kardeşlerine bakarlardı. Derelerde havuzlarda suya girmek, belki de bu dönemin dikkat çeken eğlenceleriydi.

Güz ve kış mevsiminde çocuklar arabaya binerlerdi, topaç çevirirlerdi. Dört teker arabaları olurdu çocukların. Tekerle dingil arası ceviz içi veya kabak çekirdeği ile yağlanırdı. Bu arabalar bayır aşağı çok hızlı giderdi. Kış mevsiminde zaman zaman fındıklığa gider dik yamaçtan sarmaşıklara tutuna tutuna tırmanır, fındık ağaçlarından sümbül koparırdık. Boğmaca öksürüğüne tutulduysak, gruplar halinde soğuk pınar deresine gider, ceviz ağacının altından geçer, dalına çaput bağlar, boynumuza anahtar takar, arkamıza bakmadan köye gelirdik. Bu bize şifa olur, öksürüğümüze iyi gelirdi.

Büyüklerin de kendilerine mahsus oyuncakları olurdu. Oturamak oyunları, gıncıraç, kartopu savaşları vb.

Yaz aylarında, akşamları karşı bayırlardan gelen kaval seslerini dinlemek çok zevkli olurdu.

Bazı çobanlar akşama kadar boş duramaz, “çam sakızı çoban armağanı” kabilinden oyuncaklar yapar, çocukları sevindirirdi. “Çat çat” bu oyuncaklardan biriydi mesela.

O zamanların da elbette, kendine göre eksikleri, problemleri, bayağılıkları, basitlikleri vardı. İnsanın olduğu yerde bir sürü olumsuzlukta var demektir. Neylersin ki, işin bu yönü de insan olarak kaderimizde var herhalde.

İnsanların problemlerine “Hasbeten Lillah”(Allah’ın rızasını umarak) çözüm arayanlara selam olsun.

Şimdi bu yaşanan bin bir maceranın yerinde yeller esiyor. Ne kadar meziyet varsa güneş kavurdu, rüzgâr savurdu. “İyi insanlar, iyi atlara binip gittiler.” Geride dünya ahiret bir işe yaramayan bir sürü döküntü. Bezgin-baygın, istemeye istemeye yaşanan bir hayat.

Bizim kuşak, geleneksel köy hayatını da köylerin madden ve manen boşalıp-eriyişini de, büyük şehir hayatının da, ne demek olduğunu gördü.

Yeni nesil ne geleneksel hayatı, ne yakın ve ne uzak tarihi ne de koskoca bir dünyanın bile isteye niçin eritildiğini biliyor. O ince ayar düzenlemelerle perişan edilmiş, dengelerini ve değerlerini bozuk para gibi harcamış bir tedirgin insandır artık. Ne ağlaması ağlama, ne de gülmesi gülmedir. İçten değildir. Kendini yaşamaz, yaşamayı bilmez, rol yapar, başkalarına özenir, gösterişli ve muhteşem soytarılar gibi olmak ister. Suni gıdalar, suni bilgiler suni özlemler, suni inançlar, suni tavırlar içinde, gergin ve bezgin yaşayan bir insandır, modern zamanların insanı.

Kendi kültür ve medeniyetinden kaçan bir toplumun başına gökten nur ve huzur yağacak değildir ya. Olacağı buydu ve oldu.

Hayır, efendim, modern hayat bize göre değil. Serazat, sere-serpe yaşamaya alışmış gönlümüzü, beton yığınları arasında avutmamız mümkün değildir. Yerini yadırgayan, bin bir hasretle delik deşik olmuş, çırpınan yaralı bir kuşa dönmüş kalbimizi “taş ocakları”nda avutmak olacak şey değil. O, kendini bir öfke yıldırımı halinde, dağlara vurmasın da ne yapsın.

Hayır, efendim, beton kafesler “çok katlı mezarlar” bize göre değil. Biz bir dağdan öbürüne uçan, kanadı kuvvetli, gönlü şen kuşlar olmayı cana minnet bilmişiz. Makine kavminin rahatlık olarak kabul ettiği şartlar bizi rahatsız ediyor, huzursuz ediyor. Bize dev projektörlerden ziyade ay ışığı, bangır bangır bağırıp kulaklarımızı tırmalayan sinirlerimizi geren hoparlörlerden ziyade kuş sesleri huzur getirecektir. Beton kafeslerini kim istiyorsa ona verin. Biz, bir dünya kaybetmenin derin hüznüyle dağlardayız. Hicranımızı kurtlarla-kuşlarla paylaşıyoruz. Eriyen dünyamıza bakıp bakıp iç geçiriyoruz. Tenha zirveler mekânımız, kayalıklar barınağımız olmuştur vesselam.

“O dağa bir kuş kondu, (sonra) uçtu gitti),

Bak da gör dağda ne bir fazlalık var, ne (de) bir eksiklik.”

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.