E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

 

 

MUSTAFA SUNA

DENEME;

  Çoklu Zeka Kuramı Ve Peygamberlerin Konumu

Su, insanların hayatında, hep aziz oldu… Suyla insanlar hayat buldu, kuru topraklar yeşerdi. Kâinat, suyla canlandı. Yüce Allah: “Biz her şeyi sudan yarattık” buyurdu.

Su, bazen yukarıdan aşağıya; bazen de aşağıdan yukarıya aktı, akıtıldı. Derin kuyulardan pompalarla, tulumbalarla çekilen su, artezyen borularında doğal basınçla yükseldi. Motorlarla, hidroforlarla alçaklardan yükseklere atıldı sular. Dağların diplerinden tepelere, ağaç köklerinden uçlara doğru geçişim  yoluyla ilerleyen su, yapraklara, dağ tepelerindeki kaynaklara hayat verdi.

Allah’ın arzı yeşerecek, susuz kalmamalı!

Yüce Allah, arzının ırmaklarını, derelerini, çaylarını, nehirlerini, hep aynı yönde akıtmadı. Kaynaklarından doğan sular; çayları, dereleri, ırmakları, nehirleri oluşturdu. Sular menzillerine doğru yol alırken; kimisi güneye, kimisi kuzeye, kimisi, doğuya-batıya; kısacası değişik istikametlere yöneldiler. Geçtikleri bölgelere hayat vererek son duraklarına ulaştılar.

“Sabah çiyi ile dağların tepelerindeki ekinler başağa durur.” Rahmânî söz ne güzel ifade ediyor: Demek ki, sabah çiyi, dağların tepelerinde, insanların rızkına sebep oluşturuyor.

“Allah’ın adı anılsın diye, Allah’ın arzına yayılmak” ilâhî murat! Sular gibi değişik yönlere akın, Allah’ın arzına yayılın ki, Allah’ın adı anılmayan hiçbir toprak parçası kalmasın yeryüzünde!

Ulaşmadığı yerlere ulaştırılmak üzere, kaynaklarından; borularla, kanallarla alınan sular için dağıtım merkezleri yapıldı; adına da, “maslak” dediler: Sülûk edilen, akılan yer manasına. Maslak (ya da “meslek”)lardan çeşmelere, evlere borular döşendi. Su, ana kanallara bağlı tâlî kanallarla, en ücra toprak parçasına kadar ulaştırıldı. Evlerde, banyo, lavabo, tuvalet “musluk”larından akan sular, temizlik ve hayat kaynağı oldu.

İnsanlar, tarihin derinliklerinden sular gibi akıp geldiler; sular gibi Allah’ın arzına yayıldılar, rızık temini ve geçim derdiyle. Geçimlerini temin için, değişik alanlara yönelen insanlar, bu alanlara da “meslek” dediler. Çünkü zamanları, “meslekleri” içerisinde akıp gidiyordu. Kimileri mal, kimileri hizmet üretti. Üretilen mal ve hizmetlerin pazarlanması için; pazarlar, borsalar, haller, meslek birlikleri kuruldu. “Akıllarının erdiği”, “kafalarının sardığı” işlerin peşi sıra gidenler; zamanla, mesleklerinin sırlarına, meslek inceliklerine vâkıf  oldular. Mesleklerinin inceliklerini kavrayışları arttıkça, ürettikleri mal ve hizmetlerin kalitesi de arttı. Kaliteli mal ve hizmet üretimi, beraberinde, sürümü ve piyasasında söz sahibi olmayı getirdi. Piyasada söz sahibi, danışılan, Kur’ân’ın deyimiyle; “râsih” olmak; meslekî bilgisinde kök salmış olmak…

Mesleklerin inceliklerini anlamak ve  anlatmak, ancak meslekî ıstılahları (kavramları) kullanarak mümkün olacağından; zamanla meslekî kavramlar, meslekî deyimler, akabinde, meslek grup dilleri oluştu. “Fıkıh” kelimesi, kök itibariyle; “ince anlamak” demektir. Bir başka deyimle, mesleklerin inceliklerini anlamak ve anlatmak  için “meslek fıkhı’nı” bilmek gerekiyordu.

Bir mesleğin, haramını-helâlını, farzını, vacibini, sünnetini bilmek; ancak o mesleğin fıkhını bilmek, o mesleğin akıl programı, kafa ve zekâ seviyesi ile donanımlı olmakla mümkün…

Halk deyimleri vardır, imbikten çıkmış gibi. Bir cümle, bazen, bir-kaç kitaplık anlam ifade eder: “Her kafa bir olaydı; Bilecik’e Pazar mı kurulurdu?!” Eğer, Yüce Allah, yarattığı kullarının beyinlerine tüm mesleklerin programlarını (akıl) yükleseydi; tüm beyinler, aynı depolama kapasitesinde, işlemci hızları yani zekâ seviyeleri aynı olsaydı, ihtiyaç duydukları mal ve hizmetleri kendileri üretebilirler veya üretmeye kalkarlardı- ki, buna zamanları ve güçleri yetmez- bu durumda, birbirlerine muhtaç olmazlar, pazarlar kurulmaz, alış-verişler olmazdı. Sonuçta, para dolaşımı olmaz, değişik ellerde yığılma olurdu. Birbirleriyle iletişim içerisine girmeyen insanlar, sosyal varlık olma özelliklerini kaybederler.

Kafa, “başın arkası (ana bellek)”, peşine düşülen şey. Her kafa, sahibini, yüklü olduğu beyin programı (akıl) ile anlayabildiği şeylerin peşine düşürdü.  Bedenler, akılların aldığı, kafaların sardığı yönlere yöneldiler, sülûk ettiler: Aktılar, maslaklardan, mesleklerine…

Meslekler, su gibi temiz olmalı! Allah’ın boyasıyla arıtılmalı, donatılmalı! Mesleklerin fıkhı olmalı! Meslek fıkhını (mesleğin inceliklerini, kimyasını) bilen insanlar ancak, meslekleri, kirlerinden arındırabilirler. O halde, mesleklerin fıkhını bilebilecek insanların, mutlaka o mesleğin akıl programıyla donanımlı olması gerekir ki, zamanla oluşan meslek diliyle, meslek erbabına, mesleğin fıkhını anlatabilsin, tebliğ edebilsin.

Bilgisayarlar, hayatımızın içerisine iyice girmiş durumda. Bilgilerin depolandığı ana bellekleri (hark disk) ve bu belleklerin bilgi depolama kapasiteleri var (Bayt, kb., mb., gb., tb. gibi depolama kavramlarıyla ifade edildiği gibi.). İşlemci hızları var(mhz. kavramıyla ifade edildiği gibi.). Bu bilgisayarlar, yapmak istediğimiz işlerle ilgili; yazı, resim, grafik, slayt, ses ve fotoğraf kaydı gibi  programları kendilerine  yüklemedikçe işimize yaramıyorlar. Program çeşitliliği çok olsa bile, işlemci hızları ve depolama kapasiteleri oranında işimize yarıyorlar.

İnsanların, beş duyu vasıtasıyla (reseptör) elde ettikleri veriler, sinir sistemi vasıtasıyla, beyindeki ilgili algılama merkezine ulaşıyor. Odaklanan objeyi algılama, ancak akıl denen beyin programı çerçevesinde oluyor. (Bakmakla, görmenin farklı olduğu gibi.) Akıl programında, daha önceki kaydedilen bilgilerle (algı, bilgiye dönüştürülmek suretiyle hafızaya kaydediliyor.) yeniden işleme tâbi tutulan (muhakeme edilen) yeni veriler, yeni farklı bilgilerin oluşumunu hazırlıyor ve yeniden oluşan bilgiler, farklı şekilleriyle hafızaya kaydediliyor. (Bilgisayarlardaki, “Dosya-farklı kaydet” tercihiyle kaydedildiği şekilde.) insanların, doğuştan getirdiği hafıza kapasiteleri, akıl denen  beyin programları, beyin işlemci hızları aynı değil. Dolayısıyla, yukarıdaki işlemler, bütün insanlarda aynı hız ve kapasitede olmuyor. Nasıl ki, bilgisayarlarda herkesin ortak kullanabileceği programlar, satın alma aşamasında yüklü olarak geliyor, daha sonra, ihtiyaca göre diğer programlar yüklenip kullanılabiliyorsa, insanlarda da aynı şekilde, ortak ve farklı programlarla yüklenmiş olarak dünyaya geliyorlar. (Eğer bu programlar yüklü değil veya daha sonra hafızadan silinmişse, bu insanlar “Âkil” olmadıklarından yüce Allâh tarafından mükellef tutulmuyorlar.)

Ortak noktalarda, kendi problemlerini, akıllarıyla, beyinleriyle çözebilen insanlar, farklı programlarla çözülebilecek problemlerin çözümünde, birbirlerinin akıl ve becerilerine ihtiyaç duyuyorlar. Bu durum, hizmet, mal ve üretim  arz ve talebini beraberinde getiriyor. Para ve diğer mübadele araçları devreye giriyor, sosyal  ilişkiler yumağı başlıyor.

Hz. Peygamber, Medine’ye geldiğinde, ilk yaptığı işlerden biri, Mescid-i Nebevî’yi  inşâ etmek; diğeri ise Medîne pazarını ihdas etmek olmuştu… Her akıl  bir olsaydı, Medîne Pazarı da kurulmaz; dolayısıyla, sosyal ilişkileri tanzim eden vahiy, pratik-güncel hayata uygulanabilir hale getirilip pratik-güncelle hâkim kılınamaz; meslek fıkıhları oluşmaz, meslek erbabı Allâh’ın boyasıyla boyanamaz; meslekler, kirlerinden arındırılıp ahlâkî fazîletlerle donatılamazdı…

Yüce Allâh, bazı kullarını diğerlerinden farklı olarak, bütünsel (küllî), yani, tüm insanlığa hitap edecek akılla veya bölgesel(kısmî-cüz’î), yani, bulunduğu bölgedeki insanlara hitap edecek akılla donanımlı, en yüksek zeka seviyesinde yarattı. İşte bu farklı şekilde donanımlı olarak dünyaya gönderdiği kullarını peygamber olarak seçti ki, Son Peygamberde olduğu gibi, tüm kâinâta; diğer peygamberlerde olduğu gibi kendi bölgelerine tebliği ulaştırabilsinler.

Evet, Allah’ın peygamberleri, “fetânet” sıfatına sahip; yani, hitap ettikleri toplumların en zekîleri idiler. Zekâlarıyla, tüm insanların zekâlarını; akıllarıyla, tüm insanların akıllarını kuşatabiliyor; onlara, meslekî ve bölgesel dillerle hitap edebiliyorlardı.

Yüce Allâh K. Kerîm’inde, “Para tek elde toplanmasın diye, akılları, değişik yollara sevk ettiğini” ifade ediyor. Para (mülk), insanlar arasında, elden ele dolaşıp-dursun; belli kişi ve grupların elinde bir metâ haline gelmesin!

Allah’ın murâdı: Kullarının; verdiği akıl programı çerçevesinde, diğer kullarının ihtiyaçlarını  kaliteli biçimde giderebilecek, onları mutluluğa eriştirecek mal ve  hizmet üretimine(muhsin olmaları) yönelmeleri; alanlarında söz sahibi ve şûrâlarda danışılan olmaları.

Vaaz kelimesinin genel anlamı, “Akıbetten, yani başa gelebilecek olan şeylerden uyarmak” demektir. Bu durumda, her fert uzmanlaştığı alanda, diğer insanları başa gelebilecek şeyler konusunda uyarmakla görevli ve sorumlu! Her şahıs mesleğinin vaizi olacak ve olmak zorunda!

Yüce Allâh’ın, akıllarını sevk ettiği yönde organize olmayan toplumlarda, doktorlar yarım oldu, candan etti; hocalar yarım oldu, dinden etti; mühendisler yarım oldu, evden etti!

Allah’ın bir diğer muradı: Akılların “vahy”in  rehberliğinde alanlarına yönlendirilmeleri. Akıllar, vahyin rehberliğinden mahrum kaldığında ne mi oldu? Belki doktorlar uzman ama “bıçak parası(!)” alır, mühendisler işlerinde mâhir lakin yapıdan malzeme eksiltir hale geldiler. “Allah’ın Rasulleri, yaptıkları tebliğ  karşılığında ücret istemezler” ilâhî buyruğuna rağmen, din alanını meslek edinmiş olanların  kimileri dünyalık derdine düştüler! Biraz acı bir ifadeyle: “Dinlerini pazarlar” görünümü arz ettiler. “Hizmet önde, dünyalık peşinden gelir” anlayışı yerine; hizmeti arkaya atıp dünyalıkların “peşine” düştüler.

 Evet, alanında uzmanlaştığı halde vahyin rehberliğinden mahrum kalanların kimileri, toplumların alanlarındaki bilgisizliğinden istifade ederek, halkın kullandığı tabirle, “insanları keriz yerine koydular.”

Özetle: İnsanlar mesleklerinde, inançlı, edepli, liyakatli (uzman), vicdanlı ve de sadık olacaklar!

Günümüzde,  yukarıdan beri anlattığımız olayların insanî boyutu, “Çoklu Zekâ Kuramı” şeklinde ifade edilmektedir. Genelde, yedi-on yaş grubunda (1.-3. sınıf aralığında) ortak akıl programlarında eğitim gören çocukların; hangi alanlara eğilimli oldukları; ön-ergenlik (4.-8. sınıf aralığında) dönemi arasındaki gördükleri eğitim sırasında seçilir hale gelmektedir. Öğrenciler, doğuştan getirdikleri akıl türü ile ilgili derslerde, daha aktif ve başarılı olmaktadırlar. Bu dönemde alınan  ders notlarının ve yapılan gözlemlerin (aile ve arkadaş grubu da göz önüne alınarak) analizi yapıldığında; ortaya bir beyin haritası çıkmaktadır (Tabii ki, objektif ve normal şartlarda.)

Yedi yaş ile başlayan (temyiz yaşı) ve on yaşından itibaren ergenliğe doğru uzayan dönem, aynı zamanda,  “Zarûrât-ı Dîniye” denilen ve her “müslüman”ın  bilmesi “farz-ı ayın” olan bilgilerin, çocuklara verilmesi gereken dönemdir. Bundan sonraki (ergenlik ve sonrası-lise ve üzeri eğitim dönemi) dönemde, yönelecekleri alanlarla ilgili fıkhî bilgileri öğrenmeleri “farz-ı ayın” diğer alanlarla ilgili fıkhî bilgileri öğrenmeleri ise “farz-ı kifâye” olacaktır. Bu bilgileri verme işini de, bütün alanlara hitap edebilecek bir dînî bilgi donanımına sahip; bu alanların akıl programıyla yüklü olarak yaratılmış (fâtin-bütün alanların en zekileri) Allâh’ın bu iş için seçtiği kulları yapacaktır. Gelişim aşamalarında, yukarıdaki usule riayet edilmeden, Allah’ın emrettiğinden fazla bilgi mükellefiyeti yüklenmeye çalışıldığında; mesleklerde ehliyet ve liyâkat bozulmaktadır. İnsanlar, bir başkasının alanında da kendilerini söz sahibi görür hale gelmektedirler. Herkes doktor, herkes hoca, herkes hukukçudur. Bir konu açılmaya görsün, hazır olanların çoğu, “sohbet meclisinde bu işten anlayan, bir bilen var mı?” diye düşünmeden ahkâm kesmeye başlarlar!

Yüce Allâh’ın, bazı kullarını, tüm alanların akıl programlarıyla yüklü olarak yarattığını-ki, bütün olarak vahyin inceliklerine vâkıf olabilmeleri başka türlü mümkün değildir- ve bunları peygamber olarak seçtiğini belirtmiştik. Günümüzde de, yapılan testler ve analizler sonucu, yüzde ikiyi geçmeyen oranda bir grubun bu özelliklere sahip oldukları belirtilmektedir. Teknik ifadeyle; “IQ” seviyesi yüksek olan bu kişiler, tüm alanlarda başarılı olabilmekte, mesleklerin inceliklerini anlayabilmekte ve anlatabilmektedirler.

Üzülerek ifade edelim ki, günümüzde, mesleklerin itibarı (popülerliği) getirdiği kazanca göre değerlendirilmektedir. Yine üzülerek ifade edelim ki, Yüce Allah’ın, tüm alanların zekâ ve akıl türleriyle yüklü olarak yarattığı bu, IQ seviyesi yüksek olan insanlar; gerek toplum, gerekse veli ve eğitimciler tarafından işte bu popülerliği yüksek mesleklere yönlendirilmektedirler.

Sonuç: Peygamberimiz  Muhammed aleyhisselâm, son peygamberdir. Kıyamete kadar devam edecek zaman sürecinde bir daha peygamber gelmeyecek, peygamberimizin yüklendiği tebliğ görevini, “peygamber vârisleri” diye nitelendireceğimiz, peygamberlerin taşıdığı sıdk, emânet, fetânet, ismet ve teblîğ sıfatlarını taşıyan insanlar yerine getireceklerdir!

Her devirde, Allah’ın lütfettiği, “çoklu zekâ programıyla yüklü” değerlerini peygamber vârisliğine yönlendirmeyen, en zekîlerini  Allâh’ın yoluna kurban etmeyen toplumların, ortaya çıkan yolsuzluklardan, meslekî ahlaksızlıklardan (toplumca malum olanların, burada tekrar-tekrar anılmasına gerek yoktur.) şikayet etmeye hakları olmayacaktır…

Peygamber efendimiz, “insanlara akılları ölçüsünce hitap edin!” buyurmaktadır. Tekrar ifadeyle, her mesleğin, meslek incelikleri, meslek dili(ıstılahları) ve meslek fıkhı vardır. Yüce Allah’ın vahyi, meslek ahlâkı, mesleklere ait fıkhî bilgiler; o mesleğin incelikleri ve literatürü vasıtasıyla meslek erbabına ulaştırılabileceğinden (tebliğ); bu işi de, ancak, o mesleğin akıl programıyla yüklü, vahiy ve nefis tezkiyesi  eğitimi almış, günümüz peygamber vârisleri yapabileceklerdir…


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.