Bela ve
Musibetlere Sabır
Allah yolunun yolcuları biz
müminler asırlardan beridir bir küfür iman mücadelesi içindeyiz.
Her devirde iman taraftarı olanlarla küfrün taraftarı olanlar
arasında kıyasıya bir mücadele olmuştur. Elbette ki bu
mücadelenin bayraktarları nebilerdir, rasullerdir ve onların
izinde yürüyen alimler, salihler, sadık müminlerdir. Bu mücadele
zaman zaman iman cephesinin, zaman zaman da küfür cephesinin
zaferiyle sonuçlanmıştır. Zaferin nöbet ile olması adetullahtır.
Biz inananlar ne zamanki
inancımız doğrultusunda yaşamış, inancımızın gereğini hayata
yansıtmışız; Allah Teâlâ’ya, Rasulullah sallallahu aleyhi ve
selleme tam teslim olmuş, her türlü maddî manevî fedakârlığı
yapmışız, işte o zaman Allah Teâlâ bize yar ve yardımcı olmuş,
zafer bizim tarafımızda kalmıştır. Ama ne zamanki biz
teslimiyetimizde, inancımızı yaşamakta zaafiyet göstermişiz,
dünyevî çıkarlarımızı, menfaatlerimizi ön plana geçirmişiz yani
Allah’ın dinine yardımcı olacağımıza nefsimize, dünyaya yardımcı
olmuşuz işte o zaman küfür cephesi karşısında mağlup
düşmüşüzdür. Her ne ki, bu zaferler, bu hizmetler kolay olmuyor
değerli müslümanlar. Çile istiyor, fedakârlık istiyor, feragat
istiyor, samimiyet istiyor, ihlâs istiyor. Böyle olunca da,
insanlar derece derece kademe kademe bu yolda yer tutuyorlar.
Herkes istenilen seviyede fedakârlık gösteremiyor, herkes
sıkıntılara istenilen seviyede katlanamıyor, herkes istenilen
derecede zor karşısında direnç gösteremiyor, saf bağlayamıyor.
Merhametlilerin en
merhametlisi olan yüce Rabbimiz biz insanları ancak gücünün
yettiği ile mükellef kılıyor, ancak gücümüzün yettiğini de
bizden istiyor. Allah yolunda çalışırken bela ve musibete
uğrayanlar sabrettiği takdirde onlara dünyadayken kalbî bir
huzur ve sükûn bahşediyor. Ahirette ise onları ebedî nimetlere
gark ediyor ve bize bu tevhid mücadelesinde hep sabrı tavsiye
ediyor. Çünkü rasuller, nebiler, bu tevhid mücadelesinin
bayraktarları, en büyük bela ve musibetlere duçar oldukları
halde asla hallerinden şikâyet etmediler, sabrettiler ve kendi
ümmetlerine de aynı şeyleri tavsiye ettiler.
Bu hususta Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellemin neler çektiğine bir göz atalım.
Taşlanmadı mı, hakaret edilmedi mi, hatta öldürülmeye teşebbüs
edilip doğup büyüdüğü, sevdiği, mükerrem mukaddes beldeden
çıkarılmadı mı? Nice peygamberler bir koç gibi boğazlanmadı mı?
Testereyle biçilip ikiye ayrılmadı mı? Elbette ki onların
yolundan giden müminler de bu yolculuklarında benzeri
hadiselerle karşılaşacaklardır. Belalara, musibetlere duçar
olacaklardır. Bunlar işaret taşlarıdır, doğru yolda olduğumuzun
açık seçik levhalarıdır.
Aziz kardeşlerim, isterseniz
Allah’ın en sevgili kulu olunuz, isterseniz Allah Teâlâ katında
en yüce mertebeye eriniz, herkes katında sevilmeyeceğinizi
biliniz. Zaten herkes katında sevgili iseniz sizin bir sorununuz
var, kendinizi kontrol etmeniz gerekir demektir. Peygamberlerin
dahi azılı düşmanları olmuş ve onlara en büyük zulümleri reva
görmüşlerdir. Bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Elif lam mim. İnsanlar,
imtihandan geçirilmeden, sadece "İman ettik" demeleriyle
bırakılıvereceklerini mi sandılar?” (Ankebut 1-2)
İman ettik demekle, imtihan
olunmadan hiçbirimiz kendi halimize bırakılmayacağız. İman ettik
demek birçok sıkıntılara, birçok bela ve musibetlere hazırım
demektir. Allah Teâlâ her şeyi en iyi şekilde bildiği halde
bizleri şahitler edinmek için imtihan etmektedir.
“Andolsun ki, biz onlardan
öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları
ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır.”
(Ankebut 3)
Allah Teâlâ, bizden önce de
birçok insanları imtihan ettiğini beyan ediyor. İmanında,
inancında sadık olanlarla yalancı olanlar bilinsin diye Allah
Teâlâ daha önceki kavimleri ve biz ümmet-i Muhammedi başta
peygamberler olmak üzere nice nice imtihanlardan geçirmektedir.
Aziz müslümanlar! Belki de
günde defalarca imtihandan geçiriliyoruz. Bu imtihanların bir
kısmını bilebilir bir kısmını bilmeyebiliriz ama bilelim ki her
gün çeşit çeşit imtihanlara tâbi tutuluyoruz. Öyleyse her zaman
kendimizi kontrol altında bulundurmamız lazım.
Bizi gözetleyen bir nakid-i
hakiki var, Allah Teâlâ her şeyimize vâkıf. Allah Teâlâ her
şeyimizden haberdar, her şeyimizi biliyor. Öyleyse böyle bir
gözetleyicinin gözetimi altında olduğuna inanan ve bunu idrak
eden bir müminin nasıl olması gerektiğini bir düşünelim. Her an
gözetim altındasınız, söyledikleriniz, yaptıklarınız hepsi kayıt
altına alınıyor ve bunlardan bir gün hesaba çekileceğiz. Öyleyse
Allah yolunda hizmet ederken uğradığımız bela ve musibetlerin ne
büyük bir lütfu ilâhî olduğunu idrak edelim. Çünkü Allah yolunda
uğradığımız bela ve musibetler derecesinde Allah katında
makbuliyet vardır. Ne kadar Allah yolunda bela ve musibete duçar
olmuşsak imanımızdaki salâbetimiz de o derecededir.
Başka bir ayet-i kerimede
Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Nice peygamberler vardı ki,
kendileriyle beraber birçok Ribbiyyun (Allah eri) çarpıştılar;
Allah yolunda başlarına gelenlerden yılgınlık göstermediler,
zaafa düşmediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever.”
(Âl-i İmran 146)
Evet, Rabbimiz bize bir
misal sunuyor: Ne oluyor size ki, başınıza ufak tefek belalar
sıkıntılar musibetler geldiği zaman hemen daralıyor, yoruluyor,
yorgun düşüyorsunuz? Sizden önce nice milletler, nice
toplumların başına pek çok bela, musibet geldi ama o bela ve
musibetler onları asla ve asla dininden döndürmedi.
Değerli müslümanlar, aziz
müminler!
Şöyle bir peygamberler
tarihine, peygamberlerin ve mümin kavimlerin kıssalarına bir göz
atalım. Bir Ashab-ı Uhdud’u düşünelim: Evet, ihtiyar demeden,
çocuk demeden, kadın erkek demeden yalnız inandıkları için
ateşlere atılan kavimleri bir düşünelim. Çocukları gözlerinin
önünde yakıldı. Hanımları, kocaları, babaları, anneleri, en
yakınları ateş çukurlarında yakıldılar da onlar asla ve asla
imandan vazgeçmediler.
Firavunun zevcesi Asiye
validemizi düşünelim. Hz. Musa aleyhisselama iman ettiği için
firavun tarafından dört kazığa bağlanıp, çölün ortasında kızgın
ateşlerin altında bırakılıp her gün çeşit çeşit zulümler
yapılırken imanından dönmeyen o annemizin haline bakalım.
Firavun gelip ona imandan vazgeçmesini telkin ediyordu. Çeşit
çeşit zulümler yapılıyor, su verilmiyor, yiyecek verilmiyordu. O
kızgın çölde, o kızgın güneşin altında yirmi dört saat elleri ve
ayakları dört kazığa bağlanarak öylece tutuluyordu. Fakat o,
zulüm yapıldıkça tebessümle karşılıyordu. Çünkü Rabbi ona,
firavunun ve firavunun avanesinin yaptığı zulümleri
hissettirmiyordu. Onlar zulüm yaparken cennetteki makamını
seyrediyor, tebessüm ediyordu. Fakat kâfir ne bilsin, münafık
nasıl anlasın o âlemi! Onun işkenceler karşısında gülmesini
gören firavun, “bu aklını yitirmiş” diyordu. O zahire bakıyor,
vitrini görüyordu; vitrinin arkasında, zahirin ötesindeki
gerçeği nasıl bilebilsin bir kâfir bir münafık!
Musa aleyhisselam ile yarışa
giren sihirbazları düşünelim! Onlar gerçeği gördüler. Musa
aleyhisselamın asasının bir büyük ejderha olup göz boyamasıyla
yılan gösterdikleri her şeyi yuttuğunu ve bunun bir sihir
olmadığını görünce hemen, “Musa ve Harun’un Rabbine iman ettik”
diye secdeye kapandılar. Firavun onlara, “bana danışmadan nasıl
iman edersiniz? Sizin çaprazlama olarak el ve ayaklarınızı
kesecek, sonra da asacağım” demişti. İman kalplerine öyle
yerleşmişti ki, firavunun tehdidi onları asla imanlarından
döndürmedi. Firavun dediğini yaptı, onların el ve ayaklarını
çaprazlama kesti, sonra da darağacına astı. İmanları karşısında
böyle büyük bir imtihana tâbî tutuldular fakat kazandılar. Çünkü
onlar imanın huzurunu tatmışlardı. Biz işte böyle bir imana,
Asiye validemiz, Musa aleyhisselam ile yarış eden sihirbazların
imanı gibi bir imana sahip olmalıyız.
Bilal-i Habeşî’yi düşünelim.
O kızgın çöllerde işkence gören, kimsesiz bir köle... Arkasında
Allah’tan başka hiçbir yardımcısı yok. Fakat bir insana Allah
yardımcı olursa başka yardımcıya ne ihtiyaç var! Onu imanından
döndüremediler. İşte bunlar bizim önümüzde zirvede örnekler.
Onların izini takip edersek o zaman kurtuluş muhakkaktır. Bugün
biz ufak tefek karşı duruşlar karşısında duruş yapamadığımız,
saf bağlayamadığımız için zillet ve meskenet içerisindeyiz.
Hâlbuki o müminler böyle bir bela ve musibete duçar oldukları
zaman bakınız Rablerine nasıl niyazda bulunuyorlardı.
“Onların sözleri ancak:
"Rabbimiz! Bizim günahlarımızı ve işlerimizdeki
taşkınlıklarımızı bağışla ve (yolunda) ayaklarımızı sabit kıl,
Kâfirler güruhuna karşı da bize yardım et!" demekten ibaretti.”
(Âl-i İmran 147)
Kendilerine isabet eden o
musibetler sağanak halinde üzerlerine yağarken onlar böyle
diyorlardı. Bela ve musibetlere duçar olan müminlerin sabırları
karşılığında ne oldu, onu da yine ayet-i kerimede şöyle beyan
ediyor Rabbimiz:
“Allah da onlara hem dünya
nimetini, hem de ahiret sevabının güzelliğini verdi. Allah güzel
davrananları sever.” (Âl-i İmran 148)
Değerli müslümanlar, bu
konuda Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:
“Müminin misali, bir deste
ekin gibidir. Rüzgâr onu eğer durur. Bazen yere vurur, bazen
doğrultur. Kâfirin misali ise, kökü üzerinde dimdik duran çam
ağacı gibidir. Kökünden bir defada sökülünceye kadar, onu hiçbir
şey eğemez.” (Müslim, H. No: 5025)
Koskoca bir buğday tarlasını
ve şiddetli bir rüzgârın estiğini düşününüz. O buğday başakları
yere doğru eğilirler doğrulurlar, eğilirler doğrulurlar ve fakat
o rüzgâr onları kökünden söküp atmaz. İşte mümin de aynı bunun
gibidir. Zaman zaman şiddetli küfür rüzgârları, küfür
fırtınaları, belalar, musibetler müminlerin yolunu kesip onları
Allah yolunda yürümekten kısmen alıkoysa da onları asla kökünden
söküp kazıyamaz, onların imanını alıp götüremez. Kâfirin misali
ise aynı çam ağacının misali gibidir. Şiddetli bir rüzgâr, bir
fırtına olduğu zaman çam ağaçları buna dayanamaz, ya kökünden
sökülür gider yahut da eğilip kırılır. Kâfir, bela ve musibetler
karşısında aynı çam ağacı gibidir, dayanamaz kırılır. Mümin ise
buğday başağı gibidir. Tarlada o fırtınalar, o rüzgârlar onu
yere doğru yatırıyor gibi yapar ama o yeniden doğrulur, rüzgâr
onu kökünden söküp alamaz.
Değerli müminler, biraz
önce de ifade ettiğim gibi kişinin bela ve musibete uğradığı
derece, imanındaki salabetinin derecesidir. Bu konuda bir
hadis-i şerif şöyledir:
Rasulullah sallallahu aleyhi
ve selleme, “İnsanların bela yönünden en şiddetli belaya
uğrayanı kimdir?” diye soruldu. Rasulullah sallallahu aleyhi ve
sellem bu soruya şöyle cevap verdi:
“En şiddetli belaya duçâr
olanlar peygamberler, sonra fazilet derecesine göre onları takip
edenlerdir. Kişi dindarlığı derecesinde belaya duçâr olur. Eğer
kişi dininde kuvvetli ise onun belası da şiddetli olur. Eğer
dini gevşek ise belası da ona göre olur. Bela, kula öyle yapışır
ki, günahı kaldığı müddetçe onu bırakmaz.” (Tirmizi)
Efendimiz, kişi dinindeki
salâbeti nisbetinde musibete uğrar, buyuruyor. Öyleyse nefsimiz,
dünyamız için bela ve musibete uğramanın bir ikinci bela ve
musibet olduğunun idrakinde olalım. Allah yolunda, Kur’an
yolunda hizmet ederken, cihat ederken uğradığımız bela ve
musibetlerin de imanımızın salâbetinin, kuvvetinin, imanımızdaki
kemalin bir işareti olduğunu ve dolayısıyla bir lütfu ilâhi
olduğunun idraki içinde bulunalım.
Diğer bir hadisi şerifte de
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:
"Mükâfatın büyüklüğü belanın
büyüğü ile beraberdir. Allah bir kavmi severse onları (bir
derde) uğratır. Kim kadere razı olursa, ona Allah'ın rızasına
erişmek vardır. Kim öfkelenirse ona Allah'ın gazabı vardır.”
(Tirmizî)
Allah yolunda siz ne kadar
büyük bela ve musibete duçar oldunuz ve bu bela musibet
karşısında sabır gösterdiyseniz Allah Teâlâ’nın size vereceği
mükâfat da o derece büyük olacaktır. Allah Teâlâ bir toplumu
severse onları çeşitli musibetlere ibtila eder. Hastalık verir,
geçim darlığı verir. Onlar da bunlara sabreder. Eğer bir kişi
Allah’ın kendisi hakkında hükmettiği şeylere razı olursa Allah
Teâlâ da ondan razı olur. Eğer bir kimse uğradığı bela,
musibetler karşısında sabretmez gazaplanırsa Allah Teâlâ da o
kula karşı gazaplanır. Allah bir kuluna çeşit çeşit nimet
verirken, o lisanen şükrediyor, bazen şükür bile etmeden bunu
kendinden biliyor, fakat bir bela musibete uğradığı zaman isyan
tuğyan ediyor ise bu kul teslim olmamış bir kuldur. Bu kul,
gözünün önünü göremeyen, kalp gözü kararmış, kalbi katılaşmış,
nefsine, şehvetine, şeytana esir olmuş bir kuldur ve dolayısıyla
gazab-ı ilâhiye maruz kalır
Değerli müslümanlar!
Dünyada rahat yoktur.
Dünyada ancak kalbî huzur vardır. Dünyanın insana sağladığı en
büyük saadet budur. Bilelim ki, kalbî huzura, kalbî sükûnete
sahip olmayan insanlar ne kadar mal mülk sahibi olurlarsa
olsunlar, ne kadar ilim öğrenirlerse öğrensinler, ne kadar
yüksek mevkilere gelirlerse gelsinler asla ve asla rahata
eremez, asla ve asla huzura kavuşamazlar. Çünkü dünyada saadet
ancak kalbin sükûneti ve kalbin huzurudur. Bu da iman, imanın
gereğini yaşamak, Allah yolunda hizmet ederken bela ve
musibetlere sabretmektir. Allah’ın takdiri ne olursa olsun
kendine ait olan vazifelerini yaptıktan sonra teslim olmak ve
ona razı olmaktır. Bunu başaramayan insanlar dünyada asla ve
kat’a huzura kavuşamazlar, asla ve asla saadete eremezler.
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şeriflerinde
şöyle buyuruyorlar:
“Allah yolundaki mümine
isabet eden her yorgunluk, hastalık, sıkıntı, üzüntü, keder,
hatta ayağına batan diken, günahlarına kefaret olur.” (Buhari)
Aziz kardeşler, ne güzel
değil mi? Merhametlilerin en merhametlisi yaratıcımız, razıkımız
Rabbimiz bize ne lütuflarda bulunuyor. En ufak vesileleri bizim
affımız için vasıta kılıyor. Ufacık bir keder, ufacık bir
üzüntü, az bir ağrı sızı, bir gam, bir keder veya elimize
ayağımıza batan ufacık bir dikenden duyduğumuz rahatsızlıklar
karşısında sabır gösterirsek Rabbimiz onu günahlarımıza,
hatalarımıza kefaret kılıyor. Bir düşünelim, ya Allah yolunda
uğranılan büyük bela ve musibetlere sabredersek bunun
karşılığında Rabbimiz Teâlâ ne mükâfatlar veriyor!
Rasulullah sallallahu aleyhi
ve selleme sahabeden bir kısmı gelerek, uğradıkları işkenceler,
zulümler karşısında şikâyette bulundular. “Ya Rasulallah, bize
ne zaman yardımcı olunacak? Ne zaman bizim bu durumdan
kurtulmamız için Rabbine dua edeceksin?” dediler. Âlemlerin
efendisi, canımız Peygamberimiz, tek önderimiz rehberimiz
bakınız ne buyurdular:
“Sizden önce birtakım
kimseler açılan kuyulara konulurlar, testerelerle kafalarından
ikiye bölünürlerdi de yine imanlarından vazgeçmezlerdi. Demir
taraklarla kemiklerine ve sinirlerine varıncaya kadar
taranırlardı da yine imanlarından dönmezlerdi. Allah’a yemin
olsun ki bu iş elbette tamamlanacaktır. Öyle ki bineği olan bir
kimse Sana’dan Hadramevt’e kadar Allah’tan başka hiçbir kimseden
-koyunu olan (çoban)’ın kurttan korkması dışında- korkmadan
yolculuk yapabilecektir. Ancak siz acele ediyorsunuz." (Buhari,
Menakıb)
Değerli müslümanlar, acele
ediyorsunuz buyuruyor Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem.
Biz de acele etmeyelim. Acele edip işlerimizi birbirine
karıştırmayalım. Acele edip çeşit çeşit hatalar yapmayalım,
sabredelim. Hem bela ve musibetlere uğradıkça sabredelim, hem
Allah Teâlâ’nın emrini yerine getirmekte sabredelim, hem de
bizim için yasak kılınan haram kılınan işleri yapmama hususunda
sabredelim. Allah’ın dinine yardımcı olalım. Bütün imkânlarımızı
seferber ederek Allah yolunda hizmet edip çalışalım ve bilelim
ki işte o zaman Allah’ın yardımı gelecek ve İslam yeniden zafere
erecek, sadece müslümanlar değil bütün insanlar kurtulacaktır.
Eskiler ne güzel söylemiş: “Sabreden derviş muradına ermiş.”
Sabredelim, Allah’ın vaat
ettiği yakındır. Zafer, muhakkak Allah’ın tarafında, İslam’ın
tarafında olanlarla olacaktır ve tekrar ifade edeyim ki
müslümanların zaferi demek bütün insanlığın zaferi demektir.
Müslümanların zaferi demek İslam’ın gönül gönül her kalpte hâkim
olması, hakkın adaletin bütün insanlığa hâkim olması demektir.
Rabbimiz bizleri
sabredenlerden ve şükredenlerden kılsın. Âmin.