E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

 

 

ZEKİ SOYAK

CUMA SOHBETLERİ;

Bela ve Musibetlere Sabır

Allah yolunun yolcuları biz müminler asırlardan beridir bir küfür iman mücadelesi içindeyiz. Her devirde iman taraftarı olanlarla küfrün taraftarı olanlar arasında kıyasıya bir mücadele olmuştur. Elbette ki bu mücadelenin bayraktarları nebilerdir, rasullerdir ve onların izinde yürüyen alimler, salihler, sadık müminlerdir. Bu mücadele zaman zaman iman cephesinin, zaman zaman da küfür cephesinin zaferiyle sonuçlanmıştır. Zaferin nöbet ile olması adetullahtır.

Biz inananlar ne zamanki inancımız doğrultusunda yaşamış, inancımızın gereğini hayata yansıtmışız; Allah Teâlâ’ya, Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme tam teslim olmuş, her türlü maddî manevî fedakârlığı yapmışız, işte o zaman Allah Teâlâ bize yar ve yardımcı olmuş, zafer bizim tarafımızda kalmıştır. Ama ne zamanki biz teslimiyetimizde, inancımızı yaşamakta zaafiyet göstermişiz, dünyevî çıkarlarımızı, menfaatlerimizi ön plana geçirmişiz yani Allah’ın dinine yardımcı olacağımıza nefsimize, dünyaya yardımcı olmuşuz işte o zaman küfür cephesi karşısında mağlup düşmüşüzdür. Her ne ki, bu zaferler, bu hizmetler kolay olmuyor değerli müslümanlar. Çile istiyor, fedakârlık istiyor, feragat istiyor, samimiyet istiyor, ihlâs istiyor. Böyle olunca da, insanlar derece derece kademe kademe bu yolda yer tutuyorlar. Herkes istenilen seviyede fedakârlık gösteremiyor, herkes sıkıntılara istenilen seviyede katlanamıyor, herkes istenilen derecede zor karşısında direnç gösteremiyor, saf bağlayamıyor.

Merhametlilerin en merhametlisi olan yüce Rabbimiz biz insanları ancak gücünün yettiği ile mükellef kılıyor, ancak gücümüzün yettiğini de bizden istiyor. Allah yolunda çalışırken bela ve musibete uğrayanlar sabrettiği takdirde onlara dünyadayken kalbî bir huzur ve sükûn bahşediyor. Ahirette ise onları ebedî nimetlere gark ediyor ve bize bu tevhid mücadelesinde hep sabrı tavsiye ediyor. Çünkü rasuller, nebiler, bu tevhid mücadelesinin bayraktarları, en büyük bela ve musibetlere duçar oldukları halde asla hallerinden şikâyet etmediler, sabrettiler ve kendi ümmetlerine de aynı şeyleri tavsiye ettiler.

Bu hususta Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin neler çektiğine bir göz atalım. Taşlanmadı mı, hakaret edilmedi mi, hatta öldürülmeye teşebbüs edilip doğup büyüdüğü, sevdiği, mükerrem mukaddes beldeden çıkarılmadı mı? Nice peygamberler bir koç gibi boğazlanmadı mı? Testereyle biçilip ikiye ayrılmadı mı? Elbette ki onların yolundan giden müminler de bu yolculuklarında benzeri hadiselerle karşılaşacaklardır. Belalara, musibetlere duçar olacaklardır. Bunlar işaret taşlarıdır,  doğru yolda olduğumuzun açık seçik levhalarıdır.

Aziz kardeşlerim, isterseniz Allah’ın en sevgili kulu olunuz, isterseniz Allah Teâlâ katında en yüce mertebeye eriniz, herkes katında sevilmeyeceğinizi biliniz. Zaten herkes katında sevgili iseniz sizin bir sorununuz var, kendinizi kontrol etmeniz gerekir demektir. Peygamberlerin dahi azılı düşmanları olmuş ve onlara en büyük zulümleri reva görmüşlerdir. Bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Elif lam mim. İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece "İman ettik" demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar?” (Ankebut 1-2)

İman ettik demekle, imtihan olunmadan hiçbirimiz kendi halimize bırakılmayacağız. İman ettik demek birçok sıkıntılara, birçok bela ve musibetlere hazırım demektir. Allah Teâlâ her şeyi en iyi şekilde bildiği halde bizleri şahitler edinmek için imtihan etmektedir.

“Andolsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır.” (Ankebut 3)

Allah Teâlâ, bizden önce de birçok insanları imtihan ettiğini beyan ediyor. İmanında, inancında sadık olanlarla yalancı olanlar bilinsin diye Allah Teâlâ daha önceki kavimleri ve biz ümmet-i Muhammedi başta peygamberler olmak üzere nice nice imtihanlardan geçirmektedir.

Aziz müslümanlar! Belki de günde defalarca imtihandan geçiriliyoruz. Bu imtihanların bir kısmını bilebilir bir kısmını bilmeyebiliriz ama bilelim ki her gün çeşit çeşit imtihanlara tâbi tutuluyoruz. Öyleyse her zaman kendimizi kontrol altında bulundurmamız lazım.

Bizi gözetleyen bir nakid-i hakiki var, Allah Teâlâ her şeyimize vâkıf. Allah Teâlâ her şeyimizden haberdar, her şeyimizi biliyor. Öyleyse böyle bir gözetleyicinin gözetimi altında olduğuna inanan ve bunu idrak eden bir müminin nasıl olması gerektiğini bir düşünelim. Her an gözetim altındasınız, söyledikleriniz, yaptıklarınız hepsi kayıt altına alınıyor ve bunlardan bir gün hesaba çekileceğiz. Öyleyse Allah yolunda hizmet ederken uğradığımız bela ve musibetlerin ne büyük bir lütfu ilâhî olduğunu idrak edelim. Çünkü Allah yolunda uğradığımız bela ve musibetler derecesinde Allah katında makbuliyet vardır. Ne kadar Allah yolunda bela ve musibete duçar olmuşsak imanımızdaki salâbetimiz de o derecededir.

Başka bir ayet-i kerimede Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Nice peygamberler vardı ki, kendileriyle beraber birçok Ribbiyyun (Allah eri) çarpıştılar; Allah yolunda başlarına gelenlerden yılgınlık göstermediler, zaafa düşmediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever.” (Âl-i İmran 146)

Evet, Rabbimiz bize bir misal sunuyor: Ne oluyor size ki, başınıza ufak tefek belalar sıkıntılar musibetler geldiği zaman hemen daralıyor, yoruluyor, yorgun düşüyorsunuz? Sizden önce nice milletler, nice toplumların başına pek çok bela, musibet geldi ama o bela ve musibetler onları asla ve asla dininden döndürmedi.

Değerli müslümanlar, aziz müminler!

Şöyle bir peygamberler tarihine, peygamberlerin ve mümin kavimlerin kıssalarına bir göz atalım. Bir Ashab-ı Uhdud’u düşünelim: Evet, ihtiyar demeden, çocuk demeden, kadın erkek demeden yalnız inandıkları için ateşlere atılan kavimleri bir düşünelim. Çocukları gözlerinin önünde yakıldı. Hanımları, kocaları, babaları, anneleri, en yakınları ateş çukurlarında yakıldılar da onlar asla ve asla imandan vazgeçmediler.

Firavunun zevcesi Asiye validemizi düşünelim. Hz. Musa aleyhisselama iman ettiği için firavun tarafından dört kazığa bağlanıp, çölün ortasında kızgın ateşlerin altında bırakılıp her gün çeşit çeşit zulümler yapılırken imanından dönmeyen o annemizin haline bakalım. Firavun gelip ona imandan vazgeçmesini telkin ediyordu. Çeşit çeşit zulümler yapılıyor, su verilmiyor, yiyecek verilmiyordu. O kızgın çölde, o kızgın güneşin altında yirmi dört saat elleri ve ayakları dört kazığa bağlanarak öylece tutuluyordu. Fakat o, zulüm yapıldıkça tebessümle karşılıyordu. Çünkü Rabbi ona, firavunun ve firavunun avanesinin yaptığı zulümleri hissettirmiyordu. Onlar zulüm yaparken cennetteki makamını seyrediyor, tebessüm ediyordu. Fakat kâfir ne bilsin, münafık nasıl anlasın o âlemi! Onun işkenceler karşısında gülmesini gören firavun, “bu aklını yitirmiş” diyordu. O zahire bakıyor, vitrini görüyordu; vitrinin arkasında, zahirin ötesindeki gerçeği nasıl bilebilsin bir kâfir bir münafık!

Musa aleyhisselam ile yarışa giren sihirbazları düşünelim! Onlar gerçeği gördüler. Musa aleyhisselamın asasının bir büyük ejderha olup göz boyamasıyla yılan gösterdikleri her şeyi yuttuğunu ve bunun bir sihir olmadığını görünce hemen, “Musa ve Harun’un Rabbine iman ettik” diye secdeye kapandılar. Firavun onlara, “bana danışmadan nasıl iman edersiniz? Sizin çaprazlama olarak el ve ayaklarınızı kesecek, sonra da asacağım” demişti. İman kalplerine öyle yerleşmişti ki, firavunun tehdidi onları asla imanlarından döndürmedi. Firavun dediğini yaptı, onların el ve ayaklarını çaprazlama kesti, sonra da darağacına astı. İmanları karşısında böyle büyük bir imtihana tâbî tutuldular fakat kazandılar. Çünkü onlar imanın huzurunu tatmışlardı. Biz işte böyle bir imana, Asiye validemiz, Musa aleyhisselam ile yarış eden sihirbazların imanı gibi bir imana sahip olmalıyız.

Bilal-i Habeşî’yi düşünelim. O kızgın çöllerde işkence gören, kimsesiz bir köle... Arkasında Allah’tan başka hiçbir yardımcısı yok. Fakat bir insana Allah yardımcı olursa başka yardımcıya ne ihtiyaç var! Onu imanından döndüremediler. İşte bunlar bizim önümüzde zirvede örnekler. Onların izini takip edersek o zaman kurtuluş muhakkaktır. Bugün biz ufak tefek karşı duruşlar karşısında duruş yapamadığımız, saf bağlayamadığımız için zillet ve meskenet içerisindeyiz. Hâlbuki o müminler böyle bir bela ve musibete duçar oldukları zaman bakınız Rablerine nasıl niyazda bulunuyorlardı.

“Onların sözleri ancak: "Rabbimiz! Bizim günahlarımızı ve işlerimizdeki taşkınlıklarımızı bağışla ve (yolunda) ayaklarımızı sabit kıl, Kâfirler güruhuna karşı da bize yardım et!" demekten ibaretti.” (Âl-i İmran 147)

Kendilerine isabet eden o musibetler sağanak halinde üzerlerine yağarken onlar böyle diyorlardı. Bela ve musibetlere duçar olan müminlerin sabırları karşılığında ne oldu, onu da yine ayet-i kerimede şöyle beyan ediyor Rabbimiz:

“Allah da onlara hem dünya nimetini, hem de ahiret sevabının güzelliğini verdi. Allah güzel davrananları sever.” (Âl-i İmran 148)

Değerli müslümanlar, bu konuda Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:

“Müminin misali, bir deste ekin gibidir. Rüzgâr onu eğer durur. Bazen yere vurur, bazen doğrultur. Kâfirin misali ise, kökü üzerinde dimdik duran çam ağacı gibidir. Kökünden bir defada sökülünceye kadar, onu hiçbir şey eğemez.” (Müslim, H. No: 5025)

Koskoca bir buğday tarlasını ve şiddetli bir rüzgârın estiğini düşününüz. O buğday başakları yere doğru eğilirler doğrulurlar, eğilirler doğrulurlar ve fakat o rüzgâr onları kökünden söküp atmaz. İşte mümin de aynı bunun gibidir. Zaman zaman şiddetli küfür rüzgârları, küfür fırtınaları, belalar, musibetler müminlerin yolunu kesip onları Allah yolunda yürümekten kısmen alıkoysa da onları asla kökünden söküp kazıyamaz, onların imanını alıp götüremez. Kâfirin misali ise aynı çam ağacının misali gibidir. Şiddetli bir rüzgâr, bir fırtına olduğu zaman çam ağaçları buna dayanamaz, ya kökünden sökülür gider yahut da eğilip kırılır. Kâfir, bela ve musibetler karşısında aynı çam ağacı gibidir, dayanamaz kırılır. Mümin ise buğday başağı gibidir. Tarlada o fırtınalar, o rüzgârlar onu yere doğru yatırıyor gibi yapar ama o yeniden doğrulur, rüzgâr onu kökünden söküp alamaz.

 Değerli müminler, biraz önce de ifade ettiğim gibi kişinin bela ve musibete uğradığı derece, imanındaki salabetinin derecesidir. Bu konuda bir hadis-i şerif şöyledir:

Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme, “İnsanların bela yönünden en şiddetli belaya uğrayanı kimdir?” diye soruldu. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bu soruya şöyle cevap verdi:

“En şiddetli belaya duçâr olanlar peygamberler, sonra fazilet derecesine göre onları takip edenlerdir. Kişi dindarlığı derecesinde belaya duçâr olur. Eğer kişi dininde kuvvetli ise onun belası da şiddetli olur. Eğer dini gevşek ise belası da ona göre olur. Bela, kula öyle yapışır ki, günahı kaldığı müddetçe onu bırakmaz.” (Tirmizi)

Efendimiz, kişi dinindeki salâbeti nisbetinde musibete uğrar, buyuruyor. Öyleyse nefsimiz, dünyamız için bela ve musibete uğramanın bir ikinci bela ve musibet olduğunun idrakinde olalım. Allah yolunda, Kur’an yolunda hizmet ederken, cihat ederken uğradığımız bela ve musibetlerin de imanımızın salâbetinin, kuvvetinin, imanımızdaki kemalin bir işareti olduğunu ve dolayısıyla bir lütfu ilâhi olduğunun idraki içinde bulunalım.

Diğer bir hadisi şerifte de Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:

"Mükâfatın büyüklüğü belanın büyüğü ile beraberdir. Allah bir kavmi severse onları (bir derde) uğratır. Kim kadere razı olursa, ona Allah'ın rızasına erişmek vardır. Kim öfkelenirse ona Allah'ın gazabı vardır.” (Tirmizî)

Allah yolunda siz ne kadar büyük bela ve musibete duçar oldunuz ve bu bela musibet karşısında sabır gösterdiyseniz Allah Teâlâ’nın size vereceği mükâfat da o derece büyük olacaktır. Allah Teâlâ bir toplumu severse onları çeşitli  musibetlere ibtila eder. Hastalık verir, geçim darlığı verir. Onlar da bunlara sabreder. Eğer bir kişi Allah’ın kendisi hakkında hükmettiği şeylere razı olursa Allah Teâlâ da ondan razı olur. Eğer bir kimse uğradığı bela, musibetler karşısında sabretmez gazaplanırsa Allah Teâlâ da o kula karşı gazaplanır. Allah bir kuluna çeşit çeşit nimet verirken,  o lisanen şükrediyor, bazen şükür bile etmeden bunu kendinden biliyor, fakat bir bela musibete uğradığı zaman isyan tuğyan ediyor ise bu kul teslim olmamış bir kuldur. Bu kul, gözünün önünü göremeyen, kalp gözü kararmış, kalbi katılaşmış, nefsine, şehvetine, şeytana esir olmuş bir kuldur ve dolayısıyla gazab-ı ilâhiye maruz kalır

Değerli müslümanlar!

Dünyada rahat yoktur. Dünyada ancak kalbî huzur vardır. Dünyanın insana sağladığı en büyük saadet budur. Bilelim ki, kalbî huzura, kalbî sükûnete sahip olmayan insanlar ne kadar mal mülk sahibi olurlarsa olsunlar, ne kadar ilim öğrenirlerse öğrensinler, ne kadar yüksek mevkilere gelirlerse gelsinler asla ve asla rahata eremez, asla ve asla huzura kavuşamazlar. Çünkü dünyada saadet ancak kalbin sükûneti ve kalbin huzurudur. Bu da iman, imanın gereğini yaşamak, Allah yolunda hizmet ederken bela ve musibetlere sabretmektir. Allah’ın takdiri ne olursa olsun kendine ait olan vazifelerini yaptıktan sonra teslim olmak ve ona razı olmaktır. Bunu başaramayan insanlar dünyada asla ve kat’a huzura kavuşamazlar, asla ve asla saadete eremezler. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyorlar:

“Allah yolundaki mümine isabet eden her yorgunluk, hastalık, sıkıntı, üzüntü, keder, hatta ayağına batan diken, günahlarına kefaret olur.” (Buhari)

Aziz kardeşler, ne güzel değil mi? Merhametlilerin en merhametlisi yaratıcımız, razıkımız Rabbimiz bize ne lütuflarda bulunuyor. En ufak vesileleri bizim affımız için vasıta kılıyor. Ufacık bir keder, ufacık bir üzüntü, az bir ağrı sızı, bir gam, bir keder veya elimize ayağımıza batan ufacık bir dikenden duyduğumuz rahatsızlıklar karşısında sabır gösterirsek Rabbimiz onu günahlarımıza, hatalarımıza kefaret kılıyor. Bir düşünelim, ya Allah yolunda uğranılan büyük bela ve musibetlere sabredersek bunun karşılığında Rabbimiz Teâlâ ne mükâfatlar veriyor!

Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme sahabeden bir kısmı gelerek, uğradıkları işkenceler, zulümler karşısında şikâyette bulundular. “Ya Rasulallah, bize ne zaman yardımcı olunacak? Ne zaman bizim bu durumdan kurtulmamız için Rabbine dua edeceksin?” dediler. Âlemlerin efendisi, canımız Peygamberimiz, tek önderimiz rehberimiz bakınız ne buyurdular:

“Sizden önce birtakım kimseler açılan kuyulara konulurlar, testerelerle kafalarından ikiye bölünürlerdi de yine imanlarından vazgeçmezlerdi. Demir taraklarla kemiklerine ve sinirlerine varıncaya kadar taranırlardı da yine imanlarından dönmezlerdi. Allah’a yemin olsun ki bu iş elbette tamamlanacaktır. Öyle ki bineği olan bir kimse Sana’dan Hadramevt’e kadar Allah’tan başka hiçbir kimseden -koyunu olan (çoban)’ın kurttan korkması dışında- korkmadan yolculuk yapabilecektir. Ancak siz acele ediyorsunuz." (Buhari, Menakıb)

Değerli müslümanlar, acele ediyorsunuz buyuruyor Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem. Biz de acele etmeyelim. Acele edip işlerimizi birbirine karıştırmayalım. Acele edip çeşit çeşit hatalar yapmayalım, sabredelim. Hem bela ve musibetlere uğradıkça sabredelim, hem Allah Teâlâ’nın emrini yerine getirmekte sabredelim, hem de bizim için yasak kılınan haram kılınan işleri yapmama hususunda sabredelim. Allah’ın dinine yardımcı olalım. Bütün imkânlarımızı seferber ederek Allah yolunda hizmet edip çalışalım ve bilelim ki işte o zaman Allah’ın yardımı gelecek ve İslam yeniden zafere erecek, sadece müslümanlar değil bütün insanlar kurtulacaktır. Eskiler ne güzel söylemiş: “Sabreden derviş muradına ermiş.”

Sabredelim, Allah’ın vaat ettiği yakındır. Zafer, muhakkak Allah’ın tarafında, İslam’ın tarafında olanlarla olacaktır ve tekrar ifade edeyim ki müslümanların zaferi demek bütün insanlığın zaferi demektir. Müslümanların zaferi demek İslam’ın gönül gönül her kalpte hâkim olması, hakkın adaletin bütün insanlığa hâkim olması demektir.

Rabbimiz bizleri sabredenlerden ve şükredenlerden kılsın. Âmin.

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.