Kalvinizm
Nerden Çıktı
AB ile ilişkiler
derinleştikçe, ilginç şeylerle karşılaşmaya devam edeceğiz. İki
ayrı dünyanın ve dünya görüşünün insanları birbirlerini
tanıdıkça benzeşen ve ayrışan yönler daha belirgin olarak ortaya
çıkacak. AB’den bir heyetin Kayseri’de yaptığı bir inceleme
sonucunda hazırladığı raporunda Kayserilileri İslamî kalvinist
olarak göstermesi gündemde yer alıp tartışılmıştır. Biz de bu
tartışmaya bizim bulunduğumuz yerden katılıp yorumlamak
istiyoruz. Önce Kalvin kimdir? Kayserililere niçin İslami
kalvinist denilmiş olabilir?
Kalvin bizim yeni bir çağ
açtığımız dönemde hıristiyan dünyasında reform gerçekleştirmiş
bir din adamıdır. Yaptığı reformun özeti de Hıristiyanlığın
ayağını yere bastırmasıdır. Yani dünyevîleştirmesidir.
Kayseri’de başarılı olmuş siyaset ve iş dünyasından insanların
dindar kimlikleri ile ticari ve ekonomik faaliyetlerinin uyumu
dolayısıyla böyle bir sıfatla anıldıkları anlaşılmaktadır. Bunda
ne var diye düşünülebilir. Elbette bir şey yok. Çünkü bir
batılının kendi penceresinden gördüğü şeyi kendi değerleriyle
kıyaslayarak sunması kadar doğal bir şey olamaz. Zaten
tartışılan da bu değildir. Tartışılan konu bizim tarafımızın bu
sıfatı kendisine uygun görüp, görmediğidir. Ya da teşbihin ne
kadar tutarlı olduğudur. En geniş alandan başlayarak çözümlemeye
başlayalım.
Kalvin bir reformcudur,
İslam’da reform olur mu? Bize göre olmaz. Reform deforme olan
üzerinde yapılır. Ya da statik olanı harekete geçirmek için
ihtiyaç olabilir. İslam için her ikisi de geçerli değildir.
İslam bozulmamıştır ki, düzeltme yapılsın. İslam dinamik bir
dindir. Gelişmeler kendi iç dinamikleri içinde insan hayatına
yansıtılır. Dogmatik bir durağanlık söz konusu değildir. İslam
dünyayı kötü gören bir din değildir. Muvahhiddir, bütüncüdür.
Parçayı bütün saymaz. Bütün parçalarıyla bütünü görür. Dünya ve
ahiret bir bütündür. Madde ve ruh bir bütündür. Akıl, müşahede
ve vahiy, bilgi bütününün parçalarıdır. Batının bütün bakış
açıları parçaya yönelik olduğu için bugün de aynı bakış
açısıyla, yine yanlış bir sonuca varılmaktadır. Eğer
Kayseri’deki iş adamları başarılı olmuşlarsa kapitalisttirler.
Aynı zamanda dindar oldukları için de, İslam kapitalizm’dir. Bu
sonuç yanlıştır, aynı kişiler Konya’ya gitseydi, Mevlana’yı
inceleseydi, her halde şöyle diyeceklerdi: İslam, mistik ruhçu
bir dindir. Bu sonuç da tek başına yanlıştır. Geçmişte de bazı
sosyalistler, “İslam sosyalizmi” demişlerdi. Onlar da eksik
bakış açısının sonucunda böyle söylemişlerdi.
Elbette İslam hayat dinidir.
Onların gördükleri bu parçalar İslam’da vardır. Kişisel girişim,
sermaye, mal edinme, mallarını miras bırakma, ticaret İslam’da
vardır, zenginlik teşvik edilmiştir. Ama aynı zamanda toplumun
ihtiyaçları, gelir dağılımında adalet, yoksulların hakları kesin
kurallarla düzenlenmiş, garanti altına alınmıştır. Yine insanın,
maddesinin yanında ruhunun tatmini, inkişafı, insanın kemali,
tasavvufun ince dokunuşlarıyla huzur ve mutluluk aranmıştır.
Herhalde buradan şu sonuca varmamız mümkün. Müslüman ve Kalvin
bir arada düşünülemez. Böyle bir etiketi kabullenmek kendi
değerlerimizi ve varlığımızı inkâr anlamına gelir. Yabancıların
böyle bir teşbih yapmaları hatalı da olsa anlaşılabilir. Kendi
kendimizi buna uygun görmemiz, kompleksli bir yaklaşımdır. Kabul
edilemez. Buna sadece iş ahlakı açısından ele alsak bile
benzetme kabul edilemez.
Protestan iş ahlakı ile
Kayserili iş adamlarının iş ahlakının kökleri yan yana bile
düşünülemez. Zira Kayseri asırlardır bir ticaret ve esnaf
kentidir. Kökleri, Kalvin’den çok öncelerde bulunan Ahi
kültürünün, Lonca ahlakının esaslarına dayanmaktadır. Ahilik
bugün görünüşte folklorik bir değer gibi görülmekle birlikte iş
hayatında derin izleri yaşanmaya devam etmektedir. Usta, çırak,
kalfa ilişkileri ile modern sanayi kuruluşlarının patron ve
işçileri arasındaki ilişkiler arasında hâlâ müthiş benzerlikler
yaşanmaktadır. Ahilik bir organizasyondur, örgütlenmedir.
Altında yatan ise İslam’ın iş ahlakı, ticaret ahlakı, insan
ilişkileri konusundaki esaslarıdır.
Bu tartışmalar elbette
iyidir. İnsanlara kendi değerlerini hatırlatmaktadır. O
değerlerden varsa sapmalar dönüş fırsatları ortaya
çıkarmaktadır. Ayrıca bir model ortaya çıkmasına yardımcı
olmaktadır. Kayseri modeli batılıların ilgisini çekmişse kötü
denilemez. Ülkemizin diğer kentlerinin ve iş adamlarının da
ilgisini çekmelidir. Bir model bir marka oluşturulmalıdır. AB
içinde her şeyi orijinal bizim olan modellerimizle var
olabiliriz. Bu tartışma buna öncülük etmelidir. Kıyaslarımızı,
değerlendirmelerimizi, yorumlarımızı kendi birikim ilke ve
değerlerimizin üzerinden yapmalıyız. Böylece eksiklerimizi
giderebiliriz. Yolumuzu kendimiz belirleyebiliriz.
ELLERİ KURUSUN*
Hz. Muhammed sallallahu
aleyhi ve selleme karşı yürütülen saldırılar, yaşarken de
sonrasında da O’na hiçbir zarar verememekle beraber, O’nu
sevenleri üzmüş ve öfkelendirmiştir. Adına bir sure indirilen
Ebu Leheb ve karısı, elleriyle ve dilleriyle O’na saldırmışlar.
Allah onları en ağır bir azap ile cezalandıracağını ifade
etmiştir. Yüce Rabbimizi böylesine öfkelendiren bir saldırının
müminlerin tepkisini çekmemesi düşünülemezdi. Öyle de olmuştur.
Allah’ın Habibi müminlerin
de Habibidir. O’na yapılan saldırılar, hiçbir zaman karşılıksız
kalmayacaktır.
Bu saldırılar niçin
yapılmıştır? Hangi sonuçlar alınması tasarlanmıştır? Karikatür
olayı planlı bir komplonun parçası mıdır? Bunlar ve benzeri
soruların cevabını arayacak, analizler yaparak bugünün
müslümanlarının, bugünün tarihinin hangi çemberlerin ve
planların parçası haline getirildiklerini anlamak zorundayız.
Zira bu saldırılarla Rasûlullah’a hiçbir zarar
veremeyeceklerdir. Bununla asıl kimlere ve nasıl zarar
dokunacağı veya kimlerin ve nasıl yarar elde edeceği önemlidir.
BU BİR KOMPLODUR
Elimize ulaşan bilgileri
toparlayıp yan yana koyduğumuzda planlı bir komplo ihtimali
kuvvetlenmektedir.
–Karikatürler yapanların
özgür iradesiyle değil, siparişle yani para karşılığı
yaptırılmıştır.
–Yayınlanması yeterince
tepki toplamayınca, üç ay sonra yeniden vizyona konularak
istenen sonuçlar alınmaya çalışılmıştır.
- Danimarka, ifade özgürlüğü
çifte standardı konusunda daha önce bilinen tutumları
dolayısıyla en iyi ortamı sağlamaktadır.
Tepkilerin şiddeti çağırdığı
ülkelerin, idarî yapıları ve üzerlerinde sürdürülen servis
çalışmaları bu olaylar dolayısıyla daha belirgin hale gelmiştir.
Böyle bir karikatür krizini kim planlamış olabilir. Olayın
Avrupa’da olması hedefi kaçırmamıza yetmemektedir. Çünkü
sonuçları itibarı ile bundan en çok karlı çıkan Avrupa değil,
Amerika-İsrail olmuştur. Aksine bundan Avrupa ve İslam dünyası
zarar görmüştür.
Özellikle kıta Avrupası,
Almanya, Fransa, Danimarka gibi ülkeler İslam dünyasındaki
itibarlarını kaybetmişler ve ticarî zararlara maruz
kalmışlardır. Hâlbuki daha önce Irak savaşı sebebiyle
Amerika’nın kaybettiği mevzileri ve petro dolarları bu ülkelerin
çektiği bilinmektedir. Avrupa’da yaşayan çok sayıda müslümanla
bu ülkelerin yönetimleri sorunlu hale gelmiş, iç çekişme ve
çatışma ortamı doğmuştur. Karşılıklı güvensizlik ileri safhalara
ulaşmış. Özgürlük alanları daraltılmıştır. Dinlerarası diyalog
ya da medeniyetler uzlaşması projeleri büyük zararlara
uğramıştır.
Müslümanlar eşittir terör
imajı verilmek suretiyle İslam’a ve Kur’an’a yönelen batı
kamuoyunun önüne setler çekilmiştir. Tepkilere şiddet
bulaştırılarak da bu planın dünyanın her köşesine ulaşması
sağlanmıştır.
AMAÇLARI NEDİR?
Bütün bunlarla neler elde
edilmek istenmektedir? ABD-İsrail ikilisinin hangi planlarıyla
örtüşen sonuçlar ortaya çıkmıştır? Bir taş atılarak kaç kuş
vurulması beklenmektedir?
Medeniyetler çatışması
projesinin devamlılığı vurgulanmaktadır. İslam ve batı bu
çatışmanın iki kutbudur. Ya bizdensin ya da karşımızda olursun
vurgusu ortaya konmaktadır. Bunda Irak savaşında yan çizen ve
karlı çıkan kıta Avrupa’sına bir mesaj vardır. İkinci hedef olan
İran konusunda da aynı mızıkçılığın yapılmaması istenmektedir.
Aynı mesaj Türkiye’ye de kuvvetle iletilmiştir. İran konusu
BM’ye geldiğinde bu tavrın sonuçlarını hep birlikte göreceğiz.
Dünya üzerinde çıkarların dağılımı konusunda kimin patron
olduğunu bu konuları iyi bilen Avrupa’ya hatırlatmaktadır.
Yine güvenlik konusunda
kimin patron olduğu hem Avrupa’ya hem de İslam ülkeleri
yöneticilerine hatırlatılmaktadır. Yeni dünya düzenine
alternatif arayan dünya insanlığına korku senaryoları hazırlanıp
sunularak, ölümü gösterip hastalığa razı olunması istenmektedir.
Her ne kadar gizlemeye çalışsalar da kendi kamuoylarına Irak
savaşının kutsal bir savaş olduğu imajı verilmek suretiyle
azalan desteğin artması arzulanmaktadır. Olayın sonuçlarına
bakıldığında beklentilerin birçoğunun gerçekleştiği
görülmektedir. Her zaman olduğu gibi bu olay sonucunda
beklenmeyen şeyler de olmuştur. Olayı planlayanların hesap
edemedikleri sonuçlar da ortaya çıkmaya başlamıştır.
SALDIRILAR BİRLİĞİ
KUVVETLENDİRİR.
Bu sonuçları sıralayacak
olursak öncelikle saldırılar birliği kuvvetlendirmiştir. Tüm
İslam Dünyası tek yumruk halinde tepkisini ortaya koymuştur.
Türkiye’de Caferîlerin muhteşem tepkisi ile Çağlayan meydanından
yükselen salâvatlar bunun en güzel göstergesidir. Yeni dünya
düzenine karşı olanlar yeni dünya düzeninin hedefe yerleştirdiği
İslam’a ilgi duymaya başlamışlardır. Venezuella’da düzenlenen bu
konudaki gösteri ve yürüyüş en çarpıcı örneği teşkil etmektedir.
Bütün Dünya’da
Peygamberimizin hayatını anlatan kitaplar kapışılmaktadır.
Dünya’nın mazlum milletleri batı emperyalizminin baskısı altında
inleyen halklar yeni bir yöneliş içine girmişlerdir. Daha önce
entelektüel birikimi olan insanlar, İslam’ı inceleyerek müslüman
olmaktayken bugün popüler kültürün bir sonucu olarak kitlesel
bir ilginin bulunduğu gözlenmektedir.
Parantez içinde şunu
söylemeden geçemeyeceğiz. Biliyoruz ki Ömer, Hz. Muhammed’e
saldırmak için harekete geçmişti de onda dirilerek adil halife
Ömer olmuştu. Belki saldıranlar değil ama saldıranların halkları
onda dirilmekte ve İslam’a yönelmektedir. Medeniyetleri bir
terazinin iki kefesi gibi düşünürsek, birinin düşmesi diğerinin
yükselmesini getirmektedir. Bin yıldan fazla Dünya’yı adaletle
yönettikten sonra yüz yıl önce kaybettiğimiz mevziimize dönmekte
olduğumuzu görmekteyiz. Şimdi batı medeniyeti iki dünya savaşı
ve atom bombalarına rağmen yüzyılda bitmiştir ve inişe
geçmiştir. Yükselen alternatif ise İslam’dır.
Türkiye müslümanlarının arzu
ettiği medeniyetler uzlaşması ile barış içinde bir arada
yürütülecek bir süreç. Kısaca acılar olmadan, savaşlar olmadan
İslam’ın gönüllerde gerçekleştireceği fetih. Batı ise çatışarak,
vuruşarak geri çekilmeyi ya da geriye itmeyi istemektedir. Her
iki halde de ister uzlaşma, ister çatışma zafer İslam’ın
olacaktır. Halkın tabiriyle yiğit düştüğü yerden kalkacaktır.
Bütün oklar, hedefler,
hesaplar planlar bir tek ülke üzerinde yoğunlaşmaktadır. Orası
da Türkiye’dir. Farkında mıyız?
* “Ebu Leheb’in elleri
kurusun” (Tebbet Suresi)