E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

 

 

ALİ KÜÇÜK

TEFSİR;

  Allah yolunda öldürülenler

Allah yolunda öldürülmüş şehitlere ölüler demek yasaklanmıştır. Çünkü onlar diridirler, ama biz onların hayatlarını hissedemiyoruz. Çünkü bu hayat zâhirî hislerle hissedilebilecek bir hayat değildir.

Allah yolunda öldürülenler,  diridirler ve Rableri katında rızklandırılmaktadırlar. Şüphesiz ki onların nasıl rızıklandırıldığını bizler bilemeyeceğiz. Ama şu kadarını biliyoruz ki; onlar bize sürekli mesajlar vermekteler. Allah’ın dinini canlılıkla muhafaza ettirmede rollerinin olduğunu da bileceğiz.

Hiçbir kimsenin hiçbir mesaj vermediği bir ortamda, herkesin durgun, statik bir hayat yaşadığı bir ortamda, yıllar önce ölen ve de adı Yâsîn sûresinde ebedîleşen adsız bir şehidin sürekli olarak bize verdiği mesaj ise bakın şöyle:

"Keşke kavmim bir bilebilseydi, Rabbimin bana mağfiret ettiğini ve de beni mükramundan, ikrama boğulanlardan kıldığını."  (Yâsîn 27)

Bu büyük bir şeref, büyük bir ecir ve nîmettir. İşte şehidin, Al-lah yolunda ölen birinin canlılığını koruduğunun ve sürekli bize mesaj ulaştırdığının bir delili ve ispatıdır. Kıyamete kadar Yâsîn sûresini okuyan herkese ulaştırılan bir mesaj. Görünüşte ölmüşler bunlar, toz toprak olmuşlardır, adları sanları kalmamış, nerelerde oldukları da belli değildir. Ama dünyanın her bir yerinde canlarını Allah için fedâ etmiş olan, Allah’tan başka ilâh olmadığının şehâdetini canlarıyla ispat eden, Allah’ın ölü demeyi yasakladığı bu insanlar, sürekli bize mesaj sunuyorlar. Âl-i İmrân sûresinde bu diriliğin biraz daha açıklandığını görüyoruz:

“Allah yolunda öldürülenleri ölü saymayın, bilakis Rableri katında diridirler. Allah'ın bol nîmetinden onlara verdiği şeylerle sevinç içinde rızıklanırlar, arkalarından kendilerine ulaşamayan kimselere, kendilerine korku olmadığını ve kendilerinin üzülmeyeceklerini müjde etmek isterler. Onlar Allah'tan olan bir nîmeti, bolluğu ve Allah'ın, müminlerin ecrini zâyi etmeyeceğini müjdelemek isterler.” (Âl-i İmrân 169-171)

Allah Teâlâ onlara o kadar nîmet veriyor ki; onlar bunlarla sevinip coşuyorlar. Arkalarından henüz onlara kavuşmamış olanlara da müjdeler veriyorlar. Onlara korku da yok, mahzun olmak da yok, keder de yok, sıkıntı da yok. Cehenneme gitme korkusu da yok, ama cenneti kaybetme üzüntüsü de yok diyorlar. Yine Allah’tan bir nîmet, bir fazilet, bir üstünlüğü müjdeliyorlar. Ve Allah Teâlâ’nın müminlerin hiçbir zaman ecirlerini zayi etmeyeceğinin mesajını veriyorlar sürekli. Sürekli şehâdetin yayınını, cennetin yayınını ve mesajını yine şahitler okuyorlar.

Şehit, davasına başını koyacak kadar şehâdet eden kişi demektir. Şehit, davasının dirilişi için, başkalarının dirilişi için canını fedâ eden kişi demektir. Onun içindir ki şehit, diridir. O yüzden şehitler ölüler gibi yıkanmazlar. Yıkanmak, ölünün cesedini temizlemek de-mektir. Onlar zaten temiz oldukları için yıkanmazlar. Kefenleri şehitlik elbiseleridir. Yaşarken giydikleri elbiseleri ölürlerken de giyerler. Zira onlar öldükten sonra da yaşarlar.

Diridirler onlar, zira onlar yakınlarını diriltirler. Onların ayrılıkları, yakınlarını asla üzmez, ayrılıkları arkalarında kalanlara asla zor gelmez.

Bu kavram asrımızda çok çarpıtılmıştır. Sadece Allah için, Allah’ın dininin hâkimiyeti için öldürülenler şehittir. Bunun dışındakilerin kesinlikle şehitlikle ilgisi, alâkası yoktur.

Ebu Dâvûd'da Ebu Mûsâ El-Eşari’den rivâyet edildiğine göre:

“Adamın biri Rasulullah’a sordu:

- Ey Allah’ın Rasûlü adamın birisi şecaat için, kahramanlık için savaşır. Bir başkası hamiyet için, ırkçılık için savaşır. Bir başkası da riya için, gösteriş için savaşır. Bunlardan hangisi Allah yolundadır? Allah’ın Rasûlü buyurdu ki:

- Kim ki Allah’ın kelimesi âli olsun, Allah’ın dini hâkim olsun diye savaşırsa, işte Allah yolunda olan budur."

Şehitlik, peygamberlik mertebesinden sonra en yüce mertebedir. Allah’ın Rasûlü:

"Ne kadar isterdim bilemezsiniz! Allah yolunda şehit olayım! Sonra Allah beni diriltsin bir daha şehit olayım! Sonra Allah beni ihya etsin bir daha şehit olayım!" buyurarak kendisinin ihtiyacı olmadığı halde ümmetine bu konuda bilgi veriyor.

Bakıyoruz savaş yapan toplumlar da ölüyorlar, savaş yapmayan toplumlar da ölüyorlar.

Meselâ şu anda yetmiş seksen yıldır savaşı terk etmiş, yurtta sulh cihanda sulh demiş bir toplumun üyesiyiz. Çevremizde savaşan toplumlar var, onları da müşa-hede ediyoruz. Onlardan da bizden de onlarca, binlerce kişi ölü-yor. Onlar bir savaş meydanında bir kurşun veya bir şarapnel parça-sıyla hayata veda ederlerken, bizler de yataklarımızda bir başka usulle yine hayata veda ediyoruz.

Yâni şurası kesin bir yasa ki, ne savaş içinde olanlar hemen ölecekler, ne de yatağında yatanlar hep yaşayacaklardır. Zaten ecel geldikten sonra ne bir saat öne ne de bir saat sona alınmayacaktır. Bu Allah’ın yeryüzünde işleyen kanunudur, kimse bunun dışına çıkamayacaktır.

 

155:"Andolsun sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve mahsullerden eksiltmekle behemehal imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele."

Korku ölüm korkusu, düşman korkusu, kıtlık ve açlık korkusu-dur. Eksiklik de mal ve can eksikliği, evlât ve kazanç eksikliğidir. Cenab-ı Hak iman edenlerin başına bu tür şeylerin geleceğini önceden haber veriyor. Düşman ve ölüm korkusu, kıtlık ve fakirlik, malların eksiltilmesi, canların, çocukların, akrabaların ve sevdiklerin ölümleriyle, hastalıkla ve ürünlerin eksiltilmesiyle imtihan edeceğini haber veriyor ve sonunda da buyuruyor ki; sabredenlere müjdeler olsun.

Zaten gerçek mânâda iman eden kişi, iman ettiği andan itibaren malını, canını, çoluk çocuk sahip olduğu her şeyini Allah yo-lunda fedâ etmeye hazır olduğunu ikrar etmiş kişidir. Allah bütün bunları cennet karşılığında müminden satın almıştır.

“Allah şüphesiz, Allah yolunda savaşıp, öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını cennete karşılık satın almıştır.” (Tevbe 111)

Evet, müminler mallarını ve canlarını cennet karşılığında Al-lah’a satmışlardır. Mal da can da zaten Allah’ındır. Nîmeti veren istediği zaman onu geri alabilir. Eğer bir şey Allah yolunda har-canmışsa, kesinlikle o doğru yolda harcanmıştır.

Yeryüzünde her türlü küfür, şirk ve azgınlık güçlerine karşı du-ran, tüm dünyada Allah’ın iradesini hâkim kılmaya çalışan müminlerden Allah şunu istemektedir: Bu yolda mallarından, canlarından, ürünlerinden, ticaretlerinden eksilmeler gibi bir kısım belâlarla, iptilalarla karşı karşıya geldikleri zaman bunu bir imtihan olarak karşılamalılar ve sabretmelidirler.

Bilelim ki bütün bu belâlar insanın imanını, iradesini ve dayanıklılığını güçlendiren hayatın deneyimleridir. Bu imtihanlar sayesinde mümin güç ve kuvvet sahibi yegâne varlığın Allah oldu-ğunu, insanın âciz olduğunu, kendisinin hadiselere müdahale edemeyecek kadar güçsüz olduğunu anlayacaktır. İnsan, kendisi mülk olunca Mâlik’e karşı herhangi bir itiraz hakkına da sahip değildir.

E, efendim dünyada bunlar olmasın! Hastalık olmasın! Ölüm olmasın! Sıkıntı, keder olmasın! Bunlar güzel temenniler, ama hayat hiç de böyle değildir. Bakıyorsunuz bir korku, bir kâfir korkusu, bir düşman korkusu, ya da başka korkular bizi sarıveriyor. İşte bu bir imtihandır. Acaba bu korkuyla karşı karşıya kalan insan ne yapacak? Gerçekten Rabbine güvenebilecek mi? Veya meselâ sürekli iyi doymaya alışık olan bizler bir anda açlıkla karşı karşıya bırakılıveriyoruz. Veya bazen mallarda noksanlıkla karşı karşıya geliveriyoruz. Çok kazanıyor iken bir anda bitiveriyor. Çok güçlü-sünüz ama bir anda gücünüz kuvvetiniz bitiveriyor, ihtiyarlık hastalık gelip belinizi büküveriyor. Ve meyvelerde, ürünlerde noksanlıklar, kıtlıklar, sıkıntılar ve yokluklar. İşte bütün bunlar karşısında:

“Sabredenlere müjdele.”

İşte bütün bunları size biz verdik ve verdiklerimizle sizleri imtihana tabi tutarız, diyor Rabbimiz.

Bu konuda pek çok hadis vardır. Burada yeri gelmişken onlardan bazılarını aktaralım.

“Ebû Saîd Sa’d ibn Sinân el Hudrî rivayet ediyor:

“Kim istemekten çekinir iffetli davranırsa Allah onun iffetini artırır, kim tokgözlü olmak isterse Allah onu başkalarına muhtaç olmaktan kurtarır, kim sabretmeye gayret ederse Allah ona sabır verir, hiçbir kimseye sabırdan daha geniş ve hayırlı bir şey verilmemiştir.” (Buhârî, Zekat 50; Müslim, Zekat 126)

Mümin için en sağlam siper sabırdır. Sabrı sayesinde mümin fakir de olsa, zengin de olsa rahat ve huzurludur. Sabretmeyi bilmeyen ve istemekten vazgeçmeyenler zengin de olsalar fakir de olsalar doyuma ulaşamazlar, asla doymazlar. Kişi zamanın her türlü bela ve sıkıntılarına karşı kendisini sabırla frenleyip hem dünya hem de ahiret kazançlarını elde edebilir.

Ebû Yahyâ Suheyb ibn Sinân radıyallahu anhtan rivayet edildiği:

“Müminin durumuna gerçekten hayret edilir. Zira her durumu onun için hayır sebebidir, bu özellik sadece müminlerde bulunur. Çünkü sevinecek olsa şükreder bu onun için hayırdır, başına bir bela gelse sabreder bu da onun için bir hayırdır.” (Müslim, Zühd 64)

Enes ibn Mâlik radıyallahu anhtan rivayet edildiğine göre Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem çocuğunun mezarı başında bağırarak ağlamakta olan bir kadının yanından geçmişti ve ona:

“Allah’a karşı sorumlu olduğunu düşün ve sabret” buyurdu. Kadın:

- Geç git, çünkü benim başıma gelen senin başına gelmemiştir, dedi.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemi tanıyamamıştı. Kendisine O’nun Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem olduğunu söylediler. Bunu duyar duymaz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin kapısına geldi, kapıda kapıcılar bulunmadığını gördü ve:

- Ben sizi tanıyamamıştım dedi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de:

“Asıl sabır felaketin ilk anında olanıdır” buyurdular. (Buhârî, Cenâiz 32; Müslim, Cenâiz 14)

Ebû Hureyre radıyallahu anhtan rivayet edildi:

“Allah: Mümin kulumun dünyada sevdiği dostunu aldığım zaman, o kimse sabredip mükâfatını benden beklerse karşılığı cennettir.” buyurdu. (Buhârî, Rikak 6)

Ebû Saîd ve Ebû Hureyre radıyallahu anhümadan rivayet edildi:

“Herhangi bir müslümanın başına gelen yorgunluk, hastalık, tasa, keder, sıkıntı ve gamdan ayağına batan dikene kadar her şeyi Allah müslümanın hata ve günahlarının bağışlanmasına sebep kılar.” (Buhârî, Merda 1; Müslim, Birr 49)

Enes ibn Mâlik radıyallahu anhtan rivayet edildi:

“Allah iyiliğini istediği kulun cezasını dünyada verir, fenalığını istediği kulun cezasını da kıyamet günü günahını yüklenip gelsin diye dünyada vermez.”

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem devamla buyurdu ki:

“Mükâfatın büyüklüğü bela ve musibetin büyüklüğüne göredir. Allah sevdiği topluluğu belaya uğratır. Kim başına gelen bela ve musibetlere razı olursa Allah ondan hoşnut olur. Bir kimse başına gelen bela ve musibetleri öfke ile karşılarsa o da Allah’ın gazabına uğrar.” (Tirmîzî, Zühd 57)

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.