E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

 

 

İBRAHİM BAŞARAN

KAPAK;

FAKİRLİK PROBLEMİ VE İSLAMİ VAZİFELERİMİZ 

İman, ahlak ve fazilet çizgisinde muhabbetle kaynaşmış fertler olarak mutlu bir hayat yaşayabilmemiz için -asgari ölçüler içinde de olsa- bütün fertlerimize İslam Kültürünü kazandırmak mecburiyetinde olduğumuz gibi, cemiyet olarak her bir insanımızın zaruri ihtiyaçlarını da tekeffül etmek mecburiyetindeyiz.

Bu İslamî bir mecburiyettir. Çünkü fakirlik, iman ve ahlak değerlerini zedeleyen, toplumsal düzeni sarsan, kamplaşmalara iten bir unsurdur. Fakirlik problemini çözemedikçe sıhhatli ve müreffeh bir cemiyet hayatı kurabilmek mümkün değildir. Bunun içindir ki, İslam Dini, fakirlik problemine gerçekçi bir gözle bakmış, bu ferdî ve sosyal problemin çözümü için fakir müminleri, zengin müminleri ve İslamî toplum yönetimini vazifelendirmiştir.

Dinimiz zaviyesinden fakirlik problemine bakmaya ve vazifelerimize dikkat çekmeye çalıştığımızda:

 

A) Fakirlik dînî hayat için bir tehlikedir. İmanı sarsabilen bir afettir. Bilhassa aşırı zenginliğin bulunduğu bir cemiyette, bu tehlike daha da artmaktadır. Çok çalıştığı halde arzuladığını kazanamayan işçi, sanatkâr ve memur, az çalışan fakat zeki de olmayan zenginin -hususiyle sömürü yollarından- çokça kazandığını gördükçe,  Allah'ın adaletinden şüpheye düşerek rûhî isyana sürüklenebilir. Ancak dünyamızı geçici, hayatı bir imtihan olarak görebilen ve çok sağlam bir imana sahip olanların müteessir olmayacağı bu durum, inanç hayatını kemiren korkunç bir kurt olarak imanları zayıflatabilir.

Bu tehlikeyi işaret etmek içindir ki peygamberimiz:

“Fakirlik neredeyse kâfirlik olacaktı.” (Camius-Sağir) buyurmuştur.

Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem kendi arzularıyla sade bir hayat yaşamışlar, fakat maddî imkânsızlıkların doğurabileceği fakirlikten Allah'a sığınmışlar ve daima şöyle dua etmişlerdir.

“Allah’ım, açlıktan sana sığınırım. O insanı kuşatan ne kötü bir arkadaştır” (Riyazüs-Salihin ve ter., 2. baskı, 3/75)

“Allah’ım kâfirlikten ve fakirlikten sana sığınırım. Allah’ım fakirlikten, azlıktan, zilletten, zulmetmek ve zulme uğramaktan sana sığınırım.” (Et-Tac 5/126).

 

B) İman ve akide için büyük bir tehlike olan fakirlik, ahlakî hayat ve davranışlar için de aynı derecede tehlike teşkil eder.

Rüşvet, hırsızlık ve fuhuş gibi gayr-ı ahlaki fiillerin mühim ölçüde iktisadi zaruretlere dayandığını ifade etmek içindir ki, Aziz Peygamberimiz Rabbimizin kendisine bildirdiği aşağıdaki olayı bize nakletmekte-dir.

“Geçmiş ümmetlerden birinde yaşayan zengin bir mümin, bir gece rastladığı bir fakire yardım eder. Sabahleyin o adamın bir hırsız olduğunu söylerler. İkinci gece bir kadına sadaka verir. Bilahare kadının bir fahişe olduğu söylenir. Üçüncü gece verdiği sadaka da, sonradan anlaşılır ki, zengin bir adama verilmiştir. Yar-dımları yapan bu mümin her defasında Allah’a şükreder ve neticede Allah, o adamın kalbine şöyle ilham eder: Sadakaların boşa gitti sanma. Hırsıza verdiğin sadaka belki onun hırsızlığına engel olur. Fahişeye yaptığın yardım umulur ki onu fuhuştan alıkoyar. Zengine olan ikramın ise, olur ki ona bir ibret olur da o da yardım eder.” (Tecrid-i Sarih ter. 5/229)

Aziz Peygamberimiz, ahlaksızlıkların fakirlikten kaynaklanabileceğine dikkatimizi çekmek için bu olayı bizlere naklettiği gibi, kendisine intikal eden ve şimdi bir tanesini aktaracağımız bazı olayları değerlendirirken yaptığı açıklamalarla da aynı hususa dikkatimizi çekmek istemiştir.

Abbad İbn'ü Şürahbil isimli genç sahabi anlatıyor:

“Pek çok acıkmıştım. Medine'de bir bağa girdim. Bir miktar yedim. Bir miktar da götürmek için topladım. Bu sırada bağın sahibi geldi. Beni dövdü ve elbiselerimi aldı. Ben de Hz. Peygambere gelerek durumu arzettim. Hz. Peygamber bağın sahibini çağırttı ve ona;

“Cahil iken bu çocuğa bir şey öğretmedin. Karnı aç iken de onu doyurmadın” buyurarak öğretmediği ve yedirmediği için bağ sahibini ayıpladı.

Bilhassa, çevresine karşı ilgisiz ve alakasız kalan, muhtaçlara yardım etmeyen zenginlerin, işçilerine karşı şefkatli ve adil olmayan işverenlerin cemiyetinde; rüşvetin revaç bulduğu ve maddî gücün değer ölçüsü olduğu topluluklarda; fakirliğin haset, kıskançlık, nef-ret gibi gayr-ı ahlaki hastalıkları geliştireceği her zaman beklenebilir ve beklenmelidir de. Çünkü tarih, acı fakat gerçek olan misalleriyle doludur.

 

C) Fakirlik insan düşüncesine de zararlıdır. İlmî çalışmaları aksatan bir unsurdur. Kendisi ve çocukları için lüzumlu kazancı sağlayamayan insan, nasıl ince ve güzel düşünebilir? Fikrî zindeliğini nasıl muhafaza edebilir?

Peygamberimiz;

“Hayırlı işler yapmakta acele ediniz. Yoksa siz iyi işler yapmak için her şeyi unutturan fakirliği mi bekliyorsunuz.” (Sünen-i Tirmizi hadis no. 2307) buyurmakla fakirliğin doğurabileceği zihnî dağınıklığı, fikrî düzensizliği bizlere hatırlatmıştır.

Ayrıca fakirlik yüzünden nice kıymetlerin heba olduğu, nice zekâların söndüğü ve nice tahsillerin de yarım kaldığı bir gerçektir.

 

D) Fakirlik aile hayatı için de büyük bir tehlike arzeder. Fakirlik aile yuvasının kurulmasında, saadetinde ve devamında önemli bir rol icra etmektedir. Aile yuvalarının kurulmasını geciktiren fakirliğin, -dolayısıyla- doğurduğu ahlaki mahzurlar ise çok daha büyüktür. Zira günümüz toplumlarında, bekârlığın tehdit ettiği iffeti koruyabilmek, cidden çok zordur.

Fakirliğin, iman ve ahlak bakımından kemal bulmamış bazı ailelerde derin yaralar açtığı da acı bir gerçektir. İslamî kurallara dayalı olarak teşekkül ettirilemediği için temelde bazı sıkıntıların yaşandığı cemiyetlerimizde; mahrem olmayanlar içerisinde çalışmaya mecbur eden maddî zaruretlerin, nice iffet goncalarını soldurduğu ve aile saadetini zedelediği de bir gerçektir.

Ayrıca, yeterli bir meskeni kiralayamamak yüzünden bir arada kalan ana-baba ve çocukların durumu da, İslam ahlakı bakımından kanayan bir yaradır.

 

E) Fakirliğin en büyük sosyal sakıncalarından biri de maddî gücü ve siyasî nüfuzu olanları cemiyetin her türlü işlerini tanzim eden beyni ve hâkimi durumuna getirmesidir.

Yalnız Allah'a kul olma eğitimini yaptıran İslam inancı ve ahlakından yoksunluğumuza, fakirliğin de eklenmesi sonucu toplumumuzda meydana gelen fikir ve çıkar köleliğinin, bizleri nasıl kuşattığını hepimiz müşahede ediyoruz.      

Değer ölçüsü olarak maddî gücün ve siyasî nüfuzun cemiyette üstünlük kazanmasının, dini ve sosyal hayat için bir yıkım olacağına dikkatimizi çeken Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

“Her kim faziletli de olsa bir zengine, zenginliği için saygı gösterirse, dininin üçte ikisi gitmiş olur.” (Keşfü’l Hafa hadis no.2444)

İslam Dini'nde fakirliğin, tedavi edilmesi gerekli bir sosyal hastalık olduğunu açıklamaya çalıştığımız bu çalışmamızda şu önemli hususu da açıklamak isteriz.

İslam Dini, maddî imkânlar bakımından fertler arası eşitliği emredici değildir. Mülkiyetin tavanını da sınırlamaz. Ancak herkes için havaic-i asliyye dediğimiz mesken, ev eşyası, yazlık, kışlık elbise ve nafakayı sağlayacak bir işi zaruri görür. Acizler, sakatlar ve yetimler için hayat garantisi sağlanmasını emreder. Bütün bunları da İslam Hukukuna göre oluşturulması vacib olan İslam Toplumuna yükler.

İslam Dininin, toplumun bütün aktivitelerini tanzim eden bir etken konumunda olmadığı toplumumuzda cemiyet bünyemizi kemiren fakirlik hastalığının tedavisi; işveren-işçi, zengin-fakir, üretici-tüketici olarak bütün müslümanların üzerine düşmektedir.

O halde fakirliği doğurucu ve geliştirici sebepleri ortadan kaldıracak İslamî görevlerimizi, gücümüz ölçüsünde ifa etmeye çalışacak ve bu görevimizi de ibadet bileceğiz. Bunun için de; çalışkan olacak, tembelliğe savaş açacağız. Lüks üretim ve tüketime fikren ve fiilen karşı çıkacağız. Fakirliğin ana sebeplerinden olan faiz ve karaborsacılıktan şiddetle kaçınacak, sömürü ve zulüm vasıtaları olduklarını haykıracağız. Adil müteşebbisleri yatırıma teşvik edeceğiz. Faizli bankacılığı reddedecek, şirketleşmeyi kabul edeceğiz. Küçük de olsa birikimlerimizle şirketleşmeyi teşvik edeceğiz. Sıhhatimizi kemiren, üretim gücümüzü zaafa uğratan, toplum ahlakımızı çökerten ve lüzumsuz harcamalara sebep olan içki, kumar, zinaya ve müesseselerine soğuk harp ilan edeceğiz. İşçilerimize karşı adil ve ihsankâr olacağız. Zekâtlarımızı vereceğiz ve akrabamızdan aciz olanlara da nafaka vereceğiz, Ferdî mülkiyet düşmanlarını ve sömürücü sermaye çevrelerini toplum düşmanı bileceğiz. Zengin-fakir, doktor-hasta, âlim-cahil ve bütün cemiyet fertleri olarak yardımlaşacağız. Hayır kurumlarında vazife alacak ve hizmetlerini yaygınlaştıracağız. Kiralayan olarak kiracılarımızı düşüneceğiz. Olumlu sabrı, kanaati meslek tutacağız.

İslamî emir ve yasakların özünden çıkarılan bu ve bu gibi   vazifelerimizi ifa ederek, fakirlikle mücadele edeceğiz. Bu mücadeleyi vermezsek, çeşitli beşerî ideolojiler insanımızı istismar eder ve fakirlerimizi aldatmaya çalışır.. O zaman anarşi kol gezer. Ferdî hürriyet ve mülkiyet elden gider. Din ve ahlak prangaya vurulur. Zilletli bir dünya hayatını da azaplı bir ahiret hayatı takip eder.

İslam Dininin fakirlik probleminin ortadan kaldırılması için ortaya koyduğu en ideal çözümlerden biri de: Zekât müessesesidir. Rabbimiz Kur’an-ı Kerimde:

“Onların malında ihtiyacını arz eden ve arz edemeyen yoksullar için bir Hak vardır.” (Zariyat,19) Başka bir ayette de:

“Namazı gereği gibi kılın. Zekâtı verin ve hayır işlerinizden nefisleriniz için önden ne gönderirseniz Allah katında onun sevabını bulursunuz.” (Bakara 110) buyrulmaktadır.

İslam dini madde ile manayı birleştirdiği için, zekâtı daima namazla birlikte emretmiş ve bu emrini defalarca tekrarlamıştır. Dinimiz böylece namazla Allah’a ibadet etme düsturunu koyarken, zekâtla da topluma hizmet etme kaidesini yerleştirmiştir.

Zekât, Rabbimizin emrettiği mâlî bir vazife ve ahiret saadetine erdirecek büyük bir ibadettir. Dünya iktisat tarihinin ilk nizami, en makul ölçüler içerisinde yılda bir defa alındığı için de en adil vergisi olan zekât, aslında devlet tarafından alınır ve cemiyetin, Allah’ın tayin ettiği muhtaç      kesimine devlet yardımı olarak verilir. Ancak günümüz toplumunda varlıklı müminler zekâtlarını fakirlere bizzat vermek mecburiyetindedirler.

Zekât Allah’ın emridir ve cemiyetin hakkıdır. Bunun içindir ki bu vazifesini yerine getirmeyen müminler Hak ve halk katında suçlu olur ve İslam Cemiyet Düzeni tarafından cezalandırılırlar.

Zekât malı bereketlendiren ve topluma refah sağlayan bir ibadettir. Fakirin aldığı zekât tüketim gücünü arttıracağından, cemiyette üretim artacak, üretim arttıkça da yeni iş sahaları açılacak, böylece işsizlik kalkacak daha fazla kazanç imkânları doğacaktır. Zenginle fakir kaynaşacağı için de iktisadî gelişmeye müsait daha sağlam bir sosyal bünye teşekkül edecektir. Bu açık ekonomik gerçekler yanı sıra Rabbimiz de şöyle vaat etmektedir:

“Mallarını Allah yolunda harcayanların hali, yedi başak bitiren ve her başakta yüz tane bulunan bir tek tohumun hali gibidir. Allah her kime dilerse, ona kat kat verir” (Bakara 261)

Cemiyetin muhtaç kesimi için Allah’ın tayin etmiş olduğu bir toplum hakkı olduğundan zaman aşımı zekâtı düşürmez. Zekâtsız kişi için dünyada ve ahirette af yoktur. Zekâtını vermeyen kişi için Allah katında kabul olunacak hiçbir hayırlı amel de yoktur. Peygamber Efendimiz şöyle buyururlar.

“Her kim namazını kılar da zekâtını vermezse onun için namaz da yoktur.”

Zekât müminlerin cimrilik, ihtiras, egoistlik, mala düşkünlük, katı kalplilik gibi kötü hasletlerini gideren, fakirlere ve acizlere karşı şefkat ve merhamet duygularını geliştiren toplumu kaynaştıran ve malı koruyan bir ibadettir. Bunun içindir ki Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:

“Zekât vererek mallarınızı kal’a içine alınız.” buyurmaktadır.

Bu hadis, zenginlerle fakirlerin kaynaştırılmadığı cemiyetlerde doğabilecek sınıf şuurunun anarşiye dönüşerek malları yağmalattırabileceği hakikatine ne veciz bir şekilde işaret etmektedir.

İslam Dini zekât farizasıyla zengin ile fakiri sevgi ile kaynaştırmış, zengini fakirin hamisi kılmıştır. Bunun içindir ki, zekâtın verildiği İslamî toplumlarda sınıf farkı doğmamıştır. Zengin-fakir husumeti görülmemiştir.

Zamanımızda ferdî mülkiyet düşmanlığının artması ve fiili saldırılara dönüşmesinde, haset duygularının gelişmesinde, sınıflaşmaların teşekkülünde, zengin müminlerin fakirlere, acizlere, işsizlere hakları olan zekâtlarını vermemelerinin, böylece cemiyeti fiilen iki kampa ayırmalarının büyük rolü olmuştur.

Zekât İslamî hayırların en büyüğüdür. Zekât verici güce ulaşmak için çalışmalı, şartları tahakkuk ettiğinde de zekâtlarımızı mutlaka vermeliyiz. Rabbimiz zekâtsızlığı kâfirlerin vasfı olarak sunmaktadır:

“Allah’a ortak koşanlara da azab olsun ki, onlar zekâtı vermezler ve onlar ahiret gününü de inkâr ederler.” (Fussilet 6-7) başka bir ayette rabbimiz:

 “Ey Peygamber! Şöyle de:

Ey Mülkün Maliki olan Allah’ım! Sen dilediğine mülkü verirsin, dilediğinden de çekip alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Hayır yalnız senin kudretindedir. Gerçekten sen her şeye gücü yetensin.” (Âl-i İmran 26)

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.