FAKİRLİK PROBLEMİ VE İSLAMİ
VAZİFELERİMİZ
İman, ahlak ve fazilet çizgisinde
muhabbetle kaynaşmış fertler olarak mutlu bir hayat
yaşayabilmemiz için -asgari ölçüler içinde de olsa- bütün
fertlerimize İslam Kültürünü kazandırmak mecburiyetinde
olduğumuz gibi, cemiyet olarak her bir insanımızın zaruri
ihtiyaçlarını da tekeffül etmek mecburiyetindeyiz.
Bu İslamî bir mecburiyettir. Çünkü
fakirlik, iman ve ahlak değerlerini zedeleyen, toplumsal düzeni
sarsan, kamplaşmalara iten bir unsurdur. Fakirlik problemini
çözemedikçe sıhhatli ve müreffeh bir cemiyet hayatı kurabilmek
mümkün değildir. Bunun içindir ki, İslam Dini, fakirlik
problemine gerçekçi bir gözle bakmış, bu ferdî ve sosyal
problemin çözümü için fakir müminleri, zengin müminleri ve
İslamî toplum yönetimini vazifelendirmiştir.
Dinimiz zaviyesinden fakirlik problemine
bakmaya ve vazifelerimize dikkat çekmeye çalıştığımızda:
A) Fakirlik dînî hayat için bir tehlikedir.
İmanı sarsabilen bir afettir. Bilhassa aşırı zenginliğin
bulunduğu bir cemiyette, bu tehlike daha da artmaktadır. Çok
çalıştığı halde arzuladığını kazanamayan işçi, sanatkâr ve
memur, az çalışan fakat zeki de olmayan zenginin -hususiyle
sömürü yollarından- çokça kazandığını gördükçe, Allah'ın
adaletinden şüpheye düşerek rûhî isyana sürüklenebilir. Ancak
dünyamızı geçici, hayatı bir imtihan olarak görebilen ve çok
sağlam bir imana sahip olanların müteessir olmayacağı bu durum,
inanç hayatını kemiren korkunç bir kurt olarak imanları
zayıflatabilir.
Bu tehlikeyi işaret etmek içindir ki
peygamberimiz:
“Fakirlik neredeyse kâfirlik olacaktı.” (Camius-Sağir)
buyurmuştur.
Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa
sallallahu aleyhi ve sellem kendi arzularıyla sade bir hayat
yaşamışlar, fakat maddî imkânsızlıkların doğurabileceği
fakirlikten Allah'a sığınmışlar ve daima şöyle dua etmişlerdir.
“Allah’ım, açlıktan sana sığınırım. O
insanı kuşatan ne kötü bir arkadaştır” (Riyazüs-Salihin ve ter.,
2. baskı, 3/75)
“Allah’ım kâfirlikten ve fakirlikten sana
sığınırım. Allah’ım fakirlikten, azlıktan, zilletten, zulmetmek
ve zulme uğramaktan sana sığınırım.” (Et-Tac 5/126).
B) İman ve akide için büyük bir tehlike
olan fakirlik, ahlakî hayat ve davranışlar için de aynı derecede
tehlike teşkil eder.
Rüşvet, hırsızlık ve fuhuş gibi gayr-ı
ahlaki fiillerin mühim ölçüde iktisadi zaruretlere dayandığını
ifade etmek içindir ki, Aziz Peygamberimiz Rabbimizin kendisine
bildirdiği aşağıdaki olayı bize nakletmekte-dir.
“Geçmiş ümmetlerden birinde yaşayan zengin
bir mümin, bir gece rastladığı bir fakire yardım eder.
Sabahleyin o adamın bir hırsız olduğunu söylerler. İkinci gece
bir kadına sadaka verir. Bilahare kadının bir fahişe olduğu
söylenir. Üçüncü gece verdiği sadaka da, sonradan anlaşılır ki,
zengin bir adama verilmiştir. Yar-dımları yapan bu mümin her
defasında Allah’a şükreder ve neticede Allah, o adamın kalbine
şöyle ilham eder: Sadakaların boşa gitti sanma. Hırsıza verdiğin
sadaka belki onun hırsızlığına engel olur. Fahişeye yaptığın
yardım umulur ki onu fuhuştan alıkoyar. Zengine olan ikramın
ise, olur ki ona bir ibret olur da o da yardım eder.” (Tecrid-i
Sarih ter. 5/229)
Aziz Peygamberimiz, ahlaksızlıkların
fakirlikten kaynaklanabileceğine dikkatimizi çekmek için bu
olayı bizlere naklettiği gibi, kendisine intikal eden ve şimdi
bir tanesini aktaracağımız bazı olayları değerlendirirken
yaptığı açıklamalarla da aynı hususa dikkatimizi çekmek
istemiştir.
Abbad İbn'ü Şürahbil isimli genç sahabi
anlatıyor:
“Pek çok acıkmıştım. Medine'de bir bağa
girdim. Bir miktar yedim. Bir miktar da götürmek için topladım.
Bu sırada bağın sahibi geldi. Beni dövdü ve elbiselerimi aldı.
Ben de Hz. Peygambere gelerek durumu arzettim. Hz. Peygamber
bağın sahibini çağırttı ve ona;
“Cahil iken bu çocuğa bir şey öğretmedin.
Karnı aç iken de onu doyurmadın” buyurarak öğretmediği ve
yedirmediği için bağ sahibini ayıpladı.
Bilhassa, çevresine karşı ilgisiz ve
alakasız kalan, muhtaçlara yardım etmeyen zenginlerin,
işçilerine karşı şefkatli ve adil olmayan işverenlerin
cemiyetinde; rüşvetin revaç bulduğu ve maddî gücün değer ölçüsü
olduğu topluluklarda; fakirliğin haset, kıskançlık, nef-ret gibi
gayr-ı ahlaki hastalıkları geliştireceği her zaman beklenebilir
ve beklenmelidir de. Çünkü tarih, acı fakat gerçek olan
misalleriyle doludur.
C) Fakirlik insan düşüncesine de
zararlıdır. İlmî çalışmaları aksatan bir unsurdur. Kendisi ve
çocukları için lüzumlu kazancı sağlayamayan insan, nasıl ince ve
güzel düşünebilir? Fikrî zindeliğini nasıl muhafaza edebilir?
Peygamberimiz;
“Hayırlı işler yapmakta acele ediniz. Yoksa
siz iyi işler yapmak için her şeyi unutturan fakirliği mi
bekliyorsunuz.” (Sünen-i Tirmizi hadis no. 2307) buyurmakla
fakirliğin doğurabileceği zihnî dağınıklığı, fikrî düzensizliği
bizlere hatırlatmıştır.
Ayrıca fakirlik yüzünden nice kıymetlerin
heba olduğu, nice zekâların söndüğü ve nice tahsillerin de yarım
kaldığı bir gerçektir.
D) Fakirlik aile hayatı için de büyük bir
tehlike arzeder. Fakirlik aile yuvasının kurulmasında,
saadetinde ve devamında önemli bir rol icra etmektedir. Aile
yuvalarının kurulmasını geciktiren fakirliğin, -dolayısıyla-
doğurduğu ahlaki mahzurlar ise çok daha büyüktür. Zira günümüz
toplumlarında, bekârlığın tehdit ettiği iffeti koruyabilmek,
cidden çok zordur.
Fakirliğin, iman ve ahlak bakımından kemal
bulmamış bazı ailelerde derin yaralar açtığı da acı bir
gerçektir. İslamî kurallara dayalı olarak teşekkül
ettirilemediği için temelde bazı sıkıntıların yaşandığı
cemiyetlerimizde; mahrem olmayanlar içerisinde çalışmaya mecbur
eden maddî zaruretlerin, nice iffet goncalarını soldurduğu ve
aile saadetini zedelediği de bir gerçektir.
Ayrıca, yeterli bir meskeni kiralayamamak
yüzünden bir arada kalan ana-baba ve çocukların durumu da, İslam
ahlakı bakımından kanayan bir yaradır.
E) Fakirliğin en büyük sosyal
sakıncalarından biri de maddî gücü ve siyasî nüfuzu olanları
cemiyetin her türlü işlerini tanzim eden beyni ve hâkimi
durumuna getirmesidir.
Yalnız Allah'a kul olma eğitimini yaptıran
İslam inancı ve ahlakından yoksunluğumuza, fakirliğin de
eklenmesi sonucu toplumumuzda meydana gelen fikir ve çıkar
köleliğinin, bizleri nasıl kuşattığını hepimiz müşahede
ediyoruz.
Değer ölçüsü olarak maddî gücün ve siyasî
nüfuzun cemiyette üstünlük kazanmasının, dini ve sosyal hayat
için bir yıkım olacağına dikkatimizi çeken Peygamberimiz şöyle
buyurmuştur:
“Her kim faziletli de olsa bir zengine,
zenginliği için saygı gösterirse, dininin üçte ikisi gitmiş
olur.” (Keşfü’l Hafa hadis no.2444)
İslam Dini'nde fakirliğin, tedavi edilmesi
gerekli bir sosyal hastalık olduğunu açıklamaya çalıştığımız bu
çalışmamızda şu önemli hususu da açıklamak isteriz.
İslam Dini, maddî imkânlar bakımından
fertler arası eşitliği emredici değildir. Mülkiyetin tavanını da
sınırlamaz. Ancak herkes için havaic-i asliyye dediğimiz mesken,
ev eşyası, yazlık, kışlık elbise ve nafakayı sağlayacak bir işi
zaruri görür. Acizler, sakatlar ve yetimler için hayat garantisi
sağlanmasını emreder. Bütün bunları da İslam Hukukuna göre
oluşturulması vacib olan İslam Toplumuna yükler.
İslam Dininin, toplumun bütün
aktivitelerini tanzim eden bir etken konumunda olmadığı
toplumumuzda cemiyet bünyemizi kemiren fakirlik hastalığının
tedavisi; işveren-işçi, zengin-fakir, üretici-tüketici olarak
bütün müslümanların üzerine düşmektedir.
O halde fakirliği doğurucu ve geliştirici
sebepleri ortadan kaldıracak İslamî görevlerimizi, gücümüz
ölçüsünde ifa etmeye çalışacak ve bu görevimizi de ibadet
bileceğiz. Bunun için de; çalışkan olacak, tembelliğe savaş
açacağız. Lüks üretim ve tüketime fikren ve fiilen karşı
çıkacağız. Fakirliğin ana sebeplerinden olan faiz ve
karaborsacılıktan şiddetle kaçınacak, sömürü ve zulüm vasıtaları
olduklarını haykıracağız. Adil müteşebbisleri yatırıma teşvik
edeceğiz. Faizli bankacılığı reddedecek, şirketleşmeyi kabul
edeceğiz. Küçük de olsa birikimlerimizle şirketleşmeyi teşvik
edeceğiz. Sıhhatimizi kemiren, üretim gücümüzü zaafa uğratan,
toplum ahlakımızı çökerten ve lüzumsuz harcamalara sebep olan
içki, kumar, zinaya ve müesseselerine soğuk harp ilan edeceğiz.
İşçilerimize karşı adil ve ihsankâr olacağız. Zekâtlarımızı
vereceğiz ve akrabamızdan aciz olanlara da nafaka vereceğiz,
Ferdî mülkiyet düşmanlarını ve sömürücü sermaye çevrelerini
toplum düşmanı bileceğiz. Zengin-fakir, doktor-hasta, âlim-cahil
ve bütün cemiyet fertleri olarak yardımlaşacağız. Hayır
kurumlarında vazife alacak ve hizmetlerini yaygınlaştıracağız.
Kiralayan olarak kiracılarımızı düşüneceğiz. Olumlu sabrı,
kanaati meslek tutacağız.
İslamî emir ve yasakların özünden çıkarılan
bu ve bu gibi vazifelerimizi ifa ederek, fakirlikle mücadele
edeceğiz. Bu mücadeleyi vermezsek, çeşitli beşerî ideolojiler
insanımızı istismar eder ve fakirlerimizi aldatmaya çalışır.. O
zaman anarşi kol gezer. Ferdî hürriyet ve mülkiyet elden gider.
Din ve ahlak prangaya vurulur. Zilletli bir dünya hayatını da
azaplı bir ahiret hayatı takip eder.
İslam Dininin fakirlik probleminin ortadan
kaldırılması için ortaya koyduğu en ideal çözümlerden biri de:
Zekât müessesesidir. Rabbimiz Kur’an-ı Kerimde:
“Onların malında ihtiyacını arz eden ve arz
edemeyen yoksullar için bir Hak vardır.” (Zariyat,19) Başka bir
ayette de:
“Namazı gereği gibi kılın. Zekâtı verin ve
hayır işlerinizden nefisleriniz için önden ne gönderirseniz
Allah katında onun sevabını bulursunuz.” (Bakara 110)
buyrulmaktadır.
İslam dini madde ile manayı birleştirdiği
için, zekâtı daima namazla birlikte emretmiş ve bu emrini
defalarca tekrarlamıştır. Dinimiz böylece namazla Allah’a ibadet
etme düsturunu koyarken, zekâtla da topluma hizmet etme
kaidesini yerleştirmiştir.
Zekât, Rabbimizin emrettiği mâlî bir vazife
ve ahiret saadetine erdirecek büyük bir ibadettir. Dünya iktisat
tarihinin ilk nizami, en makul ölçüler içerisinde yılda bir defa
alındığı için de en adil vergisi olan zekât, aslında devlet
tarafından alınır ve cemiyetin, Allah’ın tayin ettiği
muhtaç kesimine devlet yardımı olarak verilir. Ancak
günümüz toplumunda varlıklı müminler zekâtlarını fakirlere
bizzat vermek mecburiyetindedirler.
Zekât Allah’ın emridir ve cemiyetin
hakkıdır. Bunun içindir ki bu vazifesini yerine getirmeyen
müminler Hak ve halk katında suçlu olur ve İslam Cemiyet Düzeni
tarafından cezalandırılırlar.
Zekât malı bereketlendiren ve topluma refah
sağlayan bir ibadettir. Fakirin aldığı zekât tüketim gücünü
arttıracağından, cemiyette üretim artacak, üretim arttıkça da
yeni iş sahaları açılacak, böylece işsizlik kalkacak daha fazla
kazanç imkânları doğacaktır. Zenginle fakir kaynaşacağı için de
iktisadî gelişmeye müsait daha sağlam bir sosyal bünye teşekkül
edecektir. Bu açık ekonomik gerçekler yanı sıra Rabbimiz de
şöyle vaat etmektedir:
“Mallarını Allah yolunda harcayanların
hali, yedi başak bitiren ve her başakta yüz tane bulunan bir tek
tohumun hali gibidir. Allah her kime dilerse, ona kat kat verir”
(Bakara 261)
Cemiyetin muhtaç kesimi için Allah’ın tayin
etmiş olduğu bir toplum hakkı olduğundan zaman aşımı zekâtı
düşürmez. Zekâtsız kişi için dünyada ve ahirette af yoktur.
Zekâtını vermeyen kişi için Allah katında kabul olunacak hiçbir
hayırlı amel de yoktur. Peygamber Efendimiz şöyle buyururlar.
“Her kim namazını kılar da zekâtını
vermezse onun için namaz da yoktur.”
Zekât müminlerin cimrilik, ihtiras,
egoistlik, mala düşkünlük, katı kalplilik gibi kötü hasletlerini
gideren, fakirlere ve acizlere karşı şefkat ve merhamet
duygularını geliştiren toplumu kaynaştıran ve malı koruyan bir
ibadettir. Bunun içindir ki Peygamber Efendimiz sallallahu
aleyhi ve sellem:
“Zekât vererek mallarınızı kal’a içine
alınız.” buyurmaktadır.
Bu hadis, zenginlerle fakirlerin
kaynaştırılmadığı cemiyetlerde doğabilecek sınıf şuurunun
anarşiye dönüşerek malları yağmalattırabileceği hakikatine ne
veciz bir şekilde işaret etmektedir.
İslam Dini zekât farizasıyla zengin ile
fakiri sevgi ile kaynaştırmış, zengini fakirin hamisi kılmıştır.
Bunun içindir ki, zekâtın verildiği İslamî toplumlarda sınıf
farkı doğmamıştır. Zengin-fakir husumeti görülmemiştir.
Zamanımızda ferdî mülkiyet düşmanlığının
artması ve fiili saldırılara dönüşmesinde, haset duygularının
gelişmesinde, sınıflaşmaların teşekkülünde, zengin müminlerin
fakirlere, acizlere, işsizlere hakları olan zekâtlarını
vermemelerinin, böylece cemiyeti fiilen iki kampa ayırmalarının
büyük rolü olmuştur.
Zekât İslamî hayırların en büyüğüdür. Zekât
verici güce ulaşmak için çalışmalı, şartları tahakkuk ettiğinde
de zekâtlarımızı mutlaka vermeliyiz. Rabbimiz zekâtsızlığı
kâfirlerin vasfı olarak sunmaktadır:
“Allah’a ortak koşanlara da azab olsun ki,
onlar zekâtı vermezler ve onlar ahiret gününü de inkâr ederler.”
(Fussilet 6-7) başka bir ayette rabbimiz:
“Ey Peygamber! Şöyle de:
Ey Mülkün Maliki olan Allah’ım! Sen
dilediğine mülkü verirsin, dilediğinden de çekip alırsın.
Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Hayır yalnız
senin kudretindedir. Gerçekten sen her şeye gücü yetensin.”
(Âl-i İmran 26)