E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

 

 

FATİH YILMAZ

DENEME;

KALİTELİ İNSAN-2 

Ufkunuzu geniş tutunuz, önünüze çıkan engellerle uğraşıp durmayınız, bırakın onu, siz seviyenizi yükseltin, göreceksiniz ki, önünüz bomboş. Uçup gidersiniz istikbalinize doğru. Ama koskoca boşlukta birine kilitlenirseniz oracıkta kalırsınız. Ne hedef kalır, ne de istikbaliniz. Vuruş bakalım vuruştuğun kadar. Bitmez tükenmez bir “dedim ki, dedi ki” sürüp gider.   Muhataplarla geçinmeyi bilmeyişin, idare etmeyi öğrenmeyişin sevimsiz örneğidir bu.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Mekke döneminde  kaliteli insan yetiştirmek için çok çilelere  göğüs gerdi. İman ve bilgi altyapısını oluşturdu. Medine döneminde ise bu kaliteli insanlarla sağlam bir devlet yapısını kurdu. İman ve bilgi temeline dayanan bu devlet “model devlet” oldu. Zira bu devlet, Peygamber ifadesiyle “yıldızlar” gibi olan ve “en hayırlı nesil” olarak tanımlanan ashap kadrosuyla kuruldu. Rasul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:

“Benim ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız yolunuzu bulursunuz” ifadesiyle de bunu pekiştirmiştir. Sonraki nesiller onlara  yakınlığı ve benzediği nispette başarılı oldular.

İslam toplumunu oluşturan fertler eğri büğrü yollara sapınca, Kitap ve sünnetten kopunca ve öz benliklerinden uzaklaştıklarından dolayı ayette belirtilen “köpük” haline geldi ve  devletleri de, iktidarları da kayboldu. Akıl almaz tavizlerinden dolayı hükümranlıkları yok olup gitti. Muazzam bir medeniyet kurup dünyanın en güçlü ve zengin topluluğu oldukları halde zamanla bu  güç ve zenginliklerini kaybetmelerinin,    topraklarının düşmanlarınca yağmalanmasının, aziz iken zelil, zengin iken fakir olmalarının baş sebebi, müslümanların kalitesizleşmesidir. Tarihe adlarını altın harflerle kazıyan müslümanlar, küçük menfaatler peşinde koşup, İslam’ın özünden ve aslından kopmaları  sonucu var olan kaliteli toplum yapısını kaybetmişlerdir.

“Kamil bir müminde, kaliteli bir insanda olması gereken vasıflar nelerdir, nasıl kemalata erişilir?” diye kendi kendimize soracak olursak; Allah dostu Mahmut Sami Ramazanoğlu kuddise sırruhunun tavsiye ettiği şu beş hasletle özetleyebiliriz:

1- Helal lokma ve az yemek. 

2- Namazı huşû ile kılmak ve Kur’an’ın manasını düşünerek okumak.

3- Allah’ı  her zaman hatırlamak, O’nu çok zikretmek

4- Seher vakitlerini uyanık geçirmek.

5- Sadıklarla beraber olmak.  

 

 Helal lokma ve az yemek:  

Müslüman, yedikleri şeylere çok dikkat etmelidir. Nerden geldiğini, helal mı, haram mı olduğunu iyice araştırmalıdır. Kişinin Allah’a yakınlaşması, ibadet ve taatının zevki,  dua ve niyazının kabulü helal gıdaya bağlıdır. Zaten örnek insan, aslını, esasını bilmediği veya doğrudan haram olduğunu bildiği şeylere tevessül etmez. Kaliteli insan’ın şüpheliden dahi kaçınması lazımdır ki, kaliteli olduğu bilinsin. Şayet bunlara dikkat etmezse başkalarından ne farkı kalır? Kim onu yeryüzünde Allah’ın şahidi diye gösterir? Hiç kimse…

Kamil insanın sadece yemek içmek hususunda değil; giyiminde ve kuşamında ve her türlü davranışlarında helal haram mefhumuna çok dikkat etmesi lazımdır.

İbadetlerimiz vücudumuzun aldığı güç ve kuvvetle meydana gelmektedir. Helal gıda, bünyeye ruhaniyet ve feyz verir. Aksi olan gıdalar ise kasvet verir, ağırlık verir. Bu, ibadetlere yansıdığı gibi diğer bütün işlere de yansır. İnsan iyice hantallaşır ve tembelleşir. Atalet oturmayı, oturma ise dedikodu  yaptırmayı alışkanlık haline getirir. Bu da kaliteli insana hiç yakışmayacak bir vasıftır.

Merhum Necip Fazıl’ın şu ince ve hassas  dokunuşu bize her şeyi anlatıyor:

“Doymayan nefs, gözünü kara toprak doyursun,

Soframıza, açlığı besleyenler buyursun!..

Yemek de nefsânî bir arzudur. Fakat yemeğe her başlayışta besmele çekilerek Allâh hatırlanmalıdır. Kişi yemeği tıka basa, nefsinin arzularına göre yememeli, ancak vücuda ibadetlerde güç vermesi bakımından yeterince yemelidir. Allâh’ın Rahmân ve Rahîm olduğu, sonsuz merhametiyle ikrâm ettiği nîmetlere mukâbil şükretmenin bir vazîfe olduğu şuuru müslümana telkîn edilmiştir.

 

Muhyiddin Arabi de bu konuyla ilgili olarak:

“Sakın göbek büyütmeyesin. Çünkü bu zekayı giderir. Yaşamak ve Rabbine itaat etmek için ye. Yemek için yaşama ve göbek bağlamak için yeme. Helal lokmalarla doldurulan karından daha kötü kap yoktur. Onun için belini doğrultacak lokmacıklar ye.” diyor.

Hazreti Mevlana  kuddise sirruh der ki:

“Cesedine yağlı ballı şeyleri az ver. Çünkü tenini besleyen,  nefsani arzulara düşüyor ve sonunda rezil olup gidiyor.”

“Ruhuna manevî gıdalar ver. Olgun düşünüş, ince anlayış ve ruhî gıdalar sun da, gideceği yere (ukba alemine) güçlü, kuvvetli gitsin!..”

Bu husus da büyükler:

“Yerken ağzınıza girene, konuşurken ağzınızdan çıkana dikkat ediniz.” buyururlar.

O halde, kamil insan  helale ve harama azami ölçüde dikkat edecek. Çünkü,  “Haramın ahirette cezası, helalin de hesabı vardır.” Bu cümle çok önemli, içinde Allah korkusu taşıyan insan, harama ve helale azami ölçülerde riayet edecek. Az  yiyecek, helalinden yiyecek. Az yiyecek, vücudun ihtiyacı kadar… Aşırıya kaçmadan, mideyi tıka basa doldurmayacak ki, gaflete dalanlardan olmasın. Az yiyen kişi ibadetlerini de muntazaman uyanık bir şekilde yapar. Sağlıklı, sıhhatli ve dinç olur. Nefsini dizginlemesini bilir, onu emreden konumundan çıkarıp boyun eğer hâle getirir.

Gönüller sultanı Mevlana Hazretleri'nin, hizmetçisine:

- Bu gün evimizde yiyip içecek bir şey var mı? diye sorup, hizmetçisinin de:

- Hayır hiç bir şey yok! diye cevap vermesi üzerine sevince gark olup ellerini Yüce Dergah'a açarak:

- Allah’ım, sana şükürler olsun ki, evimiz bugün Peygamber evine benziyor" diye Muhammed Mustafa aleyhisselatü vesselamın yolunun tozu olduğunu gösterdiğine şahit oluyoruz.

Kendi kendimize şöyle bir düşünelim; akşam evimize gittiğimiz de soframızın hazır  olmadığını gördük. Acaba  hanımımıza karşı o anki tepkimiz nasıl olur?

- Hanım ne iyi olmuş, bu gün evimiz peygamber evine dönmüş, Allah bizleri O büyük peygamberin ayağının tozu etsin mi deriz? Yoksa kadıncağıza olmadık hakaretleri mi sayarız? Bence ekseriyetin ikinci şıkka daha yakın olduğudur. Her şeyi o anda unutur ve sinirler doruk noktasına erişir.

Bu hususta üç gün üst üste arpa ekmeği yemeyen, hane-i saadetlerinde gün olup hiç yiyecek bir şey bulunmadığı bilinen Rasulü Kibriya aleyhisselatü vesselamdan öğrenecek çok şeylerimizin olduğu kanaatindeyim.

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.