BIRAKTIĞIN
İZDE ADIM ADIM PEŞİNDE
2003 yılında askerliğimi
yapmak için Diyarbakır’daydım. Askerliğimin son zamanlarında
ailemle yaptığım bir telefon görüşmesinde bana Zeki SOYAK
Hocamın rahatsız olduğunu söylemişlerdi. Hemen Zeki Hocamı
aradım telefonla. Telefonda iyi olduğunu söylemişti ama sesi hiç
de iyi gelmiyordu, dua dua dua…
2004 yılının Kasım ayında
askerden geldim. Ve ilk işlerimden birisi Zeki Hocamı ziyarete
gitmek oldu. Vefatına kadar birkaç sefer ziyaret etme fırsatı
bulabildim. Rahatsızlığı fazla olduğu için sıkıntı vermek
istemiyorduk sık sık ziyaret ederek. En son ziyaretim vefatından
bir hafta önceydi. Ayağa kalkamadığı için özür diliyordu. Ve
Kayseri’de yeni yapılmakta olan hizmet binasını soruyordu.
Bu alçak gönüllülük ve bu
hizmet azmi beni derinden etkilemişti. Şimdi, vefatından sonra
biz talebeleri olarak onun bıraktığı yolda aynen devam ediyoruz.
Aynı hizmet aşkıyla...
Kıymetli okuyucu; aşağıda
2001 yılında Merhum Hocamla Art fm’de yaptığımız bir röportajı
yayınlıyoruz. Bu röportajın Merhum Hocamı farklı yönlerden de
tanıtmaya katkısı olacağını umuyoruz. Vesselam…
2001- ART FM – NEVŞEHİR
Çocukluğumu Çok Mutlu
Yaşadım
Fatih TURAN: Hocam, sizinle
uzun zamandır bu programa çıkalım diye epey çaba sarf ediyoruz.
Ama bir türlü nasip olmamıştı şu ana kadar. Demek ki 2001
Ramazanın 14. gecesine nasipmiş sizlerle birlikte muhabbet
etmemiz.
Zeki SOYAK: Evet
Fatih TURAN: Hocam,
Nevşehir’de ikamet etmeniz sebebiyle birçok insan sizi
Nevşehirli olarak biliyor. Doğum yerinizden, doğum tarihinizden
itibaren tanıyalım sizi. Kaç kardeşsiniz? Nerelerde eğitim
gördünüz? Hangi okulları okudunuz ve nerelerde görev yaptınız?
Zeki SOYAK: Öncelikle Art fm
dinleyicilerini bütün kalbimle selamlıyorum. Biz aslen
Kayseri’nin Süksün kasabasındanız. Nevşehir’e aşağı yukarı 80
km. Kayseri’ye de 15 küsur 20 km. arasında bir uzaklığı var. Şu
anda fabrikaları da hesap edersek Kayseri ile bitişik
sayabiliriz. Ankara - Kayseri asfaltı üzerinde büyükçe, çok eski
bir kasabadır. Biz 1938 yılının Kasım ayında bu kasabada doğduk.
İlkokul tahsilimizi bu kasabada yaptık ve daha sonra İmam Hatip
Lisesini Kayseri’de okuduk. Yüksek tahsilimizi, İstanbul’da
Yüksek İslam Enstitüsünde yaptık.
Tabii bulunduğumuz kasabanın
her beldede olduğu gibi birçok özellikleri ve güzellikleri var
veya olumsuz yönleri var. Biz kasabada, çocukluğumuzu
diyebilirim ki çok mutlu olarak yaşadık. Her çocukluk mutludur
ama ortamlar o mutluluğu biraz daha mutlu yapıyor veya ortamlar
o mutlu çağı zaman zaman karartabiliyor.
Küçük yaşta annemi
kaybetmeme rağmen, diyebilirim ki, o çocukluk çağımızı, o ortam
içerisinde olabildiğince mutlu yaşadık. Zannediyorum ilkokul 2.
veya 3. sınıflardaydık annemi kaybettim. Tabii o yaştaki bir
çocuğun annesini kaybetmesinin sancılarını, acılarını onu
yaşayan bilir. Öyle olurdu ki, bazen arkadaşlarımızla okula
giderken veya bahçede, meydanlarda oyun oynarken annesi
çağırırdı; Ahmet, Mehmet diye, o da anne bir şey mi istiyorsun
diye cevap verirdi… Kalbimin taa derinliklerinden bir acı sızlar
gelirdi. Yani anne demenin hasreti beni o kadar kaplamıştı ki...
Çünkü her çocukla anne arasında muhakkak bir muhabbet bağı
vardır, sevgi bağı vardır. Her anne çocuğunu sever, her çocuk da
annesini sever. Ama benimle annem arasındaki sevgi ve muhabbet
bunun doruğundaydı. Diyebiliriz ki, bu bir sevdaydı, bir
çocuğun annesine karşı sevdasıydı.
Kasaba halkı annemin
vefatından sonra çok ağladılar. Yani bütün kasaba halkı
üzülmüştü. Çok saliha bir annem vardı. Merhametle bizi
kucaklardı. Ben de ailenin en küçüğü olduğum için bize ayrıca
bir ilgi olurdu. Tabii o ortam çok mühim. Zamanımız müsaade etse
de o ortamların insan hayatındaki etkinliklerini geniş anlatsam.
Şöyle kısaca oralardan birkaç cümle de olsa sunmak isterim
İnsan Hayatı Zamandan
İbarettir.
Bizim bir misafirhanemiz
vardı. Eski İzmir - Kayseri ve doğuya giden yol bizim kasabanın
içinden geçer. Bizim de dedelerimizden kalma büyükçe bir
misafirhanemiz vardı. Yanında ahırı ve samanlığı vardı. Eskiden
yolculuklar hayvanlarla, atlarla yapılırdı. O zamanki en modern
vasıta at arabasıydı. Şimdiki arabalar falan yoktu tabiî ki.
O misafirhaneye, yol
güzergâhında olduğu için, her beldeden insanlar gelirdi. Âlimi,
cahili, şairi, güngörmüş insanlar, ülkeleri dolaşmış insanlar…
Orada yoğun sohbetler olurdu. Bilhassa kış geceleri kasabanın
ileri gelenleri, İstiklal Savaşına katılmışlar, daha önce
Birinci Cihan Savaşına katılmış insanlar… Onlar harp
hatıralarını anlatırlardı. Köyde çok âlim bir zat vardı. Çok
değerli bir insan, maneviyatı olan bir zattı. Kasabada herkes
ona hürmet eder, saygı gösterirdi. Akşam olduğu zaman o gelirdi.
Orada biriken halka; misafirler olsun, kasabanın diğer
yaşlıları olsun onlara ilmihal kitabı, siyer-i nebi ve diğer
kitaplardan okur ve bizleri mest ederdi. O yaşlı insanlardan
bazıları türkü söylerdi, kahramanlık türküleri. Bazıları
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemle ilgili naatlar
söylerlerdi. Bazıları harp hatıraları anlatırlardı. Ben de
ailenin en küçüğü olduğum için rahmetli babamın kucağında hep
onları dinlerdim. Şimdiki gibi çay değil kahve yapılırdı. O
misafirhanenin bir köşesinde paşa mangalı vardı. Süleyman ağa
diye bir yaşlı zat vardı. O otururdu ateşin başında, Kasım ayı
geldiği zaman kış boyu, baharın ilk aylarına kadar sürekli böyle
devam ederdi. 4 – 5 tane cezve orda sürekli kahve yapılır, biz
çocuklar ise babamızın yanında dururduk. Biraz delikanlı olanlar
ayrıca oturur, onlar hizmet yapar. Bir elinde testi bir elinde
maşrapa su dağıtır, kahve dağıtırlardı. Orada hatıralar
anlatılırdı.
Edebiyata, sanata yani sanat
tarihine, eski eserlere ta çocukluğumdan beri aşırı bir ilgim
var. Bu ilgiyi ben orada kazandım. Bu hassasiyetleri o
sohbetlerde, o ortamlarda kazandım. Ve hâla o ilgim devam eder.
Mesela; şiir yazarım zaman zaman. Edebî eserlere ve edebiyata
ayrıca bir ilgim var. Tarihe çok aşırı bir ilgim var. Sanat
eserlerine; cami, medrese, han, hamam… Bu oranın bana verdiği
bir kültürdür. O bakımdan çocukların, bilhassa o yaştaki
çocukların ortamı çok mühim. Yaşadıkları şeyler hayatı boyunca
onların üzerinde iz bırakır.
Biz daha sonra İmam Hatip
Okuluna gittik Kayseri’ye. Tabii kasabayla olan ilgimizi de
kesmedik. Yazları ve tatillerde geldik. İmam Hatip Okulunu
okurken, o zamanlar Kayseri’de Osmanlının son dönem
müderrislerinden hayatta olanlardan da Arapça, Farça, Tefsir,
Hadis, Fıkıh vb. İslamî ilimler üzerine özel dersler aldık.
Kayseri makarr-ı ulemadır.
Ulemanın karar kıldığı bir merkezdir. Osmanlı döneminde 70 tane
medrese vardır. Düşünebiliyor musunuz o dönemi? Kayseri’nin
nüfusu o zaman elli bin civarında, belki de daha aşağı. Gerçi
Bizans zamanında dört yüz bine kadar yükselmiş. Bizans zamanında
çok büyük bir merkezmiş. Daha sonra da birçok beyliklere de
merkez olmuş bir şehir. Selçukluların ise yazlık başşehridir
Kayseri. Dolayısıyla buraya ulema, sanatçı ve edebiyatçılar akın
etmiş. Mesela Mevlana’nın hocası Seyyid Burhaneddin Kayseri’de
yatar. Ya da Aksaraylı bildiğimiz Somuncu Baba aslen
Kayserilidir. Kayseri’de doğdu, büyüdü, tahsilini yaptı. Daha
sonra tahsilini devam ettirmek için Şam’a gidiyor. Ondan sonra
da Erdebil’e gidiyor. İran’dadır Erdebil şu anda. Orası bir
tasavvufî merkezdir. Oradan sonra Bursa’ya gidiyor. Bursa’da
Somuncu Baba lakabıyla anılıyor. Oradan Aksaray’a geliyor.
Oradan Darende’ye gidiyor. Daha sonra tekrar Aksaray’a geliyor.
Aksaray’da vefat ettiği için Aksaraylı anılıyor. Doğduğu,
büyüdüğü, ilim tahsil ettiği yer Kayseri’dir.
İmam hatip okulları yeni
açılmıştı. Rahmetli babam okulun açıldığını duymuş. Bir de hâkim
akrabamız vardı o da bizi askeri okula gönderip subay yapmak
istiyordu. Babam da bunun ikisi arasında karar vermek için
düşünüyordu. Kayseri’ye bir gittiğinde oradaki başka bir
akrabamızdan İmam Hatip Okulları hakkında bilgi alır. Geri
geldiğinde oğlum seni İmam Hatip Okuluna göndereceğim, başka
hiçbir okul yok dedi, ne subaylık ne öğretmenlik... Tabii ben
subaylığı arzu etmiyordum ama öğretmenliği seviyordum, öğretmen
olmak istiyordum. Ben öğretmenliği ilkokuldan beri severdim.
Çünkü ilkokul öğretmenim aşılamıştı bunu bize. Ve Rabbim
sonradan nasip etti biz de öğretmen olduk. Her neyse babam bana
ya okursun ya da kasabada bağ - bahçe ile uğraşırsın dedi. Tabii
biz o zamanki küçücük aklımızla düşündük. Burada bağ - bahçe ile
uğraşmaktansa gidip tahsil etmek güzeldir dedik.
O zamanki İmam Hatip
Okullarının geleceği hakkında hiçbir bilgi yoktu. Maaşlı imam
olunup olunmayacağı bile belli değildi. Babam bizi dinini,
diyanetini öğrensin diye gönderdi o okullara. Ve şu anda zaman
zaman ifade ederim. Babama ayrıca dua ederim. Tabiî ki bir evlat
annesine babasına dua eder ama beni İmam Hatip Okuluna
gönderdiği için ayrıca dua ederim. Dînî tahsili olmayan insanlar
aileden bir şey alırlarsa veya bir hoca efendiden, ya da ehli
hikmet bir zattan bir şeyler öğrenebilirlerse kendilerini
kurtarabiliyor. Yoksa bu toplum içinde, bu kargaşa, bu terör, bu
fikrî anarşiler içerisinde kişinin kendini koruması çok zor.
Daha sonra Yüksek İslam
Enstitüsüne İstanbul’a gittik. Ve İstanbul’da da yine bu tahsil
hayatına devam ettik. Okulun dışında da orada da Osmanlı
döneminden kalma çok büyük âlimlerden ders aldık. Mesela; Ömer
Nasuhi BİLMEN hocamızdı. Ahmet DAVUDOĞLU hocamızdı. Sadrettin
YÜKSEL hocamızdı. Emin SARAÇ hocamızdı. Bunlardan özel dersler
alıyorduk. Mehmet Efendi vardı, Üsküdar’da Çinili Caminin imamı
idi. Ondan, Hasan AKKUŞ hoca Efendiden kıraat dersleri
alıyorduk. Bir de Ali Üsküdarlı vardı. Bu zat saray imamıydı.
Abdulhamid’e de imamlık yapmış bir zattı. Biz tabii onun çok
yaşlı bir dönemine denk geldik. Ondan da kıraat dersleri aldık.
Dolayısıyla İstanbul’da istediğimiz kadar faydalanamadıysak da
ortalama derecede faydalandık. Her zaman ah derim! o günleri
değerlendirebilseydik. Çünkü insan hayatı zamandan ibaret,
zamanı değerlendirirseniz hayatı değerlendirmiş olursunuz. İşte
böyle bir tahsil hayatımız oldu.
Fatih TURAN: Hocam maşallah
bizim gıyaben ama yakinen tanıdığımız birçok insanlardan ders
almışsınız.
Zeki SOYAK: Daha birçokları
var. Mesela Zekai KONRAPA, yine Buhari tercümesi ve şerhini
yapan Mehmet SOFUOĞLU hocamızdı. Çok değerli ilim adamlarından
gerek okulda gerek okul dışında faydalandık.
Bizim Mahdum Nurettin
İlkokula Giderken Biz Yüksek İslam Enstitüsüne Gidiyorduk.
Fatih TURAN: Peki hocam okul
bittikten sonra hemen iş hayatına başladınız mı, öğretmenlik
başladı mı?
Zeki SOYAK: Şimdi o kısım
şöyle. Biz İstanbul’da hem imamlık yaptık hem tahsil hayatımıza
devam ettik. Hatta bizim büyük mahdum Nurettin İstanbul’da
ilkokula giderken biz de yüksek okula devam ediyorduk. Sabahları
çantaları alırdık, o ilkokula biz Yüksek İslam Enstitüsüne
giderdik.
Askerliği yaptıktan sonra
ben yüksek tahsile gittim. İmam hatip mezunu olarak ben yedek
subay olarak askerlik yaptım. Biz o dönemin son orta öğretim
mezunları olarak yedek subay olarak askerliğini yapanlarız. Son
olduğumuz için, yüksek tahsili yaparız yapamayız, askerliğimizi
yapalım dedik. Çünkü er olarak askerlik yapmak biraz
sıkıntılıydı o zamanlar. Askerlikten sonra yüksek tahsile
başladık. 1967 yılının Haziran mezunları olarak 13 kişiydik biz.
Bizim için bir mezuniyet günü yapmışlardı. Çok değerli kişiler
geldi konuşmalar yaptılar. Hatta Malezya’da o yıl Kur’an-ı Kerim
yarışmasında dereceye girenlerden birinci, ikinci ve üçüncüleri
de gezi için Türkiye’ye gelmişlerdi. Onlar da bizim programa
geldiler, Kur’an okudular. Enfes kıraatleri vardı. Halen bende
kasetleri var, zaman zaman dinlerim. Ali ÜSKÜDARLI hocamız da
Kur’ an okudu orada. O bir kurra idi. Muhteşem okurdu Kur’ anı.
Uzatmayalım hocalarımızın elini öpüyor, helallik diliyorduk.
Zekai KONRAPA hocamıza geldi sıra, dedi ki;
— Zeki, hangi müessesede
vazife almak istiyorsun.
O zamanlar bizim okul
mezunları hem Diyanette hem de Milli Eğitimde görev
alabiliyorduk. Dedim ki;
— Hocam, bizim ta
çocukluğumuzdan beri öğretmenliğe bir sevdamız var. Biz millî
eğitimde vazife almak istiyoruz, dedim.
— Çok güzel bir tercih
yapmışsın, tebrik ederim. Fakat şunu da bil ki Zeki, ne karnın
aç kalır ne de doyarsın. Öyle dünyalık bekleme, dedi.
Biz de dünyalık
beklemiyorduk zaten. İnsanları seviyorum. Öğrencilerimi çok daha
fazla seviyorum. Dolayısıyla bir insana bir şey öğretmek kadar
bana mutluluk veren ikinci bir şey daha hatırlamıyorum.
Bizim öğretmenlik vazifemiz
başladı, ilk vazifemiz İstanbul’da, sonra Kayseri’de sonra
Urfa’da sonra Nevşehir’de. Kayseri’de öğretmenlik, müdür
yardımcılığı vazifesini yaptık, 4 sene kadar orda kaldık. Oradan
Urfa’ ya müdür olarak tayin edildik. Din eğitimi genel müdürü
Mustafa ÇİNKILIÇ hocamdı. Telefon açtı;
— Zeki seni Urfa’ya idareci
olarak tayin edeceğiz dedi.
— Ben de hocam beni mazur
görün dedim. Ben bunların yanında Kayseri Yüksek İslam
Enstitüsünde dışardan derse giriyordum. Ayrıca kadromuzu da
oraya aldırabiliyorduk. Ben kadromu oraya aldırıp ilmi
çalışmalara ağırlık vermek istiyorum, beni idarecilikten muaf
tutun dediysek de,
— Hayırlı mübarek olsun
dedi, telefonu kapattı.
Bizim hocalarımıza karşı
saygımız vardır. O öyle deyince peki, bunda da bir hayır vardır
dedik ve Urfa’ya gittik. Orada yıllarca idarecilik yaptık. Sonra
Nevşehir’e geldik. Nevşehir’de de yıllarca öğretmenlik,
idarecilik yaptık. O öğretmenlik hayatımızdan sonra halen
Nevşehir’de insanlarla meşgul olmayı, talebelerle meşgul olmayı
devam ettiriyoruz.
Bu çocuklar neden terbiyeli,
anarşist değil diye sormuyorlar…
Fatih TURAN: Hocam az önce
benim ilk defa duyduğum bir şeyi söylediniz belki konu biraz
geriye gidecek ama İmam Hatip Okulu mezunu olduktan sonra yedek
subay olarak askerlik yaptığınızı söylediniz. Şimdilerde bırakın
askerliği yedek subay yapmayı, imkân olsan kökten kapatacaklar.
Konu açıldığı için sormak istiyorum, İmam Hatip Okullarının
zaman içindeki seyrine kısaca değinecek olsak neler söylersiniz.
Zeki SOYAK: İmam Hatip
okulları 1951- 52 öğretim yılında açıldı ve o gün bugündür
birçok grafik çizdi. Başlangıçta İmam Hatip Okulundan mezun
olanlar sadece imam olabiliyordu. Ya da imtihanla Yüksek İslam
Enstitüsüne girebiliyordu. Başka üniversitelere giremiyordu.
Başka üniversitelere girebilmek için lise fark derslerinin
verilmesi gerekiyordu. Nitekim bir kısım arkadaşlarımız fark
derslerini vererek başka fakültelere geçtiler. Daha sonra İmam
Hatip Okullarının ismi 1970 ya da 71 yılında İmam Hatip Lisesi
olarak değiştirildi. MSP – CHP koalisyonu döneminde MSP’nin
teklifi ve karşı tarafın da kabul etmesiyle İmam Hatip Lisesi
mezunlarının istedikleri fakülteye gidebilme imkânını tanıdılar.
Tabii ondan bu yana da İmam Hatip Liseleri çoğalmaya başladı.
Sayıları 300 küsurlu rakamlara ulaştı. Ve memleketin medar-ı
iftiharı olacak okullar haline geldi. Hem eğitimiyle hem
talebeleriyle hem de yüksek okullara girme oranıyla…
Aslında bugünkü hükümetler,
geçmişteki hükümetler bu okulların bu hale gelmesi için çaba
sarf edeceklerine; diğer okulların bu okullar haline gelmesi
için çaba sarf etmeliler. İşte büyük yanlış burada. Bu çocuklar
neden terbiyeli, bu çocuklar niye anarşist değil, bu çocuklar
niye terörist değil, bu okullarda okuyan çocuklar, gerek İmam
Hatiplerde gerek İlahiyatlarda gerek Yüksek İslam Enstitüsünde
hep aldıkları vazifelerde niye başarılı oluyorlar? Çalmıyorlar,
çırpmıyorlar, gasp etmiyorlar, devletin kasasını soymuyorlar.
Bunlar ahlaklı, temiz, vatan millet için her türlü fedakârlığı
yapan insanlar. Niye bu insanlar böyle de diğer okullardan aynı
derecede insanlar yetişmiyor? Bunun nedenine, sebebine inip bu
okulları saf dışı etmek değil, bu okulları daha da kaliteli hale
getirmek ve diğer okulları da bu okulların seviyesine çıkarmak
gerekirken maalesef yanlış düşünceli ve vatanını, milletini
seviyorum zanneden fakat sevmeyen insanlar bu okulları kapatmak
için uğraşıyor. Ben bunu sevgi değil, bu vatana millete büyük
bir sıkıntı, hatta zulüm kabul ediyorum.
Bu okullarımızda istediğimiz
ilim adamı yetişiyor mu? Yetişmiyor. Fakat ilim adamı öyle
sadece sıralarda yetişmiyor. Bu bir hayattır. İlim adamı olmak
bir hayat, bir ömür ister ve bir aşk, bir sevda ister. Onun için
bu okullarda öğrenciler asgaride bir müslümanın bilmesi gereken
şeyleri veya başkalarına öğretmesi gereken şeyleri, anahtar
bilgileri alıyorlar. Allah korkusu var, Allah sevgisi var, haram
helal duygusu var. Böyle insanlar memlekete ancak ve ancak
faydalı olur.
Fatih TURAN: Kesinlikle!
Yakinen tanıdığımız ünlü öğretmenleriniz vardı. Peki, bizim yine
yakinen tanıdığımız ya da ünlü diye tabir ettiğimiz
öğrencileriniz oldu mu hocam hiç?
Zeki SOYAK: Evet, epeyce
var. Mesela şu anda milletvekili olanlar var, birçok bürokrat
olanlar var. Onların isimlerini vermeyim. Üniversitede birçok;
hatta kürsü başkanı olan öğrencilerim var. Profesör, doçent vs..
Çok enteresan bir örnek vereyim. O zaman Kayseri İmam Hatipten
bir öğrencim vardı. İsmini söylemeyeceğim. O zamanlar 5. sınıfta
not ortalaması 8 olanlar İmam Hatibin 6 ve 7. sınıfında
haziranda sınava girip toptan mezun olabiliyordu. Bu bahsettiğim
öğrencimin 5. sınıfta not ortalaması 9,9 veya 9,8’di. Çok
zekiydi, ben de özel ilgilenirdim gençle. Bu genç 6. ve 7.
sınıfı haziranda bitirdi ve diplomasını aldı. Eylülde de lise
fark derslerinin imtihanını girdi onu bitirdi ve aynı yıl çok
mühim bir yüksek okula girdi ve bitirdi. Şu anda kendisi bir
profesör. Yani bunun gibi daha birçok öğrencim, bürokraside,
siyasette, üniversitelerde vazife yapıyor. Medyada çok mühim
yazarlardan bir kısmı öğrencim olur. Yani o bakımdan mutluyuz.
Bir öğretmeni en mutlu eden şey; az da olsa emeği geçmiş
insanları, bilgi dağarcığından bir şeyler katkılarda bulunmuş
bir insanı vatan, millet, din için faydalı hizmetlerde
görmesidir. Bir öğretmeni mutlu eden şey budur. Dünyaları
verseniz onu mutlu edemezsiniz ama mesleğini seven, talebelerini
seven öğretmenler için en büyük mutluluk talebelerini çeşitli
hizmetlerde görmektir. Öğretmenliği bir ticaret, bir gelir
kapısı kabul edenler için belki bu hisler yoktur.
80 darbesiyle dernek
kapatıldı
Fatih TURAN: Hocam, ben
muhabbetimizin yönünü birazcık daha değiştirmek istiyorum.
Biliyorum ki eğitim üzerinde çok duruyorsunuz bunun sebepleri
nelerdir?
Zeki SOYAK: Peygamberimiz
sallallahu aleyhi ve sellem bir gün Mescid-i Nebevî’ye girmişler
ve orda bir topluluk görmüşler. Bakmışlar zikrediyorlar, Kur’an
okuyorlar.
“Ne güzel bir topluluk!
Allah’ı zikrediyorsunuz, Allah’ın kelamını okuyorsunuz.”
buyurmuşlar. Bakmış öbür tarafta da bir topluluk var onlar da
ilim mütalaası yapıyorlar.
“Siz de ne güzel
topluluksunuz ki, İslam’ın güzelliklerini, Kuran’ın, sünnetin
hakikatlerini, esaslarını mütalaa ediyorsunuz, ilim öğreniyor -
öğretiyorsunuz.” dedikten sonra: “Ben muallim olarak
gönderildim” buyuruyor ve o meclise oturuyor, ilim mütalaasına
katılıyor.
Yine Peygamberimiz
sallallahu aleyhi ve sellem bir defasında da Hz. Ali radıyallahu
anha:
- Ya Ali senin vasıtanla
bir insanın hidayete ermesi senin için dünya ve dünyanın
içindekilerden çok daha hayırlıdır, buyuruyor.
Şimdi bir insanın hidayete
ermesi dünyanın ve dünyanın içindekilerden daha hayırlı olursa
birçok insanın hidayetine vesile olmanın dünyada karşılığı
olabilir mi? Mümkün değil. Kaldı ki bir toplumun üstün
medeniyetler kurabilmesi, hayırlı bir toplum olabilmesi, hem
dünyalarını hem ukbalarını huzur ve saadete gark edebilmeleri
için eğitilmiş insanlara ihtiyaç var. Hele yöneticiler, hele
toplumu idare edenler yarım yamalak insanlar olursa, eğitimsiz
insanlar olursa, nefsiyle şehvetiyle baş başa kalmış insanlar
olursa, dünyaya tapan insanlar olursa, Allah korkusunu,
Peygamber sevgisini ve İslam duygusunu kalbinden çıkarmış atmış
olan insanlar olursa o toplumun kıyameti kopmuş demektir. O
toplum için en büyük bela ve musibet o demektir. Onun için
insanların doğruyu, güzeli, hakkı öğrenmeleri, hidayet üzere
yaşamaları için insanları eğitmekten daha büyük bir iş yoktur.
Onun için Peygamberimiz: “Ben muallim olarak gönderildim.”
buyuruyor.
Söz buraya gelmişken biz
Mefkûreci Öğretmenler Derneği diye bir dernek kurmuştuk. Genel
merkezi Nevşehir’de olan bu derneği 1975 yılında kurduk. 80
yılındaki o darbeyle bütün dernekler gibi bizim derneğimiz de
kapatıldı. Ondan sonra da öğretmenler, polisler, subaylar için
dernek açmak yasaklandı. Biz o zaman 13 öğretmenle derneği
kurmuştuk. Arkadaşların bir kısmı dedi ki:
- Biz 13 tane öğretmeniz
hepimizde bu işi götürecek kapasite de yok. Biz, genel merkezi
Nevşehir’de olan ve bütün Türkiye’de şubeleri açık bir derneği
yönetemeyiz. Mahallî bir şey olsun, Nevşehir’e has olsun
dediler. Ben o zaman kardeşlere demiştim ki:
- Bakınız, siz kendinizi
tanımıyorsunuz. Siz inanıyorsunuz her şeyden önce. İnanan insan
güçlü insandır. İnanan insan inancının gereği ibadetlerini,
taatlarını, vazifelerini yaptığı müddetçe muvaffak olan
insandır. Dernek kurmuş bir sürü insan var. Bakın sizin onlardan
eksikliğiniz ne? Aksine onlardan birçok fazlalığınız var.
Ve biz o derneği burada,
Nevşehir’de kurduk. Çok kısa bir zaman, kapanana kadar 5 yıl
içinde 68 şubemiz olmuştu. Nerelerde bu şubeler biliyor musun?
Nevşehir’in o zamanlar 25 bin nüfusu vardı. İstanbul şubemiz,
Ankara şubemiz, Konya, Kayseri, Bursa, Erzurum, Van ve Samsun
gibi büyük vilayetler içinde olmak üzere 68 tane şubemiz vardı.
O çok büyük bir hareketti o zaman. Birçok devlet erkânına
mektuplar yazdık, eğitimin nasıl olması gerektiğini, eğitimin
yanlışlıkları ve fazlalıkları üzerinde teklifler götürdük. Bu
tekliflerimizin bir kısmı dikkate alındı. Birçok İslamî
hassasiyeti olan öğretmenler bu çatı altında toplandı. Türkiye
Cumhuriyeti tarihinde bu dernek yani Mefkûreci Öğretmenler
Derneği ilktir ve ikincisi de yok. Birçok öğretmeni bu çatı
altında topladık. Eğitim öğretimle ilgili faydalı hizmetler
yaptık.
Fatih TURAN: Allah razı
olsun. Yine aşağı yukarı eğitimle ilgili bir soru sormak
istiyorum ben. Biliyorum ki kitaplarınız var şu an hali hazırda
sizin yazdığınız yeni kitap çalışmanız var mı onu sormak
istiyorum.
Zeki SOYAK: Evet bugüne
kadar yayınlanmış 4 kitabımız var malumunuz. Birisi Mefkûre diye
bir kitabımız var, ikincisi İzahlı Kırk Hadis adıyla bir
kitabımız var, üçüncüsü Ummandan Katreler diye bir kitabımız
var, Buhar-i Şeriften seçmeler. 120 hadis var orada ve onun da
izahları var. Dördüncü kitabımız da Ölçüler ve Dengeler diye
inşallah beşinci kitabımız şu anda metin olarak hazır fakat
üzerinde bazı dizayn çalışmalarımız var. İnşallah 2002 yılında o
beşinci kitabımız da çıkacak şimdi ismini söylemeyelim. Eğer bir
değişiklik olmazsa ciltli ve büyük ebatlı olacak diye
düşünüyoruz.
Denk geldikçe müzik dinlerim
Fatih TURAN: Kitaptan söz
açılmışken, muhakkak ki kitapta okuyan bir insansınız. Son
olarak okuduğunuz kitabın ismini öğrenebilir miyiz?
Zeki SOYAK: Son olarak
okuduğum kitabın ismini değil de kitapların ismini
söyleyebilirim. Çünkü şu anda elimde 4 tane kitap var.
Fatih TURAN: Maşallah
Zeki SOYAK: Çünkü benim
usulüm şöyle, bir kitabı zaman olur baştan sona bitiririm de
bazen de bir kitabı okurken, o biraz insanı zihnen yorabilir.
Onu bir noktaya kadar okur başka bir kitaba başlarım, onu okur
başka bir kitaba başlarım. Böylece dinlenirim, yani kitapları
değiştirerek okuyarak dinlerim. İmam-ı Birgivi’nin Makamat adlı
bir Arapça kitabı var onu okuyorum, bitmek üzere. Diğer 3
kitaptan birisi de Altınoluk dergisinin çıkarmış olduğu Örnek
Nesil kitabı onu devam ettiriyorum şu anda, elimde yine Arapça
bir hadis kitabı var onu devam ettiriyorum. Bir 4. kitap da yine
o da Arapça tefsir kitabı var, o kalın birkaç cilt kitap ona
devam ediyorum. Bu arada bu kitapların dışında da yazı yazmak
için veya benzeri şeyler için birçok kitaplara da mütalaa
bakımından bakıyoruz.
Fatih TURAN: Peki Hocam,
insanlara sorduğumuz zaman özel zevkleriniz nedir? diye. Hemen
gelen cevaplar şu şekildedir. Kitap okumak, müzik dinlemek,
seyahat etmek, spor yapmak v.s. Siz de müzik dinler misiniz
hocam?
Zeki SOYAK: Müzik dinlerim.
Müzik zevki olarak daha ziyade ilahiler, kasideler, bir de
kahramanlık türkülerini falan dinliyorum. Böyle bir zevkim var
ama bunlara özel zaman ayırmıyorum denk geldiği zaman
dinliyorum.
Dedem güçlü bir pehlivandı
Fatih TURAN: Peki bunun
yanında sporla herhangi bir alakanız var mı? Çünkü büyük bir
spor çılgınlığı yaşanmakta maalesef ülkemizde, daha doğrusu
futbol çılgınlığı var.
Zeki SOYAK: Evet şu anda
spor dediğimiz şeyler spor değil. Onun adına her ne kadar spor
deniyorsa da; kavgalar, rantlar, edep - ahlak dışı davranışlar
sportmen bir insana yakışmayacak şeyler. Bunların adı spor değil
ve bugünkü spor gençliğimizi bir nevi lüzumsuz şeylerle
oyalamaktır. İspanya’yı 50 yıl, despotça idare eden Franko’ya
“50 yıl İspanya’yı nasıl idare ettin?” diye soruyorlar. “On
binlik, elli binlik, yüz binlik beşikler yaptım ve toplumu
buralarda salladım.” diyor. Yani statlar, boğa güreşleri… Bazen
gece saat 11 – 12 de kitap okurken tevafuk oluyor, bir de
bakıyorum korna sesleri, çılgınca sesler. Neymiş, filan takımla
falan takım maç yapmış, filan takım galip gelmiş. Bunlar
gençliğin enerjisini lüzumsuz ve gereksiz yerlerde boşaltma…
Ben güreşi severim.
Gençliğimde de ufak tefek güreş tutardım. Benim dedem de güçlü
bir pehlivanmış. Gerçi bizde o pehlivanlık yok ama belki ondan
kalma bir şey güreşi severim spor olarak. Ata binmeyi çok
severim. Gençliğimde çok ata bindim ve atlara da ayrı bir ilgim
var. Bizim kasabımızda atı olmayan insan azdı. Bizde de en az 2
– 3 at olurdu.
Amerikalı bir zengin…
Fatih TURAN: Bir soru daha
sormak istiyorum. Şu anda gündemde yine malumunuz üzere medya
diye bir çılgınlık daha var. Ben esas olarak önce bir soru
sorayım, sonra medyayı değerlendirmenizi isteyeceğim. Hocam son
zamanlarda film izler misiniz? Ya da izlediğiniz zaman hoşunuza
giden oldu mu? Olmadı mı? Ya da kısaca en son izlediğiniz film?
Zeki SOYAK: Şunu söyleyeyim
belki bir kısım insanlar hayret edebilirler ama şu anda bizim
evde televizyon olmadığı için ben film seyredemiyorum daha
doğrusu seyretmiyorum. Ben televizyona karşı mıyım? Hayır,
televizyona karşı olduğum için değil. Televizyon bir alettir onu
nasıl kullanırsanız size öyle hizmet eder. İşte biz ART fm’de,
bakın ne güzel bir sohbet yapıyoruz. Burada başka şeyler de
konuşulabilirdi. Demek ki siz o aleti nasıl kullanırsanız öyle
hizmet eder. Yoksa televizyon bir kara kutudur, siz onun içini
nasıl doldurursanız, nasıl program yaparsanız öyle.
Biz, başında televizyonun
bulunduğu medya araçlarının içeriğine karşıyız. Bugünkü medya
ekseriyetle, gençliğimizin, toplumumuzun ahlakını bozuyor,
değerlerimizi tahrip ediyor. Bizim 1400 yıllık bir medeniyetimiz
var. Bu medeniyet yeryüzünde bir ikinci örneği olmayan bir
medeniyettir. İnsanlık bunun ikincisine daha şahit olmuş değil.
Böyle bir medeniyetin torunları, bu medya ve özellikle
televizyon aracılığıyla nasıl tahrip ediliyor, nasıl
insanlarımız taklitçi hale getiriliyor. Kendi özünden kopmuş,
kendi değerlerinden mahrum bir nesil, kendi değerlerinden
habersiz bir nesil, hatta ve hatta aslî değerlerine düşman
edilmiş bir nesil nasıl hür bir toplum haline gelebilir?
Şu anda biz özgürüz
zannediyoruz. Hâlbuki hepimiz çeşitli yerlerden esir hayatı
yaşıyoruz. Yani bazı yazılarımda da yazdım, zaman zaman da
söylerim:
“Amerikalı bir zengin şu
bizim bulunduğumuz stüdyo büyüklüğünde, çelik özel bir kasa
yaptırmış. Ona şifreli bir anahtar da yaptırmış. O şifreyi de
kendisinden başka hiç kimse bilmiyormuş. İçini de çeşitli
mücevherat, yakutlar, elmaslar, inciler, altınlar ve tarihî
değeri olan şeylerle doldurmuş. Zaman zaman orayı açar, okşarmış
elmaslarını, yakutlarını hayranlıkla