EYYÛB SABRI
Bir hekim için zorun zoru
şüphesiz yakınlarından bir hastayı takip etmektir. Zorluğu,
mesleğiniz ile duygularınızı birbirine karıştırmanız,
önceliklerinizi uygulamada sıkıntı çekmenizdir. Rabbim bize,
hayatını İslam’a adamış, gönül insanı, hakiki dost, kâmil ve
mükemmil bir zatı hastalığı vesilesiyle daha yakından tanıma
fırsatı lütfetti. Hizmet hayatının son yıllarını
hastalık-sabır-şükür üçgeninde azami ölçüde değerlendirmeye
gayret eden muhterem Zeki Soyak Hocaefendi ile çok yakın
temaslarımız oldu. Rabbim bu müstesna zatın son yıllarında
doktoru olma şerefini bize bahşetti.
Muhterem Hocamız, dinimizin
sağlık sigortası mahiyetindeki tavsiyelerini hayatında azami
ölçüde uygulamaya gayret ettiği için malum hastalığı çıkana
kadar ufak tefek rahatsızlıklar haricinde sağlıklı bir insandı.
Bu sebeple kendisine yaptığımız genel sağlık kontrolü
tekliflerimizi kabul etmedi. Zannediyorum, bir hastalık çıkarsa
onunla olan meşguliyetinin kendisini hizmetlerinden biraz olsun
uzaklaştıracağından endişe ediyordu. Bir ara küçük ebatlı
yapılan tetkiklerde de önemli bir hastalık işareti görülemedi.
Kur’an ve Hadiste Kıssalar
ve Hisseler isimli eserinin Hz. Eyyüp aleyhisselam ile ilgili
bölümünü yazarken gece vaktinde ani bir görme kaybı gelişir.
Ancak bunu kendisi pek önemsemez. Nevşehir’de bir doktor
arkadaşın ısrarı üzerine gittiği göz doktoru, göz damarında
pıhtı ile tıkanma olduğunu söyler. Takibinin tıp fakültesi
hekimleri tarafından yapılmasını ister. Belki hayatının
hastalıkla imtihanının başlangıcı burasıydı. Bir yıla yakın bir
süre, göz içine enjektör ile ilaç yapılması da dâhil, gözünden
tedavi gördü. Ancak; kendisine bu hususta hal lisanı ile şöyle
hitap edildiğini düşünüyordu: “Ey kulum! Eyyüp aleyhisselam
kıssasını oturduğun yerde, sıcacık odanda, rahat bir ortamda
yazmakla olmaz. Sana da bir hastalık vereyim de sabır ve şükrü
göster bakalım!”
Bir gün Kayseri’de kendisini
ziyaretim esnasında sağ kaburga kemikleri üzerine uyan alanda
bir ağrıdan bahsetti. O bölgeye dokunmakla hassas ve ayrıntılı
muayene imkânı yoktu. Bölgesel kas iltihabı olarak
değerlendirmiştim. Ancak yine de “bir akciğer grafisi çektirsek
iyi olur” dedim. Üç-beş gün sonra bir fırsat doğdu ve biz
akciğer grafisini çektik. Bir de ne görelim. Ağrının olduğu
tarafın aksi istikamette (şikâyetle hiç irtibatı yok) akciğerde
tümör düşündüren lezyon vardı. Bu durumda, kendisine hiç
açıklama yapmadan, acil tomografi lazım diyerek akşam
saatlerinde akciğer tomografisi çektirdik. Gecenin ilerleyen
saatlerinde röntgen doktorunun evine giderek filmlerin yorumunda
yardım aldık. Akciğerdeki kitlenin kötü huylu olma ihtimalinin
düşük de olsa varlığını öğrendik. Bir tanıdık vasıtasıyla
akciğerdeki kitleden parça alınması (biyopsi) için birkaç gün
sonrasına randevu aldık. Randevu günü bir-birbuçuk saat kadar
süren dört beş defalık girişimden sonra kitleden parça
alınabildi. Yalnız sonradan öğreniyoruz ki, biyopsi esnasında
ortam soğuk olduğu için epey üşümüş. Kalın enjektörle kitleye
ulaşmak için dört-beş kez tekrarlanan girişimler sırasında hayli
acı çekmesine ve epeyce üşümesine rağmen hiç ses çıkarmadığını,
kimseyi kırmadığını sonradan öğreniyoruz. Doğrusu ben de sonucu
merakla bekliyorum, kötü çıkarsa ne yaparım diye düşünüyorum.
Sonuçların çıkacağını söyledikleri günden iki gün önce,
telefonla, sonucun kanser olduğunu öğrendiğimde yaşadığım
duyguları anlatamıyorum.
Akciğer kanseri,
istemediğimiz ve aslında çok düşük ihtimal verdiğimiz en kötü
sonuçtu. Ama yapılan tetkiklerde başka bir organda yayılma
tesbit edilemeyince gerçekten çok seviniyoruz. Başarılı bir
ameliyatla sonucun da iyi olacağı düşüncesiyle kendisiyle
konuşmaya karar veriyoruz. İşin en zor tarafı, genel sağlık
kontrolü için ısrarlı tekliflerimi reddeden Hocama ameliyat
kararını ve aciliyetini izah ve kabul ettirebilmekti. Evlatları
ile beraber bir akşam kendisiyle görüşmeye gittik. Acilen
ameliyat olması gerektiğini kendisine ilettik. “Bu süreçte
yapılan bunca tetkikler, filmler ne için yapılıyor, ciddi bir
şey mi ya da kanser hastalığı mı var?” gibi soruların
hiçbirisini sormadığı gibi, ameliyat gerekiyor dediğimizde de,
“Niçin?” sorusunu sormadı, ama “bir-iki ay sonra olmaz mı?”
dedi. Nedenini sorduğumuzda İlkadım abonelerine hediye olarak
verilecek Kıssalar Hisseler isimli eseri bu sürede
tamamlayabileceğini, bunun için söz verdiğini belirtti.
“Hocam sağlığınız yerinde
olmazsa eseri nasıl tamamlayabilirsiniz?” benzeri ısrarlarımız
karşısında, “peki ameliyattan ne kadar süre sonra kitabı yazmaya
başlayabilirim?” dedi. Yaklaşık bir ay dediğimizde biraz
zorlanarak da olsa ameliyatı kabul etti. Zorlanmasının nedeni
ameliyat korkusu değildi. Yazacağı eserden bir maddî karşılık
beklediğinden de değildi. Çünkü o zamana kadar yazdığı hiçbir
yazıdan, ortaya koyduğu hiçbir eserden veya katıldığı hiçbir
programdan en ufak bir bedel almadı. Onun bütün derdi ve
sıkıntısı verdiği sözü yerine getirmekti.
Ameliyat olduğunda
hastalığın başka bir bölgeye de yayıldığını bilmiyorduk. Zamanla
ağrıların ortaya çıkması, ciddi bel ağrısının oluşması üzerine
yapılan tetkikler neticesinde hastalığın kemiklere, daha sonra
da beyine yayıldığını öğreniyoruz. Hastalığın seyrini izlerken
yapılan tetkiklerle ilgili ne sonucu merak ediyor, ne de sonucun
kötü çıkmasından ümitsizliğe kapılıyor veya keşke şunları
şunları önce yapsaydık demiyor. Zannedersiniz ki, bu tetkikler
başkası için yapılıyor veya ne yapıldığını fark edemeyecek yaşta
birisi. Hayır, işin bilincinde ama umursamıyor, önemsemiyor. Ben
böylesi bir durumla hiç karşılaşmadım doğrusu.
Hastalığı sırasında bile
edebe azami riayet etmeye çalışan Hocam, eğer kendisine
hastalığı için geçmiş olsun dilemek için gelenler belirli bir
saatte gelecek iseler, misafirleri elbiselerini giyerek oturur
vaziyette karşılıyordu. Sanki hiç hasta değil, o ağrılarla yakın
arkadaş olan kendisi değilmiş gibi hazırlanırdı. Hasta ziyareti
için gelene mutlaka yiyecek ve içecek ikram ettirir, o da
yetmez, kendisi bunca rahatsızlığına ve dayanılması imkânsıza
yakın ağrılarına rağmen gelenin durumuna göre nasihat eder,
sohbet eder, tavsiyelerde bulunurdu. Sorulmadıkça hastalığından
bahsetmez, onun yerine kısa sohbette bulunurdu. Ben ve
mahdumları hastalığının ciddiyetini ve uzun görüşmelerin
kendisine zarar verdiğini bildiğimiz için yanında bulunduğumuzda
uzun görüşme olmamasına dikkat ediyorduk Ama bizim yanında
olmadığımız zamanlarda gelen misafirler, hocamın durumunun tam
farkında olmadıkları için bazen uzun süre yanında kalıyorlardı.
Hocam bu ziyaretlerde hiçbir şekilde rahatsızlığını
hissettirmemeye çalışırdı. Ama uzun ziyaretlerden yorulması
nedeniyle geceleri çektiği sıkıntıyı yakinen biliyorum.
Işın tedavisiyle birlikte
kemoterapi (kanser için ilaç tedavisi) gördüğü sıralarda
bunların yan etkisi sonucu beyaz kan hücreleri 700/milimetreküp
civarına düştü. (Normali 4000-11000/milimetreküp arası). Bu
esnada vücudun savunması çok azaldığı için maske takılması, özel
odada tutulması, insanlarla temasının kesilmesi olmazsa olmazdı.
Ama o, beyaz kan hücrelerini yükselten ilaç tedavisi alırken
maskeyi düzenli takmadığı gibi, özel korumalı odada da kalmadı.
Ziyaretçilerinin bir kısmını da kabul etti. Bulantı nedeniyle
ağızdan beslenemediği, damar yoluyla beslendiği, “10 gün süre
içinde mideme en fazla bir kilogram gıda gitmiştir” dediği
dönemler oldu. Kıssalar Hisseler isimli eserin son bölümünü,
işte bu halde iken tamamladı. O zaman yanında sadece bir adet
Kur’an-ı Kerim vardı ve sözünü yerine getirebilmek için
sağlığını feda ediyordu.
Bazen rahatsızlığı
şiddetlendiğinde, bazen ziyaret maksadıyla, bazen kontrol amaçlı
yanına gidiyordum. Ağızdan her gıdayı alamadığı, yiyemediği için
bulantı yapmayacak gıdalar hazırlanıyor veya getiriliyordu. Bir
defasında bana şöyle dedi: “Ben çocuklarıma, bana getireceğiniz
bir yemeği, hazırlayacağınız bir gıdayı aman isteksiz
getirmeyin, benim midem haram olan veya isteksiz hazırlanan veya
getirilen lokmayı kabul etmiyor, ondan rahatsız oluyorum. Bunu
bir keramet zannetmeyin çünkü benim midem böyle alıştı.
Değişiklik olunca hemen fark ediyor.”
Tekrarlanan ışın tedavisi ve
bir doz aldığı kemoterapi sonucu saç ve sakalı dökülüp
seyrekleşmiş, zayıflamış, benzi solmuştu. Bu halde kendisini
görenlerin üzüldüğünü görünce hemen, bunların geçici olduğunu,
zamanla bunların düzeleceğini söylüyor, maddî kayıpların önemli
olmadığını asıl mühim olanın manevî kayıp olduğunu belirtiyordu.
Işın tedavisi olmak üzere
tıp fakültesine gittiği zamanlarda ışın tedavisi için beklerken
oradaki hastalarla tanışır, konuşur, moral verirdi. Hatta birkaç
defasında, o hastalara olan merhametinden dolayı, sırasını
başkalarına vermişti.
Takdir-i İlahiye bakınız ki
sahasında ülkemizde en iyilerden sayılan bir ekip tarafından
ameliyat ve takibe alınır. Ancak ameliyat öncesi mutlaka
yapılması gereken kemik taraması unutulur. Çok iyi bir merkez ve
sahasında uzman bir ekip tarafından başarılı bir ameliyat
geçirir. Ameliyat sonrası takiplerde kemik taraması yine
unutulur. Her şeyin yolunda gittiği zannedildiği bir anda
ağrılar kendini hissettirmeye başlar. Bir süre ağrıların sebebi
anlaşılmaz. Sebebi akciğer hastalığının kemiklere yayılması
olduğu anlaşılır. Ağrılar öyle şiddetli, gezici, yaygın ki,
nerede, ne zaman, ne şiddette olacağı kestirilemez. En iyi
tedavisi de o bölgelere ışın tedavisi uygulamaktır. Bunlar
yapılır, ayrıca ağız yolu, ciltten flaster yolu, gerekirse damar
yolu ile tekrarlayan ve çok yüksek dozda verilen güçlü
uyuşturucu ağrı kesicilerden verilmesine rağmen, ağrıyı değil
kontrol etmek, hafifletmek bile mümkün olmaz. İşte o ağrılar
sebebiyle “Mehmed’im sen hiç bu kadar şiddette ağrısı olan hasta
gördün mü?” sorusunu sormak zorunda kalır. Bu kadar yüksek dozda
uyuşturucu ağrı kesicinin normalde kişiyi uyutması ve o kişinin
ağrıyı algılamaması beklenir. Durum böyle iken bile günlerce
uyku yüzü görmediğini çok iyi biliyorum.
Bütün bunların arasında eğer
üç-beş defa (maksimum) “ah vah” ifadesini sarf etmiş ise
defalarca bu durumdan tövbe istiğfar ederdi. Hatta bir ara ona
da şöyle bir formül bulmuştu. Bunu bana şöyle ifade etti:
“Bundan sonra dayanılmayacak seviyedeki ağrılara karşı ‘Hayy’
diyeceğim, çünkü o Rabbimin ismi. Onu hatırlayıp halime
şükredeceğim. Diğer ifadeyi kullanarak bir hata da işlememiş
olacağım.” Öyle de yapmaya çalıştı.
Hastalığı değil kontrol
etmek, şiddetini azaltmakta bile aciz kaldığımızda bizim
üzüntümüzü ve çaresizliğimizi hisseder, “hastaların etrafında
ölüler bekler” diyerek bizi rahatlatmaya ve bize moral vermeye
azami gayret gösterirdi. Ölümün hastalıkla değil, ecel ile
olduğunu ifade ederdi.
Ağrıların sebebini
bulamadığımız günlerde idi. Bel ağrısından dolayı hareket
etmekte dahi zaman zaman güçlük çekiyordu. Biraz hava
değişikliği olsun, temiz hava alsın, biraz da evimizi
şereflendirsin düşüncesi ile bağ evine davet etmiştik.
Davetimizi kabul etti ve bir pazar günü için söz verdi. Tam o
gün ağrıları artmıştı. Ben başka bir zaman da gelebileceğini
ifade etmeme rağmen, söz verdiği ve o gün için yemek hazırlığı
yapıldığından dolayı, evimize teşrif etti. Bizleri kırmamak,
daha fazla hoşnut etmek için, ciddi mazeretine rağmen, verdiği
sözü yerine getirdi. Zaten bizim pek çok eksik, hata ve
usulsüzlüklerimize rağmen bizi hiç kırmazdı.
Farklı branşlarda hekim
arkadaşları yardım için çağırdığımızda veya yanlarına muayene
amaçlı gittiğimizde onlarla tanışır, muhabbet eder, çok hassas,
ince ve nazik bir üslupla nasihatte bulunurdu. Hatta bununla da
yetinmeyip, kendi yazdığı eserlerden hediye eder veya hediye
edilmesini isterdi. Belki birkaç kez gelen hekim arkadaşlar veya
kan almak için gelen sağlık personeli ile şiddetli ağrıların
olduğu anlarda bile biraz olsun hasbihal eder, bu kişiler
kendine gönülden muhabbet besler, onu çok sevdiklerini, böyle
insan görmediklerini ifade ederlerdi.
Her ne zaman ziyaret veya
muayene amaçlı gitsem veya bir ziyaretçi gelse, gelene ikram
unutulsa derhal hatırlatır, bu hususa çok önem verirdi. Bazen
rahatsızlığı arttığı zamanlarda beni arattırır, ben de
“geliyorum” deyince ben gelmeden, çok sevdiğimi bildiği çayı
hazırlattırırdı. İkram düşüncesi o kadar yerleşmiş idi ki
hastalığın bunca şiddetine ve uykusuzluğa rağmen bu noktayı hiç
ihmal etmiyordu. Yanına gittiğim zamanlarda çoğunlukla ailemin
durumunu, işlerin durumunu mutlaka sorar, tavsiyelerde
bulunurdu.
Hastalığını hafifletmeye
bile gücümüzün yetmediği, aciz kaldığımız bir yönüyle de çok
üzüldüğümüz anlarda onun yanında vakit nasıl geçerdi
bilemiyorum, anlatamıyorum. Uykusuz da olsam, sıkıntılı veya
nöbet sonrası yorgun da olsam, yanından ayrılmakta çok zorluk
çekerdim. Vefat ettiğinde, “hazinemi kaybettim!” demek zorunda
kalmıştım.
Ağrıların şiddetlendiği
sıralarda Rab Teala’ya yalvarır, günahlarına istiğfar ederek
sükûneti arardı. Bazen ezanı dinledikten sonra, bazen hiçbir
vesile olmadan tabii bir şekilde duaya başlar, en yakınlarından
başlamak üzere çok sevdiği hocalarına, üstadlarına, beraber
çalıştığı hizmet eri kardeşlerine, İslam ümmetine ve bütün
insanlığa dualar ederdi. Biz bir taraftan ‘âmin’ derken diğer
taraftan da o atmosferin etkisi ile çok duygulanır, hüzünlenir,
hatta gözyaşlarını tutamazdık. Dualarında, dünyada Allah rızası
için beraber olduğu ve çalıştığı kardeşleri ile istisnasız
cennette de buluşma, görüşme ve sohbet etmeyi istiyordu. Bir
defasında “Ya Rabbi, ben yirmi yaşındaki gencin hizmet aşkını
duyuyorum, eğer ecelim gelmedi ise senden hizmet ömrü istiyorum”
diyecek kadar kendini hizmete adamış, gerçekten samimi olduğu
kadar sevdalı ve sancılı bir insandı.
Önemli bir imtihana girip
kazanamayan, belki de kazandırılmayan bir kardeşi gösterdiği
samimi ilgiden dolayı çok sevmişti. O kardeşin bu durumunu
öğrenince çok üzüldü, dua etti, moral verdi. Ayrıca, imtihana
tekrar gireceği zaman çalışmasını ve imtihandan önce kendisine
haber vermesini istedi, “Ben de dua edeyim” dedi. Gerçekten
imtihan öncesi bu kardeş için dualar etti. O kardeş hiç
beklemediği şekil ve sonuç ile imtihanı aştığını, imtihan yapan
ekibin kendisini hiç zorlamadığını, Hocamın duası bereketiyle
imtihanda başarılı olduğunu ifade etmişti.
Hastalığı ilerledikçe
ziyaretler kendisi için gittikçe daha sıkıntılı hale gelmişti.
Buna rağmen devamlı ziyaretçi kabul ediyordu. Ancak ufak bir ses
veya gürültüden rahatsızlık duyduğu dönemlerde ziyarete
gelinmesine mani olduk. Durum bu minvaldeyken, kendisinin çok
sevdiği ve saygı duyduğu bir Allah dostu zatı, Kayseri’den bir
başka Allah dostu ziyarete gider. O Allah dostu, Zeki Soyak
Hoca’nın sağlık durumunu Kayserili ağabeye sorar ve ardından,
“Zeki Soyak Hoca burada olsa, ben onu her gün ziyarete giderim”
der.
Bu ifade Hocama
duyurulduğunda üzüldü. Biz ziyaretleri niçin engellediğimizi
kendisine anlattık. Ama o, “insanlar hasta ziyareti yapmak
istiyorlar, biz engelliyoruz. İnsanlara haksızlık yapıyoruz, bu
doğru değil, vebali var” diyerek ziyaretlerin açılmasını istedi.
Ancak ziyaretin ölçülü, dengeli ve adaba uygun olması için de
bir plan yaparak bir kardeşi bu iş için vazifelendirdi. Ancak bu
olanlar yapıldıktan iki üç gün sonra ciddi ve ilerleyici nefes
darlığı dolayısıyla tıp fakültesine yatmak zorunda kaldı.
Hastalığının son bir iki
aylık döneminde tamamen yatağa bağlı hale geldi. Bacaklarda tama
yakın felç (hareket ve duyu kaybı) gelişti. Üst tarafta ise tek
taraflı ciddi kuvvet kaybı gelişti. Bir kolunu diğer eli ile
ancak hareket ettirebiliyordu. Ağız yolu ile beslenmesini
sağlayamadığı için mümkün olduğunca damar yoluyla besliyorduk.
Bir taraftan idrar yollarına sondanın takılı kalması zorunluluğu
diğer yandan büyük tuvaletini yapmakta günlerce çekilen zahmetin
sonucu kabızlık hadisesi vardı. Mutlak yatak bağımlılığı,
bacaklarda tama yakın felç hadisesi, beslenmenin zorunlu damar
yolu ile sağlanması ve idrar yapma kontrolünün kaybolması,
bunlarla birlikte gezici yaygın, şiddetli kemik ağrıları ve
uykusuzluk. Bunların üzerine bir de nefes darlığının artması
eklenince ve evde bunun biraz da olsa hafifletilemeyeceğini fark
edince tıp fakültesine nakletmeyi düşündük, bize hiçbir engel
çıkarmadı. Bunca olumsuzlukların peş peşe gelmesi ve hastalığın
çok hızlı ilerlemesi karşısında Allah’tan hiç ama hiç ümidini
kesmedi. Gün geçtikçe sabrı ve tahammülü de artıyordu. Kendisi
en zor sıkıntılı zamanlarda bile hiç ümidini kaybetmez, etrafına
ümit ve moral aşılardı. İşte hastalığı esnasında da bunu en
güzel şekilde yaptı. Bize de bu ümit ve morali aşıladı ki, ben
de ruhunu teslim edinceye kadar şifa hususunda hiç ümidimi
kesmedim. Hep fevkalade bir sonuçla iyileşmesini ve düzelmesini
bekledim. Bu yüzden sağlığı için yapılacak en ufak şeyi bile
ihmal etmemeye çalıştım.
Fakültede yattığı bir
haftalık dönemde kendisine kan verildi. Aralıklı buhar tedavisi
dâhil, yoğun bir tedavi uygulandı. Sanki hastalık ilerledikçe
dayanma gücü, dirayeti, sabır ve tevekkülü de artıyordu. Hiçbir
itiraz, kızgınlık, sinirlilik, telaş, ümitsizlik emaresi
göremedim. Gündüz yanında daha çok akrabalarından bayanlar, gece
ise sıra ile erkek çocuklar kalıyordu. Ben de her gün bir veya
birkaç defa ziyaretine gidiyordum.
Bir cumayı cumartesiye
bağlayan gece rahmetli Zeki Hocam, oğluna telefonla beni
aramasını ve çağırmasını, bana bir şeyler söyleyeceğini
belirtir. Ben de hemen gittim, kendisi ile ilgilenmeye çalıştım.
Öyle bir halde idi ki, konuşmaya bile mecali kalmamıştı. O gece
oğluyla beraber hastanede geceledim. Sesi belki hiç çıkmıyor
gibiydi. Ancak zaman zaman tevbe ve istiğfar ifadelerinin
kesitler halinde duyulduğu oluyordu. Sabahleyin dinlenmek için
ayrıldım, gün içinde tekrar ziyaretine geldiğimde bana söylemek
istediği şeyin ne olduğunu kendisine sordum. Şahsımla ilgili
özel ve önemli bazı tavsiyelerde ve nasihatlerde bulundu. Son
zamanlarda tekrarlayan bir şekilde “Allah razı olsun”, “Hakkını
helal et” ifadeleri duyuluyordu. O gün kendisini hayatta
gördüğüm son gün oldu. Yine o gün “Ben bu şekilde rahat
edemiyorum, benim yatağımı şuraya hazırlayın, ben orada rahat
ederim” diyordu ama biz doğrusu pek bir şey anlayabilmiş
değildik.
29 Mayıs Cumartesi gecesi
saat 02 civarında gelen bir telefonla hocamın Hakka yürüdüğünü
bildiren, hüzünlü ama ağlamayan, bir o kadar da dayanıklı bir
sesle kalktım. Gece defin ve bu üzücü olayı, yakınlarına,
hocalarına, sevenlerine duyurma işleri ile meşgul olduk. Hocamın
cenazesi morgda dokuz on saat soğuk ortamda kaldı. Ama cenazesi
yıkanırken vücudundaki bir yaradan kan aktığını gördük. 9-10
saatlik soğuk hava deposu bekleyişinden sonra kanın nasıl
donmadığını ve kanın nasıl aktığını anlayamadık.
Hastalığının devam ettiği
bir yılı aşkın sürede hep sabır ve vecd üzerineydi. Sadece bir
kolunu kısmen hareket ettirebildiği zamanlarda bile, “sadece bir
kolum sağlam kalsa, onu Allah yolunda feda etmek için hayatımın
sonuna kadar cihat ederdim” diyordu.
Sağlığında nasıl kişiliği,
samimiyeti, ölçülü dengeli, mütevazı hâli ile ilim ve ahlak eri
bir insan olarak örnek bir şahsiyet olduysa, hastalığı döneminde
de aynı şekilde örnek oldu. Tabir yerinde ise kendisini unuttu,
kardeşlerini öncelikli olarak düşündü, onlara binlerce dua
yağdırdı. “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz…” hadis-i şerifinin
tecellisini en güzel bir şekilde kendisinde gördük.
Rabbim katında ona yüksek
dereceler bağışlasın. Bizi de ona layık talebe eylesin.