E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

 

 

AHMET KILIÇ

İLKSÖZ;


ANMAK, ANLAMAK VE ANLATMAK ÜZERİNE...

Anmak; anlamaktır, anlamaya çalışmaktır, anlama yolunda çaba sarf etmektir. Anma yıldönümlerinde yapılan etkinlikler, törenler, toplantılar, anma yazıları, dergilerin anma sayıları hep bu amaca yönelik çalışmalardır. Bu faaliyetlerde söz konusu şahıs, değişik yönleri ile O’nu iyi tanıdığı ve doğru anladığı farz edilen kişilerce tanıtılmaya ve anlatılmaya çalışılır.

Fakat son cümleden de anlaşılacağı gibi, bu iş zannedildiği kadar kolay değildir. Anlatmak/anlatabilmek için öncelikle hakkıyla tanımak/tanıyabilmek ve anlamak/anlayabilmek gerekir. Diğer bir deyişle, ancak tanıdığımız/tanıyabildiğimiz ve anladığımız/anlayabildiğimiz insanları hakkıyla tanıtabilir ve anlatabiliriz.

Tanımak ve anlamak ise başlı başına kendi içinde sınırlılıkları ve dolayısıyla zor(unlu)lukları ifade eden kelimelerdir. Bu konuda temel iki zor(unlu)luktan bahsedilebilir. Birincisi, tanımak/tanıyabilmek ve anlamak/anlayabilmek için söz konusu kişiyle gönül ve fikir birlikteliğine sahip olmak zor(unlu)luğudur. Yani aynı frekansta olmak, aynı kanaldan yayın yapmak, aynı hatta bulunmak ve aynı operatöre bağlı olmak gerekir. Daha açık bir ifade ile aynı vasatta bulunmak, aynı değerlere sahip olmak, aynı gönül ve düşünce ikliminde yaşamak ve aynı dili konuşmak lazımdır.

Bu asgari şart yerine geldikten sonra ikinci zor(unlu)luk, söz konusu şahsın hayatta iken ve vefatından sonra, etrafına vermiş ve yaymış olduğu örtülü-açık, doğrudan-dolaylı her türlü sinyali/mesajı alıp çöze(bile)cek bir algı(lama) gücüne sahip olmakla ilgilidir. Bu algılamanın/algılayabilmenin fiziksel sınırlarının belirlenmesinde duyu organlarınızın sağlıklı olma durumu yanında, söz konusu şahıs ile mekânsal birlikteliğinizin, yani teşrik-i mesainizin miktarı da etkilidir elbette. Fakat algılama/algılayabilme yetisinin beden sağlığı, zaman ve mekân gibi maddî boyutuna tekabül eden değişkenlerinin ötesinde, manevî boyutun derinliğini ve yoğunluğunu belirleyen öğelerin çok daha belirleyici olduğunu görmek gerekir.

Söz konusu şahıs ile aranızdaki ruh birlikteliğiniz ve aynîleşme düzeyiniz, sevgi ve muhabbet akışınız yanında, aldığınız iletileri/mesajları değerlendirme, yorumlama ve sonuçlara ulaşma kapasiteniz; muhakeme, ince anlayış, kavrayış, idrak ve feraset gücünüz bu konuda belirleyici olacaktır. Yani bu tamamıyla sizin çapınız, hacminiz, cesametinizle ilgilidir. Hâsılı kelam bu bir kap sorunudur. Kavlî ve fiilî dualarınızı da hesaba katan İlahî Kudret size ne hacimde bir kap vermiş ise, o hacim miktarı,  yanı başınızda akan çeşmenin ya da karşınızda bulunan okyanusun suyundan nasibinize düşeni alacaksınız. Dolayısıyla, kabınız miktarı söz konusu şahsı algılayabilecek, tanıyabilecek ve anlayabileceksiniz.

 Bir de konunun anlat(ama)ma veçhesi var. Nasibinize göre az veya çok anladığınızı/anlayabildiğinizi varsayalım. Anladığınızı/anlayabildiğinizi, anlat(ama)mada ne derece başarılı olacaksınız? Burada da anlatıcıdan ve muhatabından kaynaklanan zorluklar karşımıza çıkmaktadır.

Anlatıcı için kullanacağı yazılı veya sözlü anlatma ve aktarma biçiminin, iletişim tekniği açısından bizatihi kendisinden kaynaklanan sınırlılıklarının bulunduğu ve mesaj kayıplarına neden olduğu bilinmektedir. Fakat asıl önemlisi, yüreğimizde ve zihnimizde önemli ve büyük bir yer işgal eden duygu ve düşüncelerimizi izah etmekte çoğu zaman yetersiz kaldığımız gerçeğidir. Bu konuda kimileri için gerçekten kendisini ifadede yeteneksizlikler söz konusudur. Bu insanlardan etkin bir yazılı veya sözlü anlatım ya da güçlü bir ifade biçimi ortaya koymaları beklenemez.

Fakat hitabet ve belagat veya yazılı ifade konusunda, çok üstün yetenekleri olan zevatın bile, kimi zaman önemli kişi, olay ve konuları anlatmak/anlatabilmek de yeterli olamadıklarına veya kendilerini yetersiz hissettiklerine şahit olabilmekteyiz. Sözün bittiğini, kelimelerin kifayetsiz ve aciz kaldığını bu durumlarda hissedersiniz. Bu nedenle, anlatıcının yetenekli ya da yeteneksizliğine bağlı olmaksızın, söz konusu şahısların, olayların ya da konuların anlatıldığı söz meclislerinde veya yazılarda her zaman, az veya çok eksik bir takım yönlerin kaldığını görebiliriz.

Diğer yandan, anlatıcı açısından, dinleyen veya okuyan muhatabın bizatihi kendisinden kaynaklanan anla(ya)mama zorluklarından da bahsedilebilir. Burada da ortaya çıkan durum, anlatıcının söz konusu şahsı tanıyabilme ve anlayabilme konusunda karşılaştığı zorluklarla paralellik arz etmektedir. Muhatap, ancak maddî ve manevî duyularının hassasiyeti nispetince algılayabildiği kadar anlatıcıyı ve dolayısıyla söz konusu şahsı anlayabilmektedir. Yani anlatıcıdan ve muhataptan dolayı ciddi anlam ve anlayabilme kayıpları oluşabilmektedir.

Tüm bu açıklamalardan anlıyoruz ki; basit birer kelime gibi gözüken anmak, anlamak ve anlatmak kelimeleri, karmaşık ve zor anlamları ifade ve ihtiva ediyorlar. Dolayısıyla, anmak, anlamak ve anlatmak deyip bir çırpıda geçmemek, kelimelerin ağırlığını ve işaret ettikleri manaları ve beraberlerinde taşıdıkları zorlukları görmeye ve anlamaya çalışmak gerekir.

Bu girizgâhı, Zeki Soyak Hocaefendi’nin vefat yıldönümünü anma, dolayısıyla kendisini anlama ve anlatma düşüncesiyle neşredilen bu sayının zorluklarını ve muhtemel eksiklikleri de içinde barındırdığını okuyucunun daha iyi anlaması için kaleme aldık.

İşte bu nedenlerle, anma toplantılarının veya yazılarının akabinde, söz konusu şahsın görüş ve düşüncelerinin ele alındığı konuşma ve yazılarla ilgili olarak, doğruluk payı olsun ya da olmasın, “eksiklik ve noksanlık” veya “yanlış anlaşılma” ya da “yanlış anlatılma” eleştirilerinin her zaman olabileceğini kabul etmekte ve anlayışla karşılamaktayız.

Bunun da ötesinde, söz konusu eleştirilerin ve değerlendirmelerin hayatî bir öneme haiz olduğuna inanmaktayız. Tüm bunları, Zeki Soyak Hocaefendi’yi daha iyi anlama ve anlatma yönünde samimi gayretler ve çabalar olarak görmekteyiz. Hocaefendi gibi, ülkeye ve millete mal olmuş mümtaz tarihi şahsiyetlerimizin, bu vesileler ile daha iyi anlaşılabileceğini düşünmekteyiz. Bu süreç içinde “model insan”lar olarak, görüş, düşünce, fikir ve örnek yaşantıları ile ilgili daha rafine bilgilerle gelecek nesillere intikal edeceklerini değerlendirmekteyiz.

 

 

 

 

 

 

 

Zeki Soyak Hocaefendi’nin

   Özgeçmişi

 

1938 Yılında Kayseri’ye 20 km. Uzaklıktaki Süksün kasabasında dünyaya geldi. İlkokulu kasabasında okudu. O yaz rahmetli dedem bir iş için Kayseri’ye gider ve orada yeni bir okul açıldığını, adının İmam Hatip Lisesi olduğunu orada din eğitimi verildiğini öğrenir. Köye döndüğünde rahmetli babama okuldan bahseder ve kendini oraya yollamak istediğini söyler. Bu arada ilkokul öğretmeni babama hangi okula devam edeceğini sorar. Babam da dedemin fikrini öğretmene söyleyince, adamcağız küplere biner ve “sen o okula gidip ne yapacaksın? Ölü yıkayıcısı mı olacaksın, cerci mi olacaksın?” diye çıkışır. Henüz beşinci sınıfı bitiren babam işin farkında olmayarak dedeme gider ve imam hatip lisesine gitmek istemediğini söyler. Bunun üzerine rahmetli dedem kesin tavrını koyar ve İmam hatip lisesinden başka bir okula göndermeyeceğini söyler. Okumayı çok arzu eden babam istemeyerek de olsa İmam hatip   lisesine kayıt olmaya razı olur o günün şartları gereği tek odalı bir evde tek başına bin bir meşakkate göğüs gererek tahsil hayatını tamamlamaya muvaffak olur. Ulaşımın zor olduğu, karın yolları kapadığı kış günlerinde durumunu da kimseye açamadığı için harçlık sıkıntısı çektiğini, çocuk ve torunlarına anlatarak onları eğitim ve öğretime teşvik eder. İçinde bulundukları nimetin kıymetini telkin ederdi.

1956-1957 öğretim yılında İmam Hatip lisesi 1. devresini 1958-1959 öğretim yılında da İmam Hatip lisesi 2. devre diplomasını alıp Kayseri İmam Hatip lisesi 2. dönem mezunu olarak orta öğretimini tamamlar. Mezuniyetinden sonra Yeşilhisarın Kesteliç (Gülbayır) köyünde vekil ilkokul öğretmenliği ve Kayseri merkezde imamlık yapar.

1960 yılında Polatlı topçu yedek subay okulunda başladığı askerliğini 1961’de Bitlis’te tamamlar. Kayseri’ye dönüşünde Çifteönü mahallesindeki Ali Hoca mescidinde imamlığa başlar aynı zamanda da İstanbul Yüksek İslam Enstitüsünde tahsiline devam eder. Bir müddet bu şekilde devam ettikten sonra yüksek tahsilinin son iki yılında Fatih şehremini mahallesindeki Şeyh Muslihiddin camisindeki görevine nakleder. Tahsilini tamamlayana kadar bu görevine devam etti.

O dönemde ben de ilkokula başladığım için sabah okula gitmek için birlikte evden çıkardık. Benim okulum yakındı fakat babam Yüksek İslam Enstitüsüne ulaşmak için, bir otobüsle Eminönüne oradan vapurla Üsküdar’a oradan tekrar otobüsle okulu ulaşırdı. Bu kadar yoğun tempo içerisinde başta Sadrettin Yüksel hoca olmak üzere son devrin Osmanlı medreselerinde tahsil yapmış birçok değerli hocadan İslamî ilimler üzerine dersler aldı 1967 yılında yüksek tahsilini tamamlayınca, cemaatin ısrarla İstanbul’da kalma taleplerine rağmen, rahmetli dedemin arzusu doğrultusunda kendi isteğiyle Kayseri İmam Hatip lisesine öğretmen olarak tayin edildi. 1971 yılına kadar Kayseri’de İmam Hatip Lisesinde öğretmenlik ve idarecilik yaptı. Bir arada Kayseri Yüksek İslam Enstitüsünde İslam Tarihi dersi okuttu. 1971 yılı başında Urfa İmam Hatip lisesine müdür olarak tayin edildi. Tayin edilişinin de enteresan bir hikâyesi var.

O dönemde din öğretimi genel müdürü olan Mustafa Çinkılıç Bey Kayseri İmam Hatip Lisesinden hocası olur. Babamı telefonla arayarak Zeki seni Bursa İmam Hatip Lisesi müdürlüğüne göndermek istiyorum der. Babam memleketten pek ayrılmayı düşünmediğini söylerse de hocası haydi hayırlı olsun der. Bir müddet sonra atama kararnamesi Urfa İmam Hatip Lisesi müdürü olarak gelir. Telefon görüşmesinde bir yanlış anlaşılma olduğu ortaya çıkar. Böylece Urfa’daki görevine başlamış olur. Urfa kendisi için yeni bir çevre olmasına rağmen, öğrenci, veli, esnaf ve memuruyla çok kısa bir süre içerisinde kaynaştı ve bir ömür boyu sürecek dostlukların temelleri atıldı. Bunlardan ilk aklıma gelen isimler o dönemde Urfa müftüsü olan değerli âlim, üstad Halil Günenç Hoca efendi, daha sonra belediye başkanı olan İbrahim Halil Çelik, Kitapçı Bakır ismiyle maruf değerli Ağabeyimiz ve nice isimlerini sayamadığım candan dostlar yakın çalışma arkadaşları.

Dört yıl sonra ayrılık vakti gelir. Kamyona ev eşyası yüklenip hareket edildiğinde o can dostların gözü yaşlı halleri gözümün önünde. Urfa’dan ayrılış 1974 Eylülünde kendi isteğiyle Nevşehir İmam Hatip Lisesi müdürlüğüne atamasının yapılması ile gerçekleşti. 1978 yılına kadar bu görevde kaldı. İlginç bir tevafuktur ki İstanbul’daki yüksek tahsili ile başlayıp Kayseri, Urfa ve Nevşehir’le devam eden bu görev süreleri hep dörder yıl olmuştur.

1978 yılında Nevşehir imam Hatip Lisesi Müdürlüğünden, o dönemde anarşik olaylar ve ideolojik saplantıların icraatlara hâkim olmasından dolayı uğradığı haksız muamele, baskı ve sürgünler sebebi ile kendi arzusu hilafına istifa etti. Başta mesai arkadaşları Mustafa Türker, İlhami Nalçacıoğlu, Bekir Balaban, esnaftan Mehmet Çetin, Mehmet Satılmış, Nuri Özdemir, Mustafa Çakır, Halit Güven, Mehmet Kemikkıran, Kemal, Mustafa ve Hüseyin Akkoç kardeşler ve nice ismini sayamadığımız Ağabeyler sahip çıktılar, ticari tekliflerde bulundular.  Allah (c.c.) hepsinden razı olsun. Fakat o nafakasını birkaç iş yerinin defterini tutarak temin etme yolunu tercih etmiştir.

Bu resmi görevleri yanında gönüllü teşekküllerde olan çalışmalarına da hiç ara vermeden devam etmiştir. İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü Talebe Cemiyeti ile başlayan teşkilat çalışmaları Kayseri İmam Hatip Lisesi Mezunları Derneği, Yeşilay Derneği, Nevşehir İmam Hatip Lisesi Mezunları Derneği devam etmiş ve nihayet Nevşehir’de onüç öğretmen arkadaşı ile beraber 1975 yılında Mefkûreci Öğretmenler Derneğinin kurulmasıyla kemale ermiştir. 12 Eylül darbesi sonunda 1980 yılında bütün derneklerin kapatılmasıyla Mefkûreci Öğretmenler Derneği kapatıldı. Bu süre içerisinde tüm Türkiye’de il ve ilçelerde kısa denilecek bir sürede yetmişe yakın şubesi açıldı derneğin açılışında kapanışına kadar genel başkanlığını yaptı.

Sonraki yıllarda yine Nevşehir’de 1992 senesinde, önce onbeş günlük sonra da aylık olarak İlkadım dergisinin, 1993 yılında bir bölge radyosu olarak Art fm’in, 1995 yılında da Enderun Eğitim Vakfının kuruluşlarına, hizmete sokulmalarına öncülük etti. Bu hizmetler halen kesintisiz olarak devam etmektedir.

Asıl ilgi alanı eğitim ve öğretim olan her kademede talebe ve gençlerle meşgul olan Zeki Soyak Hoca Efendinin kitap çalışmaları da bulunmaktadır. Ayrıca İlkadım dergisinde başyazı, orta sayfasında ölçüler dengeler ser levhası altında yazılar yazmakta Cuma günleri de Art fm de sohbetler yapmakta idi.

Zeki Soyak Hoca Efendinin Yayınlanmış eserleri;

 

1- Kırk Hadis- Orta boy-176 sayfa

2- Ummandan Katreler- Orta boy-240 sayfa

3- Mefkure-Orta boy-256 sayfa

4- Ölçüler-Dengeler- Orta boy-176 sayfa

5- İslam Ahkâmı- Büyük boy- 720 sayfa

6- Kıssalar-Hisseler-Büyük boy 2 cilt- 1032 sayfa

7- Fazilet Toplumu-Büyük boy- 500 sayfa

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.