ANMAK, ANLAMAK VE ANLATMAK
ÜZERİNE...
Anmak; anlamaktır, anlamaya
çalışmaktır, anlama yolunda çaba sarf etmektir. Anma
yıldönümlerinde yapılan etkinlikler, törenler, toplantılar, anma
yazıları, dergilerin anma sayıları hep bu amaca yönelik
çalışmalardır. Bu faaliyetlerde söz konusu şahıs, değişik
yönleri ile O’nu iyi tanıdığı ve doğru anladığı farz edilen
kişilerce tanıtılmaya ve anlatılmaya çalışılır.
Fakat son cümleden de
anlaşılacağı gibi, bu iş zannedildiği kadar kolay değildir.
Anlatmak/anlatabilmek için öncelikle hakkıyla
tanımak/tanıyabilmek ve anlamak/anlayabilmek gerekir. Diğer bir
deyişle, ancak tanıdığımız/tanıyabildiğimiz ve
anladığımız/anlayabildiğimiz insanları hakkıyla tanıtabilir ve
anlatabiliriz.
Tanımak ve anlamak ise başlı
başına kendi içinde sınırlılıkları ve dolayısıyla zor(unlu)lukları
ifade eden kelimelerdir. Bu konuda temel iki zor(unlu)luktan
bahsedilebilir. Birincisi, tanımak/tanıyabilmek ve
anlamak/anlayabilmek için söz konusu kişiyle gönül ve fikir
birlikteliğine sahip olmak zor(unlu)luğudur. Yani aynı frekansta
olmak, aynı kanaldan yayın yapmak, aynı hatta bulunmak ve aynı
operatöre bağlı olmak gerekir. Daha açık bir ifade ile aynı
vasatta bulunmak, aynı değerlere sahip olmak, aynı gönül ve
düşünce ikliminde yaşamak ve aynı dili konuşmak lazımdır.
Bu asgari şart yerine
geldikten sonra ikinci zor(unlu)luk, söz konusu şahsın hayatta
iken ve vefatından sonra, etrafına vermiş ve yaymış olduğu
örtülü-açık, doğrudan-dolaylı her türlü sinyali/mesajı alıp
çöze(bile)cek bir algı(lama) gücüne sahip olmakla ilgilidir. Bu
algılamanın/algılayabilmenin fiziksel sınırlarının
belirlenmesinde duyu organlarınızın sağlıklı olma durumu
yanında, söz konusu şahıs ile mekânsal birlikteliğinizin, yani
teşrik-i mesainizin miktarı da etkilidir elbette. Fakat
algılama/algılayabilme yetisinin beden sağlığı, zaman ve mekân
gibi maddî boyutuna tekabül eden değişkenlerinin ötesinde,
manevî boyutun derinliğini ve yoğunluğunu belirleyen öğelerin
çok daha belirleyici olduğunu görmek gerekir.
Söz konusu şahıs ile
aranızdaki ruh birlikteliğiniz ve aynîleşme düzeyiniz, sevgi ve
muhabbet akışınız yanında, aldığınız iletileri/mesajları
değerlendirme, yorumlama ve sonuçlara ulaşma kapasiteniz;
muhakeme, ince anlayış, kavrayış, idrak ve feraset gücünüz bu
konuda belirleyici olacaktır. Yani bu tamamıyla sizin çapınız,
hacminiz, cesametinizle ilgilidir. Hâsılı kelam bu bir kap
sorunudur. Kavlî ve fiilî dualarınızı da hesaba katan İlahî
Kudret size ne hacimde bir kap vermiş ise, o hacim miktarı,
yanı başınızda akan çeşmenin ya da karşınızda bulunan okyanusun
suyundan nasibinize düşeni alacaksınız. Dolayısıyla, kabınız
miktarı söz konusu şahsı algılayabilecek, tanıyabilecek ve
anlayabileceksiniz.
Bir de konunun anlat(ama)ma
veçhesi var. Nasibinize göre az veya çok
anladığınızı/anlayabildiğinizi varsayalım.
Anladığınızı/anlayabildiğinizi, anlat(ama)mada ne derece
başarılı olacaksınız? Burada da anlatıcıdan ve muhatabından
kaynaklanan zorluklar karşımıza çıkmaktadır.
Anlatıcı için kullanacağı
yazılı veya sözlü anlatma ve aktarma biçiminin, iletişim tekniği
açısından bizatihi kendisinden kaynaklanan sınırlılıklarının
bulunduğu ve mesaj kayıplarına neden olduğu bilinmektedir. Fakat
asıl önemlisi, yüreğimizde ve zihnimizde önemli ve büyük bir yer
işgal eden duygu ve düşüncelerimizi izah etmekte çoğu zaman
yetersiz kaldığımız gerçeğidir. Bu konuda kimileri için
gerçekten kendisini ifadede yeteneksizlikler söz konusudur. Bu
insanlardan etkin bir yazılı veya sözlü anlatım ya da güçlü bir
ifade biçimi ortaya koymaları beklenemez.
Fakat hitabet ve belagat
veya yazılı ifade konusunda, çok üstün yetenekleri olan zevatın
bile, kimi zaman önemli kişi, olay ve konuları
anlatmak/anlatabilmek de yeterli olamadıklarına veya kendilerini
yetersiz hissettiklerine şahit olabilmekteyiz. Sözün bittiğini,
kelimelerin kifayetsiz ve aciz kaldığını bu durumlarda
hissedersiniz. Bu nedenle, anlatıcının yetenekli ya da
yeteneksizliğine bağlı olmaksızın, söz konusu şahısların,
olayların ya da konuların anlatıldığı söz meclislerinde veya
yazılarda her zaman, az veya çok eksik bir takım yönlerin
kaldığını görebiliriz.
Diğer yandan, anlatıcı
açısından, dinleyen veya okuyan muhatabın bizatihi kendisinden
kaynaklanan anla(ya)mama zorluklarından da bahsedilebilir.
Burada da ortaya çıkan durum, anlatıcının söz konusu şahsı
tanıyabilme ve anlayabilme konusunda karşılaştığı zorluklarla
paralellik arz etmektedir. Muhatap, ancak maddî ve manevî
duyularının hassasiyeti nispetince algılayabildiği kadar
anlatıcıyı ve dolayısıyla söz konusu şahsı anlayabilmektedir.
Yani anlatıcıdan ve muhataptan dolayı ciddi anlam ve anlayabilme
kayıpları oluşabilmektedir.
Tüm bu açıklamalardan
anlıyoruz ki; basit birer kelime gibi gözüken anmak, anlamak ve
anlatmak kelimeleri, karmaşık ve zor anlamları ifade ve ihtiva
ediyorlar. Dolayısıyla, anmak, anlamak ve anlatmak deyip bir
çırpıda geçmemek, kelimelerin ağırlığını ve işaret ettikleri
manaları ve beraberlerinde taşıdıkları zorlukları görmeye ve
anlamaya çalışmak gerekir.
Bu girizgâhı, Zeki Soyak
Hocaefendi’nin vefat yıldönümünü anma, dolayısıyla kendisini
anlama ve anlatma düşüncesiyle neşredilen bu sayının
zorluklarını ve muhtemel eksiklikleri de içinde barındırdığını
okuyucunun daha iyi anlaması için kaleme aldık.
İşte bu nedenlerle, anma
toplantılarının veya yazılarının akabinde, söz konusu şahsın
görüş ve düşüncelerinin ele alındığı konuşma ve yazılarla ilgili
olarak, doğruluk payı olsun ya da olmasın, “eksiklik ve
noksanlık” veya “yanlış anlaşılma” ya da “yanlış anlatılma”
eleştirilerinin her zaman olabileceğini kabul etmekte ve
anlayışla karşılamaktayız.
Bunun da ötesinde, söz
konusu eleştirilerin ve değerlendirmelerin hayatî bir öneme haiz
olduğuna inanmaktayız. Tüm bunları, Zeki Soyak Hocaefendi’yi
daha iyi anlama ve anlatma yönünde samimi gayretler ve çabalar
olarak görmekteyiz. Hocaefendi gibi, ülkeye ve millete mal olmuş
mümtaz tarihi şahsiyetlerimizin, bu vesileler ile daha iyi
anlaşılabileceğini düşünmekteyiz. Bu süreç içinde “model
insan”lar olarak, görüş, düşünce, fikir ve örnek yaşantıları ile
ilgili daha rafine bilgilerle gelecek nesillere intikal
edeceklerini değerlendirmekteyiz.
Zeki Soyak Hocaefendi’nin
Özgeçmişi
1938 Yılında Kayseri’ye 20
km. Uzaklıktaki Süksün kasabasında dünyaya geldi. İlkokulu
kasabasında okudu. O yaz rahmetli dedem bir iş için Kayseri’ye
gider ve orada yeni bir okul açıldığını, adının İmam Hatip
Lisesi olduğunu orada din eğitimi verildiğini öğrenir. Köye
döndüğünde rahmetli babama okuldan bahseder ve kendini oraya
yollamak istediğini söyler. Bu arada ilkokul öğretmeni babama
hangi okula devam edeceğini sorar. Babam da dedemin fikrini
öğretmene söyleyince, adamcağız küplere biner ve “sen o okula
gidip ne yapacaksın? Ölü yıkayıcısı mı olacaksın, cerci mi
olacaksın?” diye çıkışır. Henüz beşinci sınıfı bitiren babam
işin farkında olmayarak dedeme gider ve imam hatip lisesine
gitmek istemediğini söyler. Bunun üzerine rahmetli dedem kesin
tavrını koyar ve İmam hatip lisesinden başka bir okula
göndermeyeceğini söyler. Okumayı çok arzu eden babam istemeyerek
de olsa İmam hatip lisesine kayıt olmaya razı olur o günün
şartları gereği tek odalı bir evde tek başına bin bir meşakkate
göğüs gererek tahsil hayatını tamamlamaya muvaffak olur.
Ulaşımın zor olduğu, karın yolları kapadığı kış günlerinde
durumunu da kimseye açamadığı için harçlık sıkıntısı çektiğini,
çocuk ve torunlarına anlatarak onları eğitim ve öğretime teşvik
eder. İçinde bulundukları nimetin kıymetini telkin ederdi.
1956-1957 öğretim yılında
İmam Hatip lisesi 1. devresini 1958-1959 öğretim yılında da İmam
Hatip lisesi 2. devre diplomasını alıp Kayseri İmam Hatip lisesi
2. dönem mezunu olarak orta öğretimini tamamlar. Mezuniyetinden
sonra Yeşilhisarın Kesteliç (Gülbayır) köyünde vekil ilkokul
öğretmenliği ve Kayseri merkezde imamlık yapar.
1960 yılında Polatlı topçu
yedek subay okulunda başladığı askerliğini 1961’de Bitlis’te
tamamlar. Kayseri’ye dönüşünde Çifteönü mahallesindeki Ali Hoca
mescidinde imamlığa başlar aynı zamanda da İstanbul Yüksek İslam
Enstitüsünde tahsiline devam eder. Bir müddet bu şekilde devam
ettikten sonra yüksek tahsilinin son iki yılında Fatih şehremini
mahallesindeki Şeyh Muslihiddin camisindeki görevine nakleder.
Tahsilini tamamlayana kadar bu görevine devam etti.
O dönemde ben de ilkokula
başladığım için sabah okula gitmek için birlikte evden çıkardık.
Benim okulum yakındı fakat babam Yüksek İslam Enstitüsüne
ulaşmak için, bir otobüsle Eminönüne oradan vapurla Üsküdar’a
oradan tekrar otobüsle okulu ulaşırdı. Bu kadar yoğun tempo
içerisinde başta Sadrettin Yüksel hoca olmak üzere son devrin
Osmanlı medreselerinde tahsil yapmış birçok değerli hocadan
İslamî ilimler üzerine dersler aldı 1967 yılında yüksek
tahsilini tamamlayınca, cemaatin ısrarla İstanbul’da kalma
taleplerine rağmen, rahmetli dedemin arzusu doğrultusunda kendi
isteğiyle Kayseri İmam Hatip lisesine öğretmen olarak tayin
edildi. 1971 yılına kadar Kayseri’de İmam Hatip Lisesinde
öğretmenlik ve idarecilik yaptı. Bir arada Kayseri Yüksek İslam
Enstitüsünde İslam Tarihi dersi okuttu. 1971 yılı başında Urfa
İmam Hatip lisesine müdür olarak tayin edildi. Tayin edilişinin
de enteresan bir hikâyesi var.
O dönemde din öğretimi genel
müdürü olan Mustafa Çinkılıç Bey Kayseri İmam Hatip Lisesinden
hocası olur. Babamı telefonla arayarak Zeki seni Bursa İmam
Hatip Lisesi müdürlüğüne göndermek istiyorum der. Babam
memleketten pek ayrılmayı düşünmediğini söylerse de hocası haydi
hayırlı olsun der. Bir müddet sonra atama kararnamesi Urfa İmam
Hatip Lisesi müdürü olarak gelir. Telefon görüşmesinde bir
yanlış anlaşılma olduğu ortaya çıkar. Böylece Urfa’daki görevine
başlamış olur. Urfa kendisi için yeni bir çevre olmasına rağmen,
öğrenci, veli, esnaf ve memuruyla çok kısa bir süre içerisinde
kaynaştı ve bir ömür boyu sürecek dostlukların temelleri atıldı.
Bunlardan ilk aklıma gelen isimler o dönemde Urfa müftüsü olan
değerli âlim, üstad Halil Günenç Hoca efendi, daha sonra
belediye başkanı olan İbrahim Halil Çelik, Kitapçı Bakır ismiyle
maruf değerli Ağabeyimiz ve nice isimlerini sayamadığım candan
dostlar yakın çalışma arkadaşları.
Dört yıl sonra ayrılık vakti
gelir. Kamyona ev eşyası yüklenip hareket edildiğinde o can
dostların gözü yaşlı halleri gözümün önünde. Urfa’dan ayrılış
1974 Eylülünde kendi isteğiyle Nevşehir İmam Hatip Lisesi
müdürlüğüne atamasının yapılması ile gerçekleşti. 1978 yılına
kadar bu görevde kaldı. İlginç bir tevafuktur ki İstanbul’daki
yüksek tahsili ile başlayıp Kayseri, Urfa ve Nevşehir’le devam
eden bu görev süreleri hep dörder yıl olmuştur.
1978 yılında Nevşehir imam
Hatip Lisesi Müdürlüğünden, o dönemde anarşik olaylar ve
ideolojik saplantıların icraatlara hâkim olmasından dolayı
uğradığı haksız muamele, baskı ve sürgünler sebebi ile kendi
arzusu hilafına istifa etti. Başta mesai arkadaşları Mustafa
Türker, İlhami Nalçacıoğlu, Bekir Balaban, esnaftan Mehmet
Çetin, Mehmet Satılmış, Nuri Özdemir, Mustafa Çakır, Halit
Güven, Mehmet Kemikkıran, Kemal, Mustafa ve Hüseyin Akkoç
kardeşler ve nice ismini sayamadığımız Ağabeyler sahip çıktılar,
ticari tekliflerde bulundular. Allah (c.c.) hepsinden razı
olsun. Fakat o nafakasını birkaç iş yerinin defterini tutarak
temin etme yolunu tercih etmiştir.
Bu resmi görevleri yanında
gönüllü teşekküllerde olan çalışmalarına da hiç ara vermeden
devam etmiştir. İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü Talebe Cemiyeti
ile başlayan teşkilat çalışmaları Kayseri İmam Hatip Lisesi
Mezunları Derneği, Yeşilay Derneği, Nevşehir İmam Hatip Lisesi
Mezunları Derneği devam etmiş ve nihayet Nevşehir’de onüç
öğretmen arkadaşı ile beraber 1975 yılında Mefkûreci Öğretmenler
Derneğinin kurulmasıyla kemale ermiştir. 12 Eylül darbesi
sonunda 1980 yılında bütün derneklerin kapatılmasıyla Mefkûreci
Öğretmenler Derneği kapatıldı. Bu süre içerisinde tüm Türkiye’de
il ve ilçelerde kısa denilecek bir sürede yetmişe yakın şubesi
açıldı derneğin açılışında kapanışına kadar genel başkanlığını
yaptı.
Sonraki yıllarda yine
Nevşehir’de 1992 senesinde, önce onbeş günlük sonra da aylık
olarak İlkadım dergisinin, 1993 yılında bir bölge radyosu olarak
Art fm’in, 1995 yılında da Enderun Eğitim Vakfının
kuruluşlarına, hizmete sokulmalarına öncülük etti. Bu hizmetler
halen kesintisiz olarak devam etmektedir.
Asıl ilgi alanı eğitim ve
öğretim olan her kademede talebe ve gençlerle meşgul olan Zeki
Soyak Hoca Efendinin kitap çalışmaları da bulunmaktadır. Ayrıca
İlkadım dergisinde başyazı, orta sayfasında ölçüler dengeler ser
levhası altında yazılar yazmakta Cuma günleri de Art fm de
sohbetler yapmakta idi.
Zeki Soyak Hoca Efendinin
Yayınlanmış eserleri;
1- Kırk Hadis- Orta boy-176
sayfa
2- Ummandan Katreler- Orta
boy-240 sayfa
3- Mefkure-Orta boy-256
sayfa
4- Ölçüler-Dengeler- Orta
boy-176 sayfa
5- İslam Ahkâmı- Büyük boy-
720 sayfa
6- Kıssalar-Hisseler-Büyük
boy 2 cilt- 1032 sayfa
7- Fazilet Toplumu-Büyük
boy- 500 sayfa