YAZAN VE
SÖYLEYEN BİRİ OLARAK ZEKİ SOYAK
Günümüzde sağlıklı
düşünebilen, meseleleri doğru tespit ve teşhis edip ortaya
koyabilen, aynı zamanda ortada öylece bırakmayıp seviyeli
fikirler ile sağlıklı çözüm üretebilen lider insanlar maalesef
azın azıdırlar. Hocamız, üretkenliğini gerek sözlü gerekse
yazılı bir şekilde dikkatlere sunabilen, hatta bunu kendisine
vazife edinen bir hitabet ve kalem üstadı idi. Ölçüler Dengeler
adını verdiği eserinin önsözünde şu ifadelere yer verir:
“Sağlıklı düşünmek, seviyeli
fikirlere, sıhhatli bilgilere sahip olmak çok güzel. Ancak bu
düşünce, fikir ve bilgileri yazıya dökmek, ifade etmek,
yaşantımıza yansıtmak epeyce zor. Hele ölçüsüzlüklerin ölçü,
dengesizliklerin denge gibi sunulduğu hatta bu konuda
dayatmaların yapıldığı, kafa ve kalplerin karıştığı, kavram
kargaşalarının yaşandığı bir ortamda, işin sahtesi ile gerçeğini
ortaya koymak, zihinlerin durulmasını sağlamak, alacakaranlıkta
karanlık çehreleri aydınlık yüzlerden ayırmayı başarmak başka
bir zorluktur. Fakat bu zoru başarmaya çalışmak da bir
vazifedir.”
Yazı, söz ve medyanın
taşıması gereken ölçüler ve İslamî çalışmalardaki önemlerini ise
MEFKÛRE adlı eserinin bir bölümünde şöyle vurgular:
“Yazı yazmak ve söz söylemek
bir sanat ve bir maharet. Dil ve kalem ise bu sanatı icrada bir
mühim vasıtadır. Dürüst insana gereken bu vasıtaları hakka,
doğruya ve güzele kullanmaktır. Öyle yazı ve sözler vardır ki
onunla insanlar şirk ve küfür onunla yok olur ve İslam dairesine
onunla girilir. Dünya hayatı onunla hiçlenir, şehadet arzusu
kara sevda haline gelir. Kaybolmuş ümitler onunla yeşerir. Esir
olmuş yurtlar ve milletler onunla kıyam eder.
Zamanımızın Nadr b.
Haris’leri medya vasıtası ile insanlarımızın Kur’an’la buluşup
İslam’la tanışmasına, yeniden öz benliğine kavuşmasına mani
olmak için bütün imkânlarını seferber etmektedirler. Bizler de
müslümanlar olarak yazarak konuşarak, sesli ve görüntülü medya
vasıtasıyla İslamî hakikatleri anlatmalıyız. Bu gibi İslamî
kuruluşlara madden ve manen yardımcı olmalıyız. Dilimizi ve
kalemimizi hakkın hizmetinde hak ölçüler içerisinde
kullanmalıyız. Kalbin tercümanı olan dil ve kalemi Hakkın
yolunda kullanmak yazı ve sözü Allah Teala’nın kelamı ve
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin sözleri ile
taçlandırmak bir nimet ve bir lütfu ilâhîdir.”
ÖLÇÜLER DENGELER
Hocamız hayatı boyunca her
türlü şartta ölçülerini ve dengelerini muhafaza etti. Kaynağını
Kur’an ve sünnetten alan bu ölçü ve dengeleri gençliğe
ulaştırabilmenin gayreti içinde oldu:
“Ruh, akıl ve cisim, ahiret
ve dünya, madde ve mana, korku ve ümit, sevgi ve nefret, fert ve
cemiyet, yöneten ve yönetilen, hülasa olarak, bütün sahalarda
ölçüler konulmuş ve dengeler kurulmuştur. Fert ve toplumların
huzuru, konulan ölçüleri ve kurulan dengeleri muhafaza etmekle
mümkündür.”
Kendi kimliğinde ve
hayatında mücessemleşen “Ölçüler Dengeler”ini kitaplaştırarak
öğrencilerine emanet etti.
Eser “Her şey ölçü iledir”
ayetinin izah edildiği bölümle
başlar. İkinci bölümde
ise düşüncede ölçü: “Düşüncemizde ölçü, Kur’an ve sünnetin
değişmez ölçüleri olursa, bu düşünce kalpte halis bir niyet,
dilde hak bir söz ve davranışlarda salih bir amel olarak tezahür
eder.” cümlesi ile konur.
Dünya ve ukba dengesini
kurabilmenin hayati önem taşıdığı şu cümlelerle izah edilir:
“Allah indinde günler
ikidir: Bugün ve yarın. Bugün dünya, yarın ahirettir. Muttaki
kişiler dünya hayatının yarınlarını değil, dünyaya göre yarın
olan ahireti düşünürler. Orası için hazırlık yaparlar... Dünya
ile ukba arasında ahenk kuramayan, dünyasını da ukbasını da
kaybeder. Ölçüsüzlük dengesizliği, dengesizlik kargaşayı davet
eder. Kargaşanın hüküm sürdüğü bir yerde de huzur ve saadet
hayal olur.”
Müslümanların muhabbet ve
husumetlerindeki ölçüler ortaya konur:
“Biz müslümanlar şahıslara
buğzetmeyiz. Biz, şahıslardan sadır olan küfür, şirk, nifak,
günahı kebair gibi kötülüklere buğzederiz ve bu kötülükler zail
olup sahibi tevbekar olunca, onu muhabbetle kucaklar,
dostlarımız arasına katarız. Biz bir kişiyi de imanından, salih
amellerinden, ihlâsından, takvasından, güzel ahlakından dolayı
severiz. Allah korusun o bu güzel hallerini terk eder,
kötülüklere dönerse ona olan sevgimiz zail olur. İsterse öz
kardeşimiz olsun, yakın dostumuz bulunsun.”
Kitapta ayrıca
tavırlarımızda olması gereken ölçüler tespit edilmektedir. Ehem
olanı tercih etme ölçüsüne, İslam’ı bir bütün olarak algılamak,
vasıtaları gaye edinmemek, mezhep, meşrep ve meslek taassubundan
sakınmak, itidal üzere olmak, işleri istişare ile yapmak gibi
her zaman üzerinde hassasiyetle durduğu ölçülere bir kez daha
dikkat çekmektedir. İman, İslam ve ihsan konularındaki ölçüler,
Cebrail hadisi ışığında ortaya konulmakta, bir müslümanın her
zaman hayra anahtar olmasının, aklıselim ve kalbi selim sahibi
olmasının gerekliliği önemle vurgulanmaktadır.
Bu ölçülerle birlikte kalp,
dil ve amel arasındaki ahenk izah edilmekte, korku ümit dengesi,
şeriat tarikat ahengi, hüsnü zan ve sui zan dengeleri hakkında
okuyucu bilgilendirilmektedir.
MEFKÛRE
1970’li yıllarda kurulmasına
öncülük ettiği ve tüm ülke genelinde teşkilatlandırdığı
Mefkûreci Öğretmenler Derneği’nin ve bu derneğin yayın organının
ismini taşıyan bu eserinin ortaya çıkışını, Hocamız önsözünde
şöyle anlatıyor:
"Hak-Batıl mücadelesinde
Hakkın safında bir gediği doldurmak, kulluğumuzun gereği olan
mücadelede yerimizi almak için Nevşehir’de 15 günde bir
yayınlanan İlk Adım gazetesini çıkarmaya başladık. Bu gazetede
bize de yazı yazmak imkânı verildi ve biz “MEFKÛRE” köşesinde
Hakkın hâkimiyeti, batılın iptali için gayret sarf ettik. İslamî
hakikatleri duyurmaya, insanımızı Hakka kılavuzlamaya çalıştık.
Mefkûre köşesinde yayınlanan
bu yazılarımızın bir kısım dostlarımız tarafından kitap olarak
basılıp neşredilmesi isteği üzerine bazı tashihler yapılıp,
neşredilmeyen bazı yazılar da ilave edilerek bu kitap teşekkül
etmiş oldu.”
Hocamıza göre büyük
mükellefiyetler taşıyan müslümanlar mefkûresiz, gayesiz olamaz:
“Müslüman, gayesiz,
mefkûresiz, günübirlik bir hayatın adamı olamaz. O hayatın bütün
safhalarında İslam’ı hâkim kılmak ve bunun cihadını yapmak ve
İslam’ın üstün medeniyetini tesis etmek gibi büyük
mükellefiyetler yüklenmişken, kof düşüncelerin, süflî dünya
menfaatlerinin, behimi bir yaşantının hamalı olamaz. Var olmak
için, önce yok olmanın sırrını yakalayan insan, yaratılışındaki
hikmeti idrak ederek süfli duygulardan kurtulup, yüce
mefkûrelerle hayat bulur.”
Eserde müslümanların genel
dertleri ve sıkıntıları yanında bazı güncel konular da
dillendirilmekte ve yol gösterici çözüm teklifleri ortaya
konmaktadır. Mesela Milli Eğitimizin sorunları tespit edildikten
sonra gayesinin ne olması gerektiği şöyle anlatılmaktadır:
“…Milli Eğitimin gayesi İYİ
İNSAN yetiştirmek olmalıdır. İyi insan inanan inancının gereğini
yerine getiren Kur’an ahlakı ile ahlaklanmış dürüst çalışkan
fedakâr insan demektir. İyi insan aşırı olmayan dengeli
insandır. Çünkü aşırılıklar dengeyi bozar. Rasulullah sallallahu
aleyhi ve sellem: “Aşırılar helak olmuştur.” buyurdular ve bunu
üç kere tekrarladılar.
İyi insan yetiştirmek için
eğitimin şu üç boyutunu en iyi şekilde tatbik etmek gerekir:
Bilgilendirmek, yönlendirmek ve uygulamak.”
Yetişmiş insan eksikliğinden
dert yanılmaktadır: “…İslam âlemi hiçbir devirde zamanımızda
olduğu kadar eskilerin “KAHTÜ’R RİCAL” dediği adam kıtlığı
felaketini yaşamadı.”
Bu eksikliğin giderilmesi
için müslümanlara yol ve hedef gösterilmektedir:
“…Zamanımızdaki İslam
toplumunun çıkmazı gerçek âlimlerin olmayışından veya çok az
oluşundan yahut da susturulmalarından kaynaklanmaktadır. Bu
gerçeği tespit ettikten sonra: Zekât mükellefi bütün varlıklı
müslümanlar zekâtlarını şeriat-ı garrayı darul erkam evlerinde
hakiki manada öğrenmeye çalışan ilim talebelerini bulup vererek
en iyi bir şekilde değerlendirmelidirler.”
Hocamız hiçbir zaman
kaybetmediği, kaybedilmesinden şiddetle sakındırdığı ümidini ise
bu eserinde yüksek sesle şöyle ifade ediyor:
“…Toplumu bu bunalım
ortamından kurtaracak yeni bir nesil; imanını yenilemiş, kendini
Kur’an’la bütünleştirmiş, Rasulullah sallallahu aleyhi ve
sellemin rehberliğinde azimle ihlâsla yola koyulmuş, Allah’ın
rızasından başka hiçbir beklentisi olmayan bir nesl-i cedid tek
ümidimizdir. Bu nesil toprağa düşen bir tohum gibi şeriatın
vasatında yetişip büyüyor. Çiçeğe durdu. Yakında meyvesi
derlenecek, hasta toplum şifa bulacak ver insanlık huzur
duyacaktır.”
İZAHLI KIRK HADİS,
UMMANDAN KATRELER
Kitapların yazılma gayesini
Hocamız şöyle izah ediyor:
“Bugün pek çok müslüman “biz
konuşalım başkaları yapsın” mantıksızlığı ile kendi yaptığı
İslam dışı hareketleri bin bir tevil ve zorlamalarla mazur
gösterirken aynı hareketi başkaları yapınca üzerlerine
saldırıyor. Ve bu hususta kendileri gibi düşünmeyen ve hareket
etmeyen aklıselim sahibi müslümanları da itham ediyor suçluyor
ve çeşitli yöntemlerle tesirsiz hale getirmeye çalışıyorlar. Bu
gibi kişiler İslamî hareketin güvesidirler. Hiçbir zaman risk
altına girmezler. Çileye hiç gelmezler. Tembel ve nefislerinin
zebunudurlar. Köşe bucak yalan yanlış laf üretmek ve dedikodu
ile meşguldürler. Mesuliyetten ve iş yapmaktan kaçarlar. Fakat
her işin başında gözükmek isterler. İslam daveti komple bir
harekettir. Bir cihat ve bir ibadettir. O bakımdan İslamî cemaat
ve hareketler kendi iç davetini tamamlamadan daha geniş boyutlu
hareketlerde istenilen başarıya ulaşamazlar.”
“…Hadis-i şeriflerden
anlaşılacağı gibi 40 hadisi ezberleyip mucibince amel etmek ve
diğer müslümanlara nakletmek büyük bir fazilet ve tebşir-i
Muhammediye’ye mazhariyettir. O bakımdan her müslüman bu hadis-i
şerifleri ezberleyip din kardeşine nakletmek hususunda elinden
gelen gayreti göstermelidir.”
Her iki kitabın
başlangıcında ise kaygılarını ortaya koyuyor ve ölçüleri
hatırlatıyor:
“Ayet-i kerime ve
hadislerden hüküm çıkarmak ve ictihad etmek sadece müctehid
derecesine yükselmiş ulemaya has bir iştir. Diğer müslümanların
yapması gereken ise ahlak, fazilet, nasihat, hayırlı iş ve
hizmetlere teşvik ile ilgili hadis-i şerifleri öğrenip mucibince
amel etmektir.”
İtikadî, Amelî, Ahlakî İSLAM
AHKÂMI
Adından anlaşılacağı gibi üç
bölümden müteşekkil bir ilmihal kitabı. Kitabın itikat bölümü,
İmam Maturidi’nin, amelî hükümler ise Hanefi mezhebinin
görüşlerine göre yazılmıştır. Mevzular işlenirken o mevzu ile
ilgili bir kısım güncel konulara da yer verilmiştir.
Kitabın yazılma gayesini,
günümüz müslümanlarının bu konulardaki sıkıntılarını, çözüm
yollarını ve gerekli ölçüleri Hocamız şöyle izah ediyor:
“Her devirde yeni yeni
meseleler çıkmaktadır. Çıkması da gayet tabiidir. Ulemaya düşen
vazife bu meselelere çözüm bulmaktır. Sapmadan, saptırmadan,
İslam’ın özüne zarar vermeden, değişmeyen değerlerimizden asla
taviz vermeden meseleleri halletmektir.
Bunun için yapılması
gereken, bu meselelerin benzerlerinin geçmişte olup olmadığı ve
bu meseleleri müctehid ulemamızın nasıl hallettiğini
araştırmaktır. Bu veya benzer konularda müctehid ulemadan bir
çözüm olmuşsa bize düşen o ictihada uymaktır. Şayet yeni çıkan
mesele, her yönüyle geçmişte benzeri yaşanmayan bir mesele ise,
o zaman İslam’ın genel prensiplerine, haram helal hudutlarına,
müctehid ulemanın meseleleri çözüm metotlarına bakarak konuyu
ele alıp değerlendirmek gerekir.
…
Bir diğer husus da, geçmişte
hiç rağbet edilmemiş, müctehid ulemanın kahir bir ekseriyetle
reddettiği, İslam’ın özüne uygun düşmeyen münferit görüşler, bir
kısım insanlar tarafından sanki çok yeni bir görüş gibi
sunularak, müslümanların kafaları karıştırılmaktadır. Bu gibi
görüşler, hangi niyetle savunulursa savunulsun neticede çok
büyük tahribat yapılmaktadır. Bunlara asla iltifat
edilmemelidir.
Bir kısım insanlar da, “Biz
bazı şeylere cevaz vermezsek, müslümanlar mevcut düzenin
imkânlarından faydalanamıyor, dindar tüccarlar işlerini
geliştiremiyor, genişletemiyor. Başkaları ise bu imkânlardan
faydalanıp zengin oluyorlar.” görüşündeler. Bu görüşten hareket
ederek bazı fetvalar veriyor ve müslümanların bir kısım
haramlara dalmalarına vesile oluyorlar. Elbette müslümanlar
ticaretlerini geliştirmeli, genişletmeli ve mevcut imkânlardan
istifade etmelidirler. Ama haramlara dalarak, faizli veya faiz
şüphesi olan işler yaparak değil. Dünyayı mamur edeyim derken,
ahiretini harap ederek değil.
Müslüman elbette dünyasını
mamur edecektir. Ancak mamur ettiği dünyası ile ahiretini de
mamur etmelidir. Ahiretini harap edecek bir dünya ve onun nimeti
müslüman için öldürücü zehirdir. Ondan hazer etmek gerekir.
Bütün hayatları Kur’an’a ve
sünnet-i seniyyeye sımsıkı sarılarak Allah yolunda İslam’a
hizmetle, ilim irfan öğrenip, öğretmekle geçen, Ashab-ı kiram,
tabiin, tebei tabiin, tüm müctehid ulemamıza ve onların yolundan
ayrılmadan, izlerini takip eden geçmiş âlimlerimize minnettarız.
Bizler de, hiçbir kınayanın kınamasından asla korkmadan onların
yolunu sadakatle devam ettirmeliyiz.”
“Değerli okuyucu! Malumunuz
olduğu gibi, zamanımızda dînî cehalet çok büyük boyutlara
ulaşmıştır. Toplumumuzun öncelikli meşguliyeti dünya olmuştur.
Ahiretimizi mamur edecek hizmetlere rağbet etmiyoruz. İslamî
metinleri okurken, İslamî terimlere vâkıf olmadığımız için çoğu
kez anlayamıyoruz veya yanlış anlıyoruz. Dolayısıyla daha önce
yazılan çok değerli eserlerden büyük bir çoğunluğumuz istifade
edemiyoruz.
Bu sebeple, selef-i
salihinin yazmış olduğu bu çok değerli eserlerden faydalanarak,
her kesimin anlayabileceği bir sadelikte, çeşitli rivayetleri
zikretmeden, insanlarımızın ihtiyacı olan bilgileri aktarmak
sureti ile bir kitap yazmayı vazife kabul edip Rab Teala’dan
yardım dileyerek, bu işe cür’et ettim.”
FAZİLET TOPLUMU
Hayatı boyunca mücadelesi,
kurulmasına öncülük ettiği müesseseler ve yazdıkları ile bir
misyonun peşinde olduğunu gösterdi. Bu mücadele, insanlığın var
oluşuyla birlikte devam eden, peygamberlerin ve onların
varisçilerinin sürdürdükleri tevhid mücadelesi ve insanları
fazilet ve saadet toplumu haline getirebilme çabası idi.
Fazilet Toplumu adlı eseri
hayatı boyunca sürdürdüğü bu mücadele süresince edinilen
tecrübelerle de desteklenerek ortaya çıkan ve fazilet toplumu
olma çabasında olan her insanın ve topluluğun bir başvuru kitabı
niteliğinde bir aksiyon ve program kitabıdır.
“Bu programlar, aile
yuvamızda aile fertlerimizle işlenmeli, evimiz bir mektep haline
getirilmelidir. Ayrıca aynı mahalle ve yakın semtlerde oturanlar
akraba, komşu ve arkadaşları ile uygun gün ve saatte bir araya
gelerek bu programları bir ders gibi işlemelidirler.”
Kitabın önsözünde kendisinin
taşıdığı ve takipçilerinin de taşımasını arzuladığı misyon ve
sorumluluk şu şekilde ortaya konuyor:
“İlahî nizamın ve
peygamberlerin gönderiliş sebebi; insanların yaratılış
gayelerini unutmamaları, Allahtan başka ilah edinmemeleri, şirk,
küfür ve nifakın zulümatından, her türlü kötülüklerden
korunmaları, insanca ve müslümanca bir hayat yaşamaları için yol
göstermek ve milletleri, bir fazilet, bir saadet toplumu haline
getirmeleri için mücadele ve mücahede etmektir.
Bu tevhid mücadelesinin
peygamberler halkası, Hatemül Enbiya ahir zaman nebisi, canımız
efendimiz Hz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemle tamamlanmış;
daha sonra da bu cihad, bu mücahede, bu mücadele Hulefa-yı
Raşidin, Ashabı Güzin, tabiin, tebei tabiin ve müctehid ulemaca,
Kur’an ve sünnetin nurlu yolunda, İslam’dan asla taviz vermeden
ve hız kesmeden devam ettirilmiştir.
Bu yolda zaman zaman
tökezlemeler, sendelemeler, çeşit çeşit badire ve musibetler
yaşanmış olsa da arzu edilen derece ve vüs’atta olmasa da bu
cihat kesintisiz devam etmiştir. Bu mücadeleyi sürdürenler
istenilen yüksek vasıflara sahip bulunmasa da, bu mücadelenin
sancaktarları ve mensupları zaman zaman çok azalsa da hep var
olmuşlar ve biiznillahi ve bi lütfillahi Teala var olmaya devam
edeceklerdir.
Ve az da olsalar Rabbani
âlimler, Allah eri Ribbiyyûn cemaatler, fazilet toplumları
yetiştirmeyi sürdüreceklerdir.
Yüce Rabbim bizleri de o
kutlu hizmet kervanının aksak bir kıtmiri olarak izini süren,
adım adım takip eden kullarından eylesin. ÂMİN.”
Bu kitap ve diğer eserler
ortaya konurken takip ettiği yöntem, ölçüler ve hassasiyetleri
anlatırken kullandığı ifadeler ise tüm hayatı boyunca üzerinde
taşıdığı nazik ve şefkatli üslubu da yansıtıyor:
“Aziz okuyucu!
Bütün yazılarımda ve
kitaplarımda okuyucumu, sunulan bilgilerle baş başa bırakıp, “bu
bilgiler ışığında kendine yön ver, yol bul, alman gerekenleri
al, benden bu kadardır” demedim, diyemedim.
Yalnızca:
Şöyle yapmalıyız, böyle
yapmalıyız.
Şu konularda yığınla
meselemiz var.
Buyurun iş başına deyip
okuyucumun önüne meseleleri getirip onu bunaltma yolunu da
tercih etmedim.
Ümmetin ve bütün insanlığın
meselelerini, yapmamız gerekenleri dile getirmeye çalışmakla
beraber ilmî ve tecrübî birikimlerimden faydalanarak, hepsinden
çok daha önemlisi yüce Rabbimin bu aciz, zayıf ve fakir kuluna
yaptığı ilhamlarla yer yer bu meselelerin çözüm yollarını, yol
ve usullerini, hizmet şekillerini belirtmeye çalıştım.
Ayrıca siz değerli
okuyucularıma asla saygısızlık yapmadan yön ve yol kılavuzluğu
yapmaya çaba gösterdim.
Yazılarımın ve kitaplarımın
devamlı okuyucuları, takipçileri muhakkak bu farkın
farkındadırlar.
Çünkü İslam gerçeğini
anlatmaya, tebliğ etmeye çalışanlar, bu konuda kendilerini mesul
ve vazifeli görenler, onların önünü açmak, onlara çözümler
üretmek, yol göstermek, gönüllerde açan ümit çiçeklerini
soldurmamak, ümit ışıklarını söndürmemekle de vazifeli
olduklarını bilmelidirler.”
Kur’an ve Hadis’te
KISSALAR-HİSSELER
Birçoğumuz Ahmet Cevdet
Paşa’nın Kısas-ı Enbiya’sını, Mevdudi’nin Tevhid Mücadelesi ve
Peygamberler’ini, Mustafa Asım Köksal’ın “Peygamberler
Tarihi’ni, İ. Lütfü Çakan ile Mehmet Solmaz’ın Peygamberler ve
Tevhid Mücadelesi’ni ve Osman Nuri Topbaş’ın Nebiler Silsilesini
okumuşuzdur. Fakat şeksiz şüphesiz ismini zikrettiğim bu
kitapların hepsinden çok daha farklı, çok daha değişik üslup ve
yaklaşım tarzıyla kaleme alınmış şaheser bir kitap. Esatire ve
mübalağaya yer verilmeden gerçekçi ve realist bir tarzda yazılan
2 ciltli başucu kitaplarından birisi.
Öncelikle bu kitabın
yazılması esnasında ciddi bir göz hastalığı yaşadı. Adeta gözün
biri kapandı. Allah bilir ama bu kitabın tamamlanması için yoğun
çalışması böyle bir hastalığın meydana çıkmasına sebep oldu.
Tedavi görme aşamasında iken, bir kurban bayramı için gittiği
memleketinde (Kayseri) yapılan tıbbî tahlil sonunda akciğer
kanseri bulgusuna rastlandı. Erken teşhis edilmesinden dolayı
ameliyatla iyileşeceği anlayışıyla İbn-i Sina’da (Ankara)
cerrahî müdahale edildi. Her geçen gün biraz daha ağırlaşan,
ağırlaştıkça da yazmasını hızlandıran Zeki Hocaefendi kitabı
tamamladı ama bir müddet sonra da Rahmet-i rahmana kavuştu.
Hayatını yazmaya, anlatmaya
vakfeden, yazarken ve anlatırken de haktan ve hakikatten
ayrılmayan tavrıyla bizlere örneklik sergiledi. Az eleştirilecek
çok uyulacak hayat çizgisiyle bizlere ciddî mesuliyet yükleyen,
sevdiğim ve hayran olduğum Zeki Hocama Cenab-ı Hak’tan rahmet
diliyorum.