HİZMETE
ADANAN BİR ÖMÜR
Fani hayatın, baki hayat
için kurulmuş bir tuzak olduğunu anlayanlar, fani hayatın
alâyişine kapılıp hayat sermayelerini oyun oynaşla geçirmezler.
Her türlü meşakkat ve sıkıntıyı göze alarak, ilâhî program
dâhilinde hareket ederler.
Hayata Kuran ve sünnet
penceresinden bakabilenler, hayatı ve hayatın gerçek gayesini
anlarlar. Hayatın fırtınalarından kendilerini koruyabilir. Ruh
âleminde itminanı, huzur ve sükûnu yakalarlar. Hayatın
fırtınaları onların ruh dinginliğine asla zarar veremez. İlâhî
iradenin kendilerine bahşettiği, cüz’i iradelerinin tasarrufunu
başkalarına bırakarak, hayat sermayelerini süflî işlerle tüketip
bitirmezler.
Onlar, fırtınalı denizde
seyreden ağır tonajlı gemi gibidirler, fırtınalar onların
rotasını değiştiremez; onlar güdümlü füzeler gibi hedefe
kilitlenip, gayeye vasıl olurlar. Onlar İslam medeniyetinin
insanlığa bahşettiği yıldızlardır.
Rasulullah sallallahu aleyhi
ve sellem büyük meşakkatlerle yetiştirdiği ashabı başta olmak
üzere, İslam medeniyeti güzel insanlar yetiştirmiştir. Onlar
yerine göre hayatı önemsemek, yerine göre onu hafife almak
arasında o kadar şuurlu hareket etmişler ki onların bu başarılı
hareketleri, onları medeniyet basamaklarının zirvesine
taşımıştır.
Halid bin Velid radıyallahu
anhın cihad meydanlarında düşmanlarına söylediği şu söz bu
gerçeği ne güzel ifade etmektedir:
“Size, sizin hayatı
sevdiğiniz gibi ölümü seven bir toplulukla geldim.”
Hayat, onlarla oynayamamış
onlar hayatla oynamışlardır. Hayatın dizginlerine tam sahip
olmuşlardır.
Bu hayat anlayışı o zamanda
kalan bir anlayış değildir. İslam tarihi boyunca bu hayat
anlayışını günümüze taşıyan nice âlimler, arifler, mücahitler
gelmiş ve gelmeye devam edecektir. Fakat bu âlimler, arifler,
mücahitler kendiliğinden yetişmiyor. Belli bir emek ve gayret
gerekiyor.
Yakın zamanda, ayrılığı ile
mahzun olduğumuz muhterem babamız, üstadımız Zeki Soyak
Hocaefendi yetişmesini bakın nasıl anlatıyor:
“Aziz kardeşim!
Çocukluğumdan beri, peygamber kıssalarına özellikle
peygamberimiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin
hayatına, mücadelelerine, genel olarak tarihe, tarihî
hadiselere, geçmiş medeniyetlere, tarihî eserlere; tek kelimeyle
geçmişimize karşı ilgi duyarım.
Bu ilgimi besleyen
sebeplerden biri doğup büyüdüğüm Süksün kasabasında ecdadımız
tarafından misafirhane olarak yaptırılan, Fazlıoğlu konağındaki
candan sohbetlerdir.
Kasabamız, Kayseri’ye 20 km
mesafede, Kayseri-Ankara yolu üzerinde olduğu için
misafirhanemiz yolcu ve misafirlerle dolup, taşardı. Bilhassa
uzun kış gecelerinde, kasabanın imamı siyer-i nebi okur, kalpler
huzur veren çok anlamlı sohbetler yapılırdı. Ailenin en küçüğü
olarak ben de, babamın yanı başında bu sohbetleri büyük bir huşû
içinde dinlerdim.
Bu sohbetler ruhumda çok
derin izler bıraktı, zaman zaman da rüyalarımı süslerdi.
Anlatılan hadiselerin, kıssaların, savaşların kahramanlarına
göre;
Yeri gelir bir âlim,
Yeri gelir bir arif,
Yeri gelir bir mücahit,
Yeri gelir bir serdar olmayı
bilseniz ne kadar isterdim. Onun için bütün hayatım boyunca
sohbetleri çok önemsemişimdir. Sohbetlerde yetişmeyen bir
kişinin her zaman noksan kalacağına inanmışımdır. Bir hayat boyu
edindiğim tecrübeler de bunun böyle olduğunu ispatlamaktadır.
Ancak, sohbetlere âdet
kabilinden gidip gelmekle de arzu edilen faide sağlanamaz.
İstenen netice alınamaz.
Aç ve susuz insanın yemeye
ve içmeye iştiyakı ne ise, müslümanın sohbete iştiyakı da öyle,
hatta daha fazla olmalı.”
Yaş itibariyle en büyük
çocuğu olduğum için, onun 67 yıllık hayatının büyük bir bölümüne
şahit oldum. O, hayatını iman ve cihad üzerine bina etme
gayretinden hiçbir zaman fevt etmedi. İslam’ı öğrenme, yaşama ve
yaşatma yolunda bir ömür çalıştı.
O, çocuklarına ve
talebelerine sürekli şu tavsiyeleri yapardı:
“Allah eri gerçek müminler,
Allah yolunda hizmet ederken gevşeklik ve zaaf göstermezler.
Düşmana asla boyun eğmezler. Sabr-ü sebat ederler. Hata ve
kusurları için tevbe ve istiğfar ederler. Nefislerine asla taraf
olmazlar, muvaffakiyeti Rablerinden bilirler.”
Hedefi açık ve net olarak
gösterirdi.
“Gaye Allah’tır. İslam’ı
önce kendi içinde, sonra da bütün toplumda, hayatın bütün safha
ve sahalarında hâkim kılmak için çalışın. Bu gayeye ulaşmak
için, İslam’ı doğru öğrenin, doğru yaşayın, doğru tebliğ edin,
hayatı bir cihad yapın. Gerektiğinde malı ve canı Allah yolunda
feda edin. Bütün bunları Allah rızası için yapın.
İslam’a bir bütün olarak
bakın, bir bütün olarak yaşamaya çalışın, vasıtaları gaye
edinmeyin, mezhep, meşrep ve meslek taassubu göstermeyin. İtidal
üzere olun, işleri istişare ile yapın” der. Kendisi de hayatını
bu Kur’anî ve Nebevî ölçülerle dengeli tutmaya gayret ederdi.
Sürekli, Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellemin, ashabın ve selef-i salihinin
güzelliklerini, güzel ahlaklarını örnek almaya, onlar gibi
yaşamaya, onları dini anlayışına sahip olmaya çalışırdı.
“Çalışmalıyız ki;
Yeni bir asr-ı saadet
heyecanı duyalım, yeni bir asr-ı saadet anlayışı geliştirelim,
yeni bir asr-ı saadet imanına ve teslimiyetine sahip olalım.
Yeni bir asr-ı saadet
yaşantısı yaşayalım. Yeni bir diriliş nesli yetiştirelim.”
derdi.
Her müslümanın sürekli şu
soruları nefsine sorarak, iç dinamiklerini harekete geçirmesini
tavsiye ederdi.
Nasıl daha iyi bir insan
olabilirim?
Nasıl daha iyi bir müslüman
olabilirim?
Nefsimi kötülüklerden nasıl
arındırabilirim?
Müslümanlara nasıl daha
faydalı olabilirim?
Şu kötülükleri nasıl
önleyebilirim?
Şu yapılan hizmetlere nasıl
daha fazla katkıda bulunabilirim?
İslami hakikatlerin
insanlara ulaşması için daha ne yapabilirim?
Yaptığım hizmetlerin
yetersizliği malum, daha gayretli olmak için ne yapmalıyım?
Bu anlayışı ona ömrünün
sonuna kadar hizmet ve gayretle bir hayat sürmesini muvaffak
kıldı.
Hasta yatağına mahkûm olduğu
dönemde bile hizmet heyecanından hiç bir şey yitirmeden şöyle
dua ediyordu:
“Yarabbi şu anda yirmi
yaşındaki gencin hizmet heyecanını taşıyorum, eğer ömrüm varsa
sıhhat ve afiyet istiyorum!”
Görebildiğim kadarıyla
hastalık dönemindeki en büyük sıkıntısı hizmetlerden geri
kalmaktı.
Samimi kişi ve ortamlardan
hoşlanır, yapmacık tavırları asla tasvip etmezdi.
Gençliğinden itibaren nerede
bir hizmet varsa oraya koştu, hizmetin sadece lafının edildiği
yerlerden, gayr-i samimi ortamlardan uzak durdu.
Hizmetlerin ve hizmet
edenlerin aşığıydı. Bu zaman zaman şiirlerine de yansımıştır.
Hak yolunda her
hizmetkâr,
Kalbimde bir kır çiçeği,
Açarlar gönül bahçemde,
Bilen bilir bu gerçeği.
---------------------
Gözüm yoktur dünya sende,
Ben Rabbime oldu bende,
Hizmet etmek muradımdır,
Bulundukça bu can tende.
“Müslüman mutemet, güvenilir
olmalıdır. Güvenilirliği olmayan kişiler ve toplumlar istenilen
şekilde bir hizmet yapamazlar. Onun için özellikle hizmet ehli
kişiler her konuda güvenilir olmalıdır.
İlmine, samimiyetine,
vasfına, ahlakına, emanete riayetine, zor günlerin adamı
olmasına, sadakatine hulasa her hususuna güvenilmelidir.
İslamî hizmetleri beraber
yürüten kişiler, birbirine tam itimat etmeli, itimadı bozacak
söz ve davranışlardan sakınmalıdır. Çünkü itimadın sarsıldığı
bir yerde ve bir toplumda bereketli hizmetler yapılamaz.”
“Müslüman sosyal insandır.
İnsanlar arasında yaşayıp, onlarla muaşeret etmekte, örnek
davranışları, hayırlı hizmetleri, hikmetli ve doğru sözleri ile
topluma faydalı olmakla mükelleftir. Köşesine çekilip
insanlardan ayrı yaşamak, insanlarla alakasını kesmek uygun
değildir. Bütün peygamberler toplumla haşır neşir olmuş, onların
eza ve cefalarına katlanmış, hak ve hakikati bıkmadan usanmadan
tebliğ etmişler, onlardan biri olarak içlerinde yaşamışlardır.
Onların izinden giden âlim, salih ve sadıklarda aynı şekilde
hareket etmişlerdir.
Bir müslüman kâmil bir iman,
halis bir niyet, salih bir amel, çok iyi insanî ilişkiler, güzel
bir ahlakla mücehhez olmadıkça; toplumu silkeleyip sarsacak,
heyecanlandırıp davaya katacak, köküne aslına bağlı kalarak
âleme dal budak salacak kadar yürekli, yürekli olduğu kadar
mütevazı, mütevazı olduğu kadar vakur, ucuba düşmeden kendine
güvenen, sevdalı, sancılı bir Allah eri, bir İslam eri olma
yolunda başarılı olamaz.” diyordu.
Hiçbir zaman makam ve
mevkie, mal ve mülke, şan ve şöhrete itibar etmedi. Çoğu zamanda
birçok insanın peşinden koştuğu ayağına kadar gelen bu imkânları
elinin tersi ile itti. Şöyle derdi;
“Aziz kardeşim
Ne makam mevkiimiz,
Ne mal mülkümüz,
Ne ilmimiz ibadetimiz,
Ne de halk arasındaki
itibarımız ve benzeri durumlarımız bizleri asla şaşırtmamalı,
taşkınlık yapmaya kulluğumuzu ve ahiretteki hesabı unutmaya
götürmemelidir.
Allah Teâlâ’nın verdiği
nimetlere şükretmez, şımarırsak birçok bela ve musibetlere duçar
oluruz.
İnsanı mesut eden, huzurlu
kılan ne makam, mevki ne mal, mülk, ne şan ve şöhrettir. İnsana
huzur veren, mesut eden bedenî zevkler değil, ruha gıda veren
şeylerdir. Onlar da güçlü bir iman, selim bir kalp, tam
teslimiyet, karşılıksız muhabbet, ihsan derecesinde ubudiyettir.
İşte bu özellikler, bu güzellikler kalbin safasıdır, ruhun
gıdasıdır. İnsan ruhu, yaratanın huzurunda huzur bulur, bedenin
kasavetinden kurtulur, ruh ulvî makamlarda sonsuzluk âleminin
temaşasında iken, artık beden için sarayda ya da kulübede
olmanın bir farkı kalmaz. Çünkü o anda ruhun nurâniyeti, bedenin
zulümatını tenvir etmiş beden, zahirî duyarlılığını
kaybetmiştir.
Hastalığı döneminde
kendisine, “babacığım, dünya rantına itibar etmedin ama
hastalığını hem kendin hem de müslümanlar için manevî ranta
çevirdin” dediğimde tebessümle karşılık vermişti. Cidden 15
aylık hastalığı dönemini dua, tazarru ve niyazla geçirdi. En
ağrılı dönemlerinde bile yakın çevresi ve tüm müslümanlar ve
mazlum müslümanların kurtuluşu için dualar etti. Sağlığında
olduğu gibi hastalığında da bizlere ve talebelerine örnek oldu.
Ağrılı hallerinde bir “ah!” etse onlarca defa, “şikâyetçi
değilim yarabbi, şikâyetçi değilim yarabbi!” diyerek her halde
Allah Teala’dan gelene razı olmanın en güzel örneklerinden
birini sergiledi.
Ve şöyle derdi:
“Kişi başına gelen bela ve
musibetlere sabretmelidir. Sabır belanın geldiği ilk anda
gösterilen sabırdır. İlk anda isyan edip sonradan sabretmeye
çalışmak sabır değildir.”
Kur’an ve Hadiste
Kıssalardan Hisseler kitabını yazarken yaşadığı bir hatırasını
şöyle nakletti:
“Bir gece 02-03 arasında
Eyyub aleyhisselamın kıssasını yazarken sol gözümde rahatsızlık
hissettim meğer sol gözümdeki rahatsızlığın sebebi gözdeki iç
kanama imiş
Kendi kendime şöyle
düşündüm:
Rahat bir ortamda, sıcak bir
odada kahveni, çayını içerken Eyyub aleyhisselamın sabrını
şükrünü, Rahime validemizin sabrını, sadakatini yazıyorsun.
Kıssaları yazmak ayrı, sabırdan şükürden bahsetmek ayrı, bir
sıkıntı, bir bela gelince yazdıkların ve konuştukların gibi
hareket etmek ayrıdır. Marifet de başa gelen bir bela bir
musibet karşısında sabredebilmek ve hatta bela ve musibet
Rabbimizden geldiği için şükredebilmektir.
Haydi, bakalım küçük bir
rahatsızlığın oldu ne yapacaksın görelim dedim. Elhamdülillah
böylece bir imtihan da olmuş olduk. Rabbimiz şifa verse de
güzel, vermese de güzel. Çünkü her şey O’nun muradı
ile oluyor. Bazı şeyler var ki nefsimiz hoşlanmadığı için ondaki
hayrı, ondaki güzelliği fark edemiyoruz.”
“Bela ve musibet istenmez,
fakat bela ve musibet geldiği zaman sabredilir ve hatta
şükredilir. Sabredilip şükredilirse Rab’den bir hediye, Rabbin
kendini unutmayıp hatırlaması, “Ben seni unutmadım, sen de beni
unutma şeklindeki ilâhî ikazı kabul edilirse, bela ve musibet
şeklinde gelen bu hediye büyük bir nimet olur. Günahlara
kefaret, Allah indinde yüksek derecelere nailiyet olur.
Aziz kardeşim,
Dünyada rahatlık arayan, yok
olanı arıyor demektir, huzur arayan ise mutlaka onu bulacaktır,
kalbi huzura erecektir. Bunun sırrı, senden gelen her ne ise
razıyım, lütfunda hoş, kahrında hoş diyebilmek, onun sırrına
ermek, teslim olup, boyun eğmektir. Şayet bu hususta samimi
olursak; Rabbimiz de kalbimizi kendine yöneltecek, masivadan
temizleyecek, O bizi sevecek, biz de O’nu gerçekten seveceğiz.
“Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever.” sırrı tecelli
edecektir.
“Ömrüm geçti gaflet ile
Nefsim bana yaptı hile,
Dolacakmış meğer çile,
Bilemedim bilemedim.”
diyordu.
Muhterem babamız, üstadımız
Zeki Soyak hocaefendi bir hizmet insanıydı. Bütün ömrünü de
güzel hizmetlerle süslemeyi bildi. Öğretmenlikle yetinmedi.
Vakıflar, dernekler, radyo ve dergiler kurarak Allah davasına
hizmet etmenin yollarını aradı. Kendisi ile pek çok arkadaş ve
talebesinin de bu hayırlı hizmetlere yönelmesine vesile ve
vasıta oldu. Bu çalışmalarda yorğunluğa, bıkkınlığa, ümitsizliğe
asla düşmedi, düşenlerin de o halden kurtulması için gayret
etti. Bize Kur’an ve sünnet ölçülerinde hizmet yaraşır, sonuçtan
biz mesul değiliz, derdi.
Ümitsizlik girdabında
bocalayan bir çok kişinin onun ümit telkinleri ile nasıl huzur
bulduklarına bizzat şahit oldum.
Delikanlım ye’se düşme,
Bugün zehir akan çeşme,
Yarın ondan ballar akar,
Çünkü kâdir Allah’ın var.
İmanımız, ümidimiz,
Yüce İslam dinimiz,
Ye’se düşmek yakışmaz,
Rab Teâlâ muinimiz.
Ümidini kırma sakın,
Müslümanca tavır takın
Nefse uyup oyalanma,
Davete çık akın akın.
“Hayatı değerli kılan,
yapılan faideli hizmetlerdir. Müslümana yakışır bir şekilde
Allah’a kulluktur. Bu suretle kişi ahiret hayatını da kazanmış
olur.
Müslüman hizmet insanıdır.
İhtiyaç sahibi herkese gücü yettiğince yardımcı olur. Aç olanı
doyurmayı çıplağı giydirmeyi, bilmeyene öğretmeyi, mazlumu
korumayı, zalimin zulmüne mani olmayı, herkese hayır öğütte
bulunmayı bir Müslümanlık görevi bilir ve gereğince hareket
eder, hizmet eder.
Müslüman sadece kendi
rahatını düşünmez, kendi nefsi için çalışmaz, tüm müslümanların
ve hatta gayri müslimlerin bile iyiliği için uğraşır. Aç biilaç
türlü türlü sıkıntıların içinde kıvranan, zalimlerin zulmü
altında inleyen insanların yardımına koşar hiçbir şeye gücü
yetmiyorsa onların kurtuluşu için rabbine dua eder.
“İnsanların hayırlısı
insanlara faideli olandır” Peygamber buyruğuna kulak vererek bu
veciz ifadedeki mesajı idrak ederek gayret kuşağını kuşanır. Bir
hizmetten başka bir hizmete koşar. Geçici dünya hayatını
ebedîleştirecek faideli hizmetlerle değerlendirir.
Şu fâni dünyadan niceleri
gelip geçti, iyiler, kötüler, mazlumlar, zalimler. Hepsi
bıraktıkları namla anılmaktadır. Ya dualarla, hayırlarla ya da
beddualarla nefretlerle.
Allah Teâlâ’dan korkanlar,
kalpleri Allah aşkıyla Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin
muhabbeti ile dolup taşanlar hep yüceldiler. Kınayanın
kınamasından korkmadan, Allah yolunda ihlâsla kulluğa hizmete
devam ettiler. Allah’tan başkalarında korkanlar ise, her zaman
zillete duçar oldular. Ellerinde bulunan geçici nimetleri
kaybetme korkusuyla yaşadılar, bir ölüp, bir dirildiler. Ne
huzur buldular, ne de huzur verdiler.
Bu hususu şiirinde şöyle
dile getirir:
Müşrikle kâfire yoldaş
olundu,
Facire, fasıka kardeş
olundu,
Dünyalık bir çıkar bir meta
için,
Zalime, zorbaya yandaş
olundu.”
“Hazıra konmak, hazır yemek
yok, çalışacaksın, zorluklara göğüs gereceksin, bela ve
musibetlere sabredeceksin, nimetlere şükredecek, hak yolda
hizmetlerde yılgınlık göstermeyeceksin, ara vermeden yoluna
devam edeceksin, sonunda da Allah Teâlâ’nın takdirine razı
olacaksın, asla ve asla şikâyet etmeyeceksin.
Aziz kardeşim
Tohum toprağa saçmadan
bitmiyor, buğdayı öğütmeden un olmuyor, un su ile yoğurmadan
hamur, hamuru fırına sokmadan ekmek olmuyor.”
O örnek insan,
Hasretle yoğruldu,
Hasretle şekillendi,
Hasretle pişip,
Hasretle olgunlaştı,
diyebiliriz.
Bu hasretin, küçük yaşlarda
kaybettiği anne hasretiyle başladığını düşünüyorum. Ne zaman
annesi anılsa derûnî bir hasrete kapılırdı, onun hizmet
anlayışını da her vesile ile vurgular, “gece dahi olsa
misafirlere yiyecek bir şeyler hazırlardı” derdi.
Hayatının her safhasında
hasret vardı.
İyi bir kulluktan tutun da,
güzel bir ölüme kadar her güzelliğe hasret, bunu sohbetlerine
yazı ve şiirlerine de yansıtırdı.
Gündüz sumu ile saim,
Gece kumu ile kaim,
Hakkın dergâhında daim,
Olamadım olamadım.
Aşk kanadın açıp birden,
İlham alıp “üzkürü” den
“Enel hakkın” sırrına ben
Eremedim eremedim.
Geçti ömrüm gaflet ile
Nefsim bana yaptı hile,
Dolacakmış meğer çile,
Bilemedim bilemedim
Çileler içinde süzülüp
geldim
Hasret kervanına dizilip
geldim
Ağır, aksak yürüyerek
katına,
Günah yükü ile ezilip geldim
Günahkârım, nare yandım
Bakma bana hep aldandım
Gençlik daim durur sandım
Pederimi görmez gibi.
Mazideki güzelliklere
hasretini şöyle dile getirir.
Taktımda hasretin kanadın
şöyle,
Uçupta maziyi göreyim dedim,
Hu sesi, nal sesi ne haşmet
öyle,
Manadan halkalar öreyim
dedim.
Sürü haline gelmemiş bir
toplum hasretiyle şöyle der:
“Olayları sağlıklı bir
şekilde tahlil edemeyen toplumlar, aldanmakta ve
aldatılmaktadırlar.
Neredesin ey aklıselim
Neredesin ey ilmi nâfi
Neredesin ey irfan
Neredesin ey idrak, feraset,
basiret
Neredesin ey ahde vefa
Neredesin ey imanın
kemalinde olan hayâ
Neredesin ey bizi biz yapan
değerler
Ne olur artık geri dönün!
Geri dönünde, yeniden yeşertin çoraklaşmış şu kalp toprağımızı.”
Diyerek güzelliklere
hasretini terennüm ederdi.
Ölümü sürekli hatırlamaya
gayret ederdi, bu hususta şöyle der.
“Aziz kardeşim,
Şu geçici dünya için, şu
geçici dünya nimetleri için sakın ola ki kederlenme, bu
dünyadakiler burada kalacak, bizimle kabre amellerimiz
gidecektir.
Ne zaman, nerede ve ne
şekilde öleceğimizi bilemediğimize göre, her gün o âleme
hazırlıklı olamaya bakalım. Şu dünyada bırakıp gideceklerimizin
zengini değil, öbür âleme götüreceklerimizin ve mezarda mahşere
kadar bize arkadaşlık edecek olanların yani
Kamil iman,
Salih amel,
Ve güzel ahlak zengini olma
gayreti içinde olalım. Hiç aklımızdan çıkarmayalım, halk tabiri
ile onunla yatıp onunla kalkalım ki, bir gün ölüm meleği Azrail
aleyhisselam ansızın kapımızı çalacak ve bizdeki emaneti alıp
gidecektir.
Bir gün kapı çalınacak
Emanetler alınacak
Kabir denen o çukurda
Amel ile kalınacak.
O gün diner bütün dertler
Gerçek dostla buluşunca
Bayram olur benim için
Günahlarım affolunca.
Müslümanların birbirleri
hakkındaki şehadetleri çok önemlidir. Günümüzde de adet haline
gelen musalla taşındaki cenaze için imam efendinin “merhumu
nasıl bilirdiniz ?” sorusu, Ebu Katade radıyallahu anhtan
rivayet edilen bir hadisin uygulanmasıdır.
“Peygamber sallallahu aleyhi
ve sellem, bir cenazeye çağrıldığı zaman, mevta hakkında
(cemaate) sorardı. Eğer onun için “iyidir” derlerse namazını
kılardı; “kötüdür” derlerse ailesine, başınızın çaresine bakın!
derdi ve kendisi onun namazını kılmazdı.”
Merhum babamız, üstadımız
Zeki Soyak Hoca Efendi hakkında, Hocaları, talebeleri,
arkadaşları, komşuları, akrabaları ve yakınlarından, hakkında
hayır şahadetten başka bir şey işitmedik. Rabbimiz de bu hüsn-i
şahadetlerle muamele eyler inşallah.
Vefatına yakın günlerde de
şu ayet-i celilenin okunmasını istemişti;
“Ey iman edenler! Samimi bir
tevbe ile Allaha dönün. Umulur ki, Rabbiniz sizin
kötülüklerinizi örter. Peygamberi ve onunla birlikte iman
edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi içlerinden ırmaklar
akan cennetlere sokar. Onların önlerinde ve sağlarından
(amellerinin) nurları aydınlatıp gider de “Ey Rabbimiz nurumuzu
bizim için tamamla, bizi bağışla; çünkü sen her şeye kadirsin.”
derler.” (Tahrim, 8)
Ne mutlu hayır şehadetlerle
Rabbine kavuşabilenlere.
Hocamızın dileğini
sevenlerine, onun dilinden iletelim:
Bir seher vaktinde bunu,
Coştu gönlüm yazdım böyle,
Ben göçünce bu âlemden,
YASİN OKU, DUA EYLE.