E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

 

 

MEHMET DERİ

 KAPAK;

 
KÖYLEŞEN DÜNYAMIZDA MEDYA VE TÜRK MEDYASININ ETKİLERİ

"Medya dördüncü kuvvetin birincisidir. Diğer kuvvetler ise ona tabidir." (Yunus NADİ)
Bu söz medyanın gücünü ne kadar iyi ifade ediyor değil mi? Yaşadığımız çağ, medyanın kendi imparatorluğunu kurduğu, geniş kitlelere hâkim olduğu ve bu hâkimiyetin monopolis/tekelci anlayışa dönüştüğü bir çağdır. Bu bağlamda İsmet Özel'in de tam bir isabetle belirttiği gibi medyanın gücü giderek güçlülerin medyası hâline geliyor. Bu sebepledir ki medyaya hakim olan güç odakları bu gücü kendi çıkarlarını korumak, karşısındakinin hak ve özgürlüklerini elinden alıp susturmak ve sindirmek yönünde kullanmışlardır. Bu hususta Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Eski Başkanı Nail Güreli'nin söyledikleri oldukça düşündürücü:
"Medya halkın gözü, kulağı olmaktan çıktı. Türk medyası giderek tekelci sermayenin eline geçmekte. Medya, zihniyet olarak da devletten bağımsız değil. Ülkemizle birlikte medyada tıkandı. Devlet gibi medyanın da sağlıklı bir şekilde yapılanmasının zamanı artık gelmiştir."
Bugünkü haliyle Türk medyası; topluma televole kültürü empoze eden, paparazzi/magazinel programlarla dînî ve ahlakî değerlerimizi tahrip eden, asparagas/düzmece bilgi ve haberlerle toplumu yanıltan, yanlış bilgilendiren, çete ve mafya ile iç içe olan, manipülatif haberlerle kitleleri kendi çıkarları doğrultusunda yönlendiren; birtakım kişi, kurum ve kuruluşlara yargısız infaz uygulayan yozlaşmış, aslî vazifesini yerine getirmeyen bir fenomen olarak karşımıza çıkmaktadır. Maalesef Türk medyası, patronu adına iş takipçiliği yapan köşe yazarları ve gazeteciler, siyasî iktidarlarla kol kola olup daha fazla teşvik primi ve kredi alan, özelleştirme sürecinde düşük fiyatlarla ve vadelerle KİT kuruluşlarını satın alıp haksız rekabete yol açan banka ve holding sahibi patronlar, darbe kışkırtıcılığı yapan darbe severler ile doludur. Bunların ötesinde Batı emperyalizminin sözcülüğünü yapmak, içerdiği şiddet ve cinsel ağırlıklı programlarıyla Türk ailesinin ve toplumunun temeline dinamit koymak, Türk medyasının diğer belli başlı vasıflarıdır. Böyle bir medya anlayışından sağlıklı bir bilgi ve haber edinmek mümkün müdür? Elbette değildir, nitekim bu konuyla ilgili olarak Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Eski Başkanı Nail Güreli şunları söylemektedir:
"Bugünkü medya mensuplarına baktığımızda patronları adına ihale takibi yapandan ihtilalcilere çanak tutanlara, birbirine olmadık küfürler savuranlara, her türlü dalavereli işlere bulaşanlara kadar birçok tipi görmemiz mümkündür."
Ülkemizde medya patronluğu çok cazip. Zira gazete veya TV sahibi olmak bir iş adamına çok prestij kazandırır ve birçok kapalı kapıyı açan anahtar niteliği taşır. Medya patronu başta hükümet üyeleri olmak üzere tüm siyasîlerle ilişkilerde, gazete ve TV'si olmayan diğer iş adamlarına göre çok daha avantajlı duruma gelir. Bunun sonucunda iktidara yakın olan medya patron(ları)u devlet imkânlarının hepsinden fazlasıyla yararlanır. Yine Türk medyasının genel ahlak ve basın yayın ahlakından hızla uzaklaştığı, şahsiyet ve kimlik sahibi yazarların ve gazetecilerin sayılarının azaldığı bir gerçek. Bunun sebebi ise yukarıda da işaret ettiğimiz gibi medyanın ticarîleşmesi, kartelleşmesidir. Bir gazete ya da TV'nin yazar, gazeteci ve diğer personelinin neredeyse koro halinde "sahibinin sesi" olmaları, patron hâkimiyetinin hangi boyutlara ulaştığını göstermesi açısından oldukça düşündürücü. Patronu adına iş takipçiliği yapan gazeteci ve yazarlar ise hepimizin bildiği bir diğer gerçek. Bu hususla ilgili olarak Mehmet Barlas şunları söylemektedir:
"Kartel medyasında her türlü yalan ve karalayıcı haber yayımlanabilir. Buna karşılık kartel medya sahibinin ilgi alanına giren bütün haberler sansüre uğrar. Muhabir, gazeteci ve yazarlar için korkulan şey yalan haber değil, medya patronun çıkarlarına aykırı olan haberdir."
Bu noktada birbirinin kurdu olan medya patronlarının kavgaları sırasında ortaya çıkan durumun tabii bir sonucu olarak halkımız medyaya güvenmemektedir.
Türk medyasının bir diğer olumsuz yönü ise şiddeti ve cinselliği ön planda tutmasıdır. Özellikle çocuklar ve gençler şiddet ve cinsellik içerikli programlardan oldukça menfi yönde etkilenmektedirler. Bu bağlamda RTÜK'ün TV yayınlarında çocukların istismar edilip edilmediği ve çocuklara yönelik programlar konusunda yaptırdığı ankete katılanların yüzde 90'ı çocukların duygusal istismarına yönelik yayınlar yapıldığı kanısında. Yüzde 86.5'i çocukların fiziki açıdan istismarına yönelik yayınlar yapıldığını söylerken, yüzde 79'u da TV programlarında çocukların cinsel açıdan istismar edildiğini ifade etti. Yine ankete katılanların yüzde 85'i çocukların izleyebileceği saatlerde cinsellik, şiddet ve zararlı madde bağımlılığını özendirici programların yayımlandığı görüşünü belirtirken, yüzde 65'i çocuklarının bu tür programları izlemesini kontrol edemediklerini, yüzde 87'si de çocuklara yönelik yapılan yayınları yeterli bulmuyor. Tv kahramanlarının çoğunun karşılaştıkları zorlukları, başkalarını öldürerek çözümlemesi ve buna rağmen kahramanların harika, haklı ve güçlü gösterilmeleri yüzünden bu tür şiddet filmleri, çocukların iyi kötü ayrımı yapabilmelerini önlüyor.
Toplumumuzda tecavüz, kapkaç, yaralama ve öldürme olaylarının artmasında medyanın toplumun bilinçaltına yerleştirdiği şiddet ve cinsel içerikli görüntülerin rolü oldukça büyük. Uzmanlar, medyadaki programların Türk toplumunda şiddet, sapkınlık, şahsiyet ve dürtü bozukluklarına sebep olduğunu belirterek:
"İnsanlar âdeta şiddet ile iç içe yaşamak zorunda bırakılıyor. Şiddet içeren filmler ve haber programları öylesine arttı ki, dürtü kontrolü zayıf olan insanlar, bu tür programlardan fazlasıyla etkilenebiliyorlar, bu tür insanlardaki mevcut olan şiddet eğilimlerini kamçılıyor." Yine bu konuda uzun yıllar BBC'de görev yapmış ünlü iletişimci Martin Esslin'in tespitleri ise şöyle:
"Seyirci kitleler, şiddete alıştıkça şiddetin etki uyandırabilmesi için daha fazla şiddete ihtiyaç duyulmaktadır. Bu durum, ana yayın kuşağındaki dramatik diziler için olduğu kadar haberler için de geçerlidir. Haber programlarının editörleri, hangi programda olursa olsun seyirci kazanabilmek için şiddet unsurlarını haber programının merkezî yerine koymaktadırlar. Terörizm, bombalamalar, intiharlar, suikastlar, rehin almalardaki artışla televizyonun birinci bilgi kaynağı durumuna yükselmesi çok yakından ilgili. Artık çağdaş suçluların TV ekranlarına sıkça yansımasına alışır olduk."
Medyada şiddetin gerçek ve kurgu örnekleriyle sürekli karşı karşıya kalan birey, şiddet konusunda hızla tepkisizliğe yöneltilir. Yüz milyonlarca insanın dünyanın herhangi bir yerindeki soykırıma tepkisiz kalabilmesi ya da cılız bir tepki göstermesi kitlesel olarak medyatize olmanın bir sonucudur. Bu tür kitlesel tepkisizleşmenin sonucunda kişisel davranış biçimlerine de sirayet eden bir etkilenme söz konusu olabilir. Yine medyanın geniş kitlelere şiddeti empoze etmesinin en iyi örneği; bir futbol maçını seyreder gibi birinci ve ikinci körfez savaşlarını canlı yayından seyretmeleridir.
Türk medyasının bir diğer olumsuz yönü de halkımızın dînî inanç ve değerlerine savaş açması, hatta bu konuda darbe kışkırtıcılığı yapmasıdır. Bunun en iyi örneği hepimizin bildiği ve yaşadığı 28 Şubat sürecidir. Bu hususta CİA eski ajanı Paul Hanzen'in medyanın bu süreçte oynadığı rol için söyledikleri ibret verici:
"Türk medyasının dincilere karşı yürüttüğü mücadeleyi takdirle karşılıyor ve destekliyoruz."
Yine bu hususta Can Ataklı'nın söylediği şu sözler hâlâ hafızalarımızda tazedir:
"Kartel basının 28 Şubat sürecinde yazdıklarının yüzde doksanı yalandı."
Medyanın müslümanlara fundemantalist, kökten dinci, aşırı dinci, radikal dinci, irticacı, gerici gibi ifadelerle hakaret etmesi, hedef göstermesi ise medyanın halkımızın inançlarıyla ne kadar ters düştüğünün en somut misalidir.
Medyanın İslam dünyası ile ilgili haber ve bilgilere hiç yer vermemesi veya kasıtlı olarak çarpıtarak yanlış vermesi üzerinde düşünülmesi gereken bir diğer konu. Bu hususta Edward Said şunları söylemektedir:
"İslam dünyasının büyük bir kısmı ABD ve Batı üretimi haber programlarının istilası altındadır. III. Dünyanın diğer fertleri gibi müslümanlar da haber almak için, haberler kendilerini çok yakından ilgilendirse bile, az sayıdaki haber ajansının tekeline güvenmek zorunda kalmaktadırlar. Dolayısıyla haber kaynağı olmanın dışında 'haber tüketici'si de olmak durumundadırlar. Tarihte ilk defa bu kadar kapsamlı bir şekilde, İslam dünyası kendisi hakkındaki bilgileri Batı patentli bilgi ve haberlerden öğrenmektedir."
Medyanın bilhassa da TV'nin "okuma kültürü"nü yok ettiği hepimizin malumu. Zihnî gelişim için okuma eyleminin yerini hiçbir eylem tutamaz. TV seyircisi olmak için hiçbir beceri gerekmez. Bu hususta Neil Postman'ın tesbitleri oldukça önemli:
"TV, okuma yazma kültürünü genişletmez ve pekiştirmez, aksine okuma yazma kültürüne saldırır."
Yine bu hususta mütefekkir Cemil Meriç şunları söylemektedir:
"Televizyon, aylak, şuuru iğdiş edilmiş hiçbir zaman okumak ve düşünmek alışkanlığı kazanmamış sokaktaki adam için icat edilmiş bir nevi afyondur."
Özellikle gelişme çağındaki neslin okuma, düşünme, ders çalışma araştırma-inceleme yapma vb. gibi değerli zamanlarını çalmakta; zekâ dil ve ifade güçlerini dumura uğratmakta, inanç, kişilik ve ahlak yapısını olumsuz yönde etkilemektedir. Şu örnek konumuzun daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır: Kanada'da televizyon yayınlarının ulaşmadığı ücra bir yerde yapılan bir araştırmada, 137 öğrenci ifade kabiliyetleri bakımından incelenmiş, daha sonra bu bölgeye TV yayınları ulaştırılıp birçok aile TV almış. İki yıl sonra aynı öğrencilere bir kere daha test uygulanmış ve öğrencilerin sözlü ifade kabiliyetlerinin büyük ölçüde gerilediği ortaya çıkmıştır.
Sonuç itibariyle şunları söylemek gerekirse; bugünkü Türk medyası halkın gözü kulağı olan, halka hakkı, iyiyi, doğruyu, güzeli öğreten bir medya değildir. Tam aksine, halkı kendi çıkarları doğrultusunda yönlendiren, halkın inanç ve değerlerine savaş açan, sahip olduğu banka, sanayi ve ticaret kuruluşlarıyla haksız rekabete yol açan, iktidara yakın durup muhalefeti susturmaya çalışan - çıkarlarına aykırı olursa tersi de olabilir- bir medyadır. Böyle bir medyadan doğru ve objektif bir haber edinmek mümkün değildir. O halde, biz mütedeyyin kesim kendi medyasını kurmalı, mevcut olanları da desteklemeliyiz. Aksi halde iletişim bilimci Aldoux Huxley'in kartelleşen medya için söylediği:
"Şimdiye kadar bunca çokluk, bunca azınlığın elinde kalmamıştı" sözünde de ifade ettiği gibi, biz çokluğa hükmeden azınlık kartel medyasından kurtulamayız.

BİBLİYOGRAFYA:
-Avcı, Nabi, Enformatik Cehalet, Rehber yay., 3. bsm., İstanbul 1990.
-Cuma Araştırma Grubu, "Utanmaz Basın", Cuma Dergisi, sy: 482, Ocak 2001, ss:3-7
-Deri, Mehmet, "Gücün Öteki Adı: Medya", Kalemkâr dergisi, sy:4, Aralık 2001, ss:5-7
-Doğan, Mehmet, İletişim veya Dehşet Çağı, Timaş yay., İstanbul 1993.
-Hüseyin, Asaf, Batı'nın İslam'la Kavgası, (çev: Mesut Karaşahan), Pınar Yay., İstanbul 1991.
-Özdemir, Said, Medya Emperyalizmi ve Küreselleşme, Timaş yay., İstanbul 1998.
-Refik, İbrahim, İletişim Çağında Kültürde Dirilmek, TÖV Yay., İzmir 1998.
-Ünalan, Şükrü, "Medyatik Kültür ve Savrulan Yapımız I," Kalemkâr Dergisi, sy: 4, Aralık 2001, ss: 2-4
---------,Şükrü, "Medyatik Kültür ve Savrulan Yapımız II," a.g.d., sy:5, Ocak 2002, ss: 2-5
 

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.