E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

 

 

İDRİS ARPAT

GÖNLÜMÜZDEN GÖNLÜNÜZE;

SON OSMANLI 

(Bu yazı bir biyografi değildir. Bu yazı, köy şartlarında yaşamış çalışkan, cömert, ibadet ve ilme düşkün, toplumla içli dışlı bir müslümanın hayatından pırıltılar sunmaktadır.

Yazıya konu olan zat-ı muhterem Bursa’nın Orhaneli ilçesinin Karacaoğlanlar Köyünde yaşamış Hacı İbrahim Akşit’tir.

Hayatındaki faziletlerin tesbitinde akraba ve taallukatının açıklamalarını, dostlarının beyanlarını esas kabul ettik. Başarabildiğimiz kadar objektif kaldık, artırma ve eksiltmeye gitmedik, abartmadık, eksiltmedik. Herkesin, her zaman ortaya koyabildiği davranışlarını yazmadığımız gibi, kusurlarını  ifade etmekte de bir yarar görmedik.

Bu nâçiz çalışmanın bir kadirşinaslık (değerbilirlik) olduğunu düşünüyorum. Okuyan ve dinleyenlerde güzel duygular uyandırıp hayırlara vesile olmasını Cenab’ı Hak’tan niyaz ediyorum.)

 Kimi O’na İbrahim Çavuş, kimi Hacı İbrahim kimi de Hacı Dayı derdi. Rûmî 1290‘da Karacaoğlanlar Köyünde doğmuş, miladi 1973 Martında vefat etmiştir. Babası Halil Efendi, okumuş bir insan olmasına rağmen, hak ve hukuktan korktuğu, vebalden kaçındığı için herhangi bir vazife almadı. Annesi Selime’dir.

Hacı Dayı onsekiz kişilik bir ailenin reisi, köyümüzün de tabii lideriydi. Çok yönlü faziletlere sahip bir merkez insandı. Faziletlerinin kendisi bile farkında değildi. Mütevazı ve samimiydi. Sûnilikten uzaktı. Büyüklüğün ne demek olduğunu bilenler, onun çizgi dışı olduğunun farkındaydı. Bilmeyenler onu köyün insanlarından bir insan olarak görüyordu. Mücevherin kıymetini bilmek için sarraf olmak gerekirdi.

Hacı Dayı’nın hayatında boş zaman yoktu. Ona göre harcanan sermayenin bir getirisi olmalıdır. Dinlemeyi de işten sayarsak Hacı Dayı ya işte, ya ibadette, ya sosyal faaliyette idi. Misafirperverlik onun hayatında son derece önemli bir yer işgal ediyordu.

Hacı Dayı, o günün şartlarında, köyde yüz güldürecek neler yapılabilecekse hepsini gerçekleştirmeye çalışırdı. Rençberliği yerindeydi. Damda sığırları, ağılda davarları göz dolduracak vaziyetteydi. El hayvanı bir çift kısraktı. Genelde herkesten önce harmana iner, çift düven döndürürdü. Pazardan gelirken hayvanına binip gelmez, mutlaka odunla gelirdi. Son zamanlarında da dağlarda odundaydı. Gelememişti de oğulları getirmişlerdi.

İşe giderken hava durumuna göre genelde hafif elbiseler giyer, düğüne bayrama gider gibi giderdi. Başında takke veya sarık bulunurdu. İşe, sesli olarak Kur’an okuya okuya giderdi. Mevlid okuduğu da olurdu. O işten yılmaz, iş ondan yılardı. İşinde titiz ve kusursuzdu. Damadı Ethem Oruc’u mecbur kalır, çifte gönderirdi. Ama sürdüğü çifti bir türlü beğenmez ve yeniden sürerdi. O’na göre insan yaptığı işin hakkını vermeliydi.

Bir Ramazan günü, Hacı Dayı akşama kadar çift sürer, akşam ilçede “Sakal-ı Şerif” ziyareti vardır. Hacı Dayı bineğine biner, iki saatlik yola gider. Namaz eda olunur; Sakal-ı Şerif ziyaret edilir. Gece asker arkadaşı Hacı Gazi’lerde misafir kalır, sahura kadar namaz kılar, Kur’an okur, sahurdan sonra sabah namazı eda olunur. Biraz uyumak ister fakat uyuyamaz. Tekrar hayvanına biner, öküzleri alır çifte gider.

Hangi yönden bakılırsa bakılsın, hadise baş döndürücüdür. Bu tempo sıradan bir insanın temposu değildir.

Bir öğle sonrası, damadına, “haydi” der “beygirleri al hem iki yükle odun getir, hem de dinlen.

İki yükle odun getirmek başlı başına yorucu bir iştir. Bir de dinlen diyor Hacı Dayı. Herkesi kendisi gibi zannediyor. Kendisi yorgunluğa aldırış etmezdi. Nadiren de olsa canı sıkıldığında “ben bu evin kölesiyim besbelli” derdi. Ev halkına sık sık, “yesir gibi çalışın, bey gibi yin” (esir gibi çalışınız bey gibi yiyiniz.) derdi.

Ağırladığı misafirin haddi-hesabı yoktu. İbrahim Çavuş’ların evi denilince, ilk akla gelen cömertlik ve misafirperverlikti. Konak kimde olursa olsun, her misafir geldiğinde, Hacı Dayı’nın haberi olduysa, söylediği ilk söz; “git yengene söyle sofra hazırlasın.” O yenge, o sofraları bir ömür nasıl hazırladı bilmem. İzahı zor. Yenge dediği, hanımı Emeti Hala’ydı. Toplam oniki nüfusun daimi aşçısıydı. O tebessüm eder dururdu. Bir gecede oniki sofra hazırladığını bilirim.

Hacı Dayı’nın özel misafirleri de gelirdi. Kendisi de oğlu da muhtarlık yaptığından ve tanınmış bir insan olduğundan, kalburüstü misafirleri de ağırlamak o’na düşerdi. Hacı-hoca evinden eksik olmadığı gibi, resmi zevat da eksik olmazdı. Köyümüzden Ahmet Argın’ın Hatay’da mahkemeye işi düşer, hâkim “nerelisin” diye sorar. Ahmet Argın adresini söyler. Hâkim o’na çok ilgi gösterir; “köyünüzü bilirim, Hacı İbrahim ile Koca Sünnetçi’nin çok ekmeğini yedim, kahvesini içtim, döndüğünde selamımı söyle” der.

Bir gün öğle namazı kıldırıp cemaate dönmüştüm. Malum tesbih çekilecek. Hacı Dayı ceplerinde ve kuşağının aralarında tespihini arıyor. Derken, cebinden şeker çıktı ve Hacı Dayı şekeri ağzına attı. Dışarıya çıktığımızda; “Hacı Dayı çıkar bakalım şekerleri “ dedim. “Yok, ayının doğurduğu” dedi. Sonra ceplerini karıştırırken şekerleri buldu, bana da verdi. Sonra koluna girip evine doğru yürümesine yardım ettim. Eve yaklaştığımızda muhtemelen askerlik günlerini hatırladı ve bir türkü tutturdu:

“Şu dağlarda geze geze yoruldum

Kendi silahımla kendim vuruldum.”     

Eve vardığımızda ısrar etti: İlle eve çıkacağız. Hani eskiden bir güzel adet vardı. Yoldan geçen bırakılmaz. “İlle bir kaşık yemeğimi yiyeceksin, bir acı kahvemi içeceksin, yoksa salmam.” derlerdi. İşte öyle. Hacı Dayı’nın elinden kurtulamadım. Eve çıktık, bize yumurta pişirdiler, Hacı Dayı hem titrek elleriyle yiyor, hem de bana “ye oğlum ye oğlum” diyordu.

Ev halkı sofradayken gelecek olursa “sofraya buyur” denirdi. Gelen sofraya oturmamakta ısrar ederse Hacı Dayı “ya oturacaksın ya gideceksin” derdi. Gelen, oturmaya mecbur kalırdı.

Cömertlik ev sahibinin genlerine işlemişti sanki. “Çalış kazan ye yedir / bir gönül ele getir” tavsiyesini, hayatının vazgeçilmezi haline getirmişti. Dokuz kızı büyütmek, kınasını yapıp salavatlamak çok büyük fedakârlıktı. Yüce Allah O’nu fedakârlık için yaratmıştı sanki.

Bu arada Hacı Dayı, hısım akrabayı da çok görüp gözetirdi. Everip başgöz ederdi. Ev yapıp bağışlardı. Bağ bozumunda akrabayı çağırdığı gibi, çobanların hanımlarını da çağırırdı. Uzun müddet çobanlığını yapmış olan Kaval İsmail ve diğerleri, bu haneden çok memnun olduklarını söylerlerdi.

Hacı Dayı Kur’an okumayı askerde bölük zabitinden öğrenmişti. Kur’an okumak onun için bir gıdaya dönüşmüştü. Okumadan duramazdı. İşten-güçten sonra evine gelir, dışarıda giydiği elbiseleri çıkararak rahatlardı.  Abdestini alıp namazını kılar, yemek vaktiyse yemeğini yer, yorgunsa istirahat eder ve meşhur okumalarına devam ederdi. Senede oniki hatim indirirdi. Her hatimden sonra ,“haydi Kumaş, topla milleti” derdi. Kumaş, O’nun lisanında Emeti Hala’nın lakabıydı. Bu ismi ona neden verdi, bilinmezdi. Mevlit cemaatini toplamak onun vazifesiydi. O zamanlar, şahsen üç-dört yaşlarında çocuktum. Mücüresinin (rahlesinin) dibine oturur, parlayan gözlüklerine baka baka mevlit dinlerdim. Mevlitten sonra mutlaka pekmez şerbeti dağıtıldığından,  şerbet ne taraftan gelecek diye bakınır dururdum. Bu şerbetlerden dolayı Emeti Hala’ya “şerbetçi ebe” derdim. Köyde birde “deynekli ebem” ve “güzel ebem” vardı.

Ev halkına namazlarını bırakmamalarını söylerdi. Sabah namazına mutlaka kaldırır ve namaz için ısrarlı davranırdı. Hane halkına ve eve gelenlere namaz dualarını ve surelerini okuturdu. Namazını ihmal edenlere “hayın keratalar” derdi. Hayın, tembel demekti. Namazını kılıp orucunu tutan çocuklara “Aferim yavrum, bu ibadetlerinden anne-babanıza da sevap yazılacak” derdi.

Davullu zurnalı düğün ve kınalar yapıldığında üzülür, ikram edilen yemekler için, “bu yemekler bizden davacı olacak” derdi. Yemek pişiren aşçı kadınlara, kollarını fazla sıvamamalarını söylerdi. Onlarda “aman Hacı Dayı, sıvamadan oluyor mu?” derlerdi.

“Rabbena Âtina... duasını, namazın dışında da, ara ara okur, sonrada; nârından (cehenneminden) ırak eyle ya Rabbi!” derdi.

 Hacı Dayı’nın askerden dokuz senede geldiğini söylemiştik. Yemen, Mısır  ve Çanakkale savaşlarında çarpışmıştır. Şöyle anlatırdı Hacı Dayı: “Biz Yemen’deyken bir zabit geldi, Osmanlı’nın Çanakkale’de zor durumda olduğundan, asıl Çanakkale’yi savunmak gerektiğinden bahsetti. Savaşabilmek için fiziken güçlü olmak gerektiğini, fakat yiyecek bir şeyimiz kalmadığını söyledi. Sonra oradaki çalılardan koparıp yedi” der ve Hacı Dayı, bu noktada ağlardı, dinleyenlerden de ağlayanlar olurdu. Devam ederdi: “sonra sekizinci fırka olarak Çanakkale’ye geldik, bizden önce yedinci fırka harbe girmiş ve şehid olmuş. Biz cepheye gittik ve Cenab-ı Hak bizlere zafer nasib etti.

Asker arkadaşının bir eliyle bir ayağı kopuktu. Bu arkadaşı cephede yaralanmış, sıcakta baygın vaziyette yatıyormuş. Hacı Dayı bir kavkaz dikenini yüzüne yakın getirir ve mendiliyle ona gölgelik yapar. Arkadaşı, bu iyiliği unutmadığını söyler ve çocuklarına da, “siz de unutmayın ve gereğini yapın” der.

Hacı Dayı askerlik hatıralarını  anlatırken:

“Ne zaman Allah Allah diyerek, Allah’a yalvararak harbe girsek muzaffer olur, ne zaman atıp tutarak harbe girsek mağlup olurduk.” derdi.

Hacı Dayı’nın omuzunda kurşun yarası vardı. Kendisine gazilik maaşı almasını tavsiye edenler olurdu. Bu arada evine sıkça misafir olan, büyük âlim Belenöğren (Keleş / Bursa) li Hacı Hüseyin efendi; “sakın ha, alma ha o maaşı” derdi. Hacı Dayı’da bu tavsiyeye uyarak almazdı. “hamdolsun, elim-kolum tutuyor, çalışabiliyorum, o paraya ihtiyacım yok” derdi.

 Son günlerde Hacı Dayı, zaman zaman gayr-ı ihtiyari türkü söylerdi:

“Çanakkale içinde vurdular beni

Ölmeden mezara koydular beni” ...

“Çanakkale içinde bir dolu testi

 Analar-babalar ümidi kesti.”                 

Hacı Dayı ölümü ve ötesini pek çok anlatırdı.

Hacı Dayı dışa dönük bir insandı. İnsanlarla içli-dışlıydı. Toplumun meselelerine çözüm bulmak O’nun için içtimaî bir ibadetti. Hastalananlar, dişi ağrıyanlar ona gelir, o da, bu hastalara okurdu. Ağrıyan dişe okuyorsa sık sık sorardı: “Ağrı kesildi mi?” Yüce Allah’ın şifa yaratacağına kani idi.

Aile içi anlaşmazlıklarda arabuluculuk yapar, taksim edilmeyen mirasları taksim ederdi. “Taksim  şer’i hukuka göre mi, medeni hukuka göre mi olacak?” diye sorardı. “Medeni hukuka göre” derlerse  “kendi meselenizi kendiniz halledin” derdi.

Günün birinde, komşu köyün gençleri maç için köyümüze gelmişlerdi. Hacı Dayı ihtiyar haliyle, elinde bir baston, oyun alanına doğru gidiyor, nereye gittiğini soranlara; “hayın kerataların başında durayım da, bir halt işlemesinler” diye cevap veriyordu.

Hacı Dayının bir yeğeni vardı, O’na Zeyneb’in Ali derlerdi. Adaleti, dirayeti, gücü-kuvveti ve yakışıklılığıyla dillere destandı. Altmış küsur senedir, köyümüzün bazı güzel gelenekleri, hâlâ onun attığı temeller üzerinde devam ediyordu. Haklı şöhreti Ali’nin muhtar olmasına sebep oldu. Onun muhtarlığında herkes malından ve canından emindi. O meşhur adaletini uygulamaya babasından ve dayısından başlamıştı. Adalet konusunda gözü kara ve tavizsizdi. “Ali” deyince, en acımasız zalimler bile olduğu yerde kalırlardı.

 Günün birinde, Zeyneb’in Ali, yirmi sekiz yaşında iken hastalandı. O’nu Bursa’ya, doktora dayısı götürdü. Muayeneden sonra doktor, Hacı Dayı’ya; “delikanlı neyin oluyor?” dedi. Hacı Dayı; “yeğenim olur doktor bey, lakin yanımda evladımdan ileridir” der. Doktor bir müddet sustuktan sora; “Hacı Dayı, yeğenine iyi bak” der. Bu iyi bakmanın ne anlama geldiği belliydi. Hacı Dayı sapsarı kesilir, dizlerinin bağı çözülür ve burnundan kan gelmeye başlar.

Zeynebin Ali, fâni dünyada, bir fidan gibiydi. Parlayan bir yıldızdı köyümüzde, bir güven kaynağıydı. Ölümü, bir yıldız kayması gibi pek âni oldu. Bir gül dalı gibi düştü kara topraklara. O’nu kucağına alırken kara toprak bile ağlıyordu.

Ali, 1940 yılların başında rahmetli oldu. Ölümü hâlâ, ince bir sızıdır yüreğimizde. O gündür bu gündür “Zeynebin Ali” denildi mi, “ah edip de ağır başlar ağlamaktadır.”

Ali’yi unutmak mı?

Ne mümkün efendim, ne mümkün.

Hacı Dayı yeğeninin acılarına nasıl dayandı bilemiyoruz. Bildiğimiz birşey varsa, asıl yangın o’nun içindeydi.

Hacı Dayı iki defa hacca gitmeye teşebbüs etmiş, ancak üçüncüsünde vazifesini ifa edebilmişti.

O’nun hayatı, çok yoğun ve yorgunluğu çok fazla bir hayat olmasına rağmen o, yorgunluğa alışmıştı. Meşguliyet onun için bir hayat tarzına dönüşmüştü. Darılıp darsıkmazdı. İbadet ve Kur’anla canlılığını ve neşesini korurdu. En kötü sözleri “ayının doğurduğu, hayın keratalar, eşşek kafalılar” idi. Emeti Hala’ya sinirlendiğinde “eğesi noksan!” derdi. “Hayır efendim, lafı uzatmayam” diye diye uzatır giderdi.

Hacı Dayı’ya göre, sanki bütün köy bir aileydi de kendisi de bu ailenin reisiydi. İyilikleri çoğaltmak, kötülükleri azaltmak babında herkese müdahale ederdi. Sonra da, hayır efendim, sen yine kusura bakma da... der, gönlünü alırdı. O insanlık hayrına doğmuş ve insanlık hayrına yaşamış bir Osmanlı köylüsüydü. Evi bolluk, bereket ve misafirperverliğiyle, her zaman “Halil İbrahim bereketini” hatırlatır olmuştu.

1973 senesi, Mart ayında vâde tamam oldu ve Hacı Dayı Hak’ka yürüdü. O’nun yürüyüşü “Son Osmanlı”nın yürüyüşüydü. Bu, bizim köy için böyleydi. Köyümüzün tabii lideriydi. Değerinin farkında olanlar nadir idi. Ölümü güneş tutulması gibi bir hadiseydi.   

Bu toplum, resmi liderlerden ziyade tabii liderleriyle canlılığını, insanlığını, İslamlığını sürdürüyor. Onları kendine daha yakın daha samimi buluyor. Onların yaşayış tarzı, toplumun gönlünde güller açmasına sebep oluyor. Hayat onlar sayesinde mânâsını buluyor. Onlar faziletleri yansıtan aynalardır. Toplum için onlar birleştirici bir kuvvet oluyor. Hâsılı onlar, peygamberane bir misyon icra ediyorlar.

Hacı Dayı’yı az-çok tanıyan birisi olarak, onu büyüklükte göremediğimden dolayı mahzunum dostum. Hacı Dayı’yı gören gözlerim, “çalıyı ucundan sürükleyenleri” görmüyor artık.

Hacı Dayı’yı yaratan ve şahsiyetini geliştiren, şartları vareden irade tekrar, aynı şekilde tecelli eder mi? Köyümüze bir Hacı Dayı daha gelir mi? Nereden bilelim.

Ruhuna bir Fatiha.

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.