AMELSİZ
YARINLAR BİZİM Mİ?
Mevlana kuddise sırruh
Mesnevi’de, ömrü temennilerle heder eden bir köpeğin hikâyesini
anlatır:
“Kışın köpeğin kemikleri
toplanır; soğuğun darbesi, onu öylece ufaltır.
Der ki: ‘Benim şu kadar
bedenim için taştan bir ev yapmalıyım.
Yaz gelince ben elimle soğuk
için taştan bir ev yapayım.’
Yaz gelince ferahlıktan
dolayı kemikleri genişler, derisi neşelenir.
O, kendini büyük görünce der
ki: ‘Ey ulu! Hangi eve sığarım?’
Büyür, bir gölgeye çekilir;
tembel, tok, güçsüz ve bencil biri olur.
Gönlü, ona ‘Ey amca! Bir ev
yap’ der; o da, ‘söyle eve nasıl sığarım?’der.
Dert zamanında senin hırs
kemiğin birbirine girer, dürülerek ufalır.
‘Tövbeyle bir ev yapayım,
kışın bir yuvam olsun’ dersin.
Dert gidip, o hırsın da
büyüyünce köpek gibi ev sevdası senden gider.
Nimete şükretmek, nimetten
daha güzeldir; şükre âşık olan, nimete doğru nasıl gider?
Şükretmek nimetin canıdır,
nimet de deri gibidir. Çünkü şükür, seni dostun mahallesine
kadar getirir.
Nimet gaflet getirir,
şükürse uyanıklık; padişaha şükretme tuzağıyla nimet avla.
Şükür nimetin gözünü
doldurur, seni bey yapar; böylece fakire yüz nimet dağıtırsın.
Hakk’ın yemeğiyle ve
yiyeceğiyle doyarsın; böylece oburluğun ve dilenciliğin gider
senden.”(1)
Şükrün manası; kulun, Allah
tarafından kendisine verilen zahir ve batın nimetleri, tümden
niçin yarattıysa, ne sebeple verdiyse, ona sarf etmektir. Böyle
olmadığı takdirde şükür de olmaz.
“Ey Rasulüm de ki: Kulluk ve
yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin.” (Furkan
77)
Ömür nimeti bize sunulan
bir fırsattır. Bu yüzden denilir ki, dünyanın bir günü ahiretin
bin gününden daha önemlidir. Zira ahiret bu dünyadaki amel ve
taatlerin semeresidir. Ahiret ise, kazanç ve çalışma yeri
olmadığından bu dünyada ki sermaye çok kıymetlidir.
Ne zaman, nerede, nasıl
olacağı belli olmayan bir ölüm gerçeği vardır. O gerçekle yüz
yüze gelmeden, kulluğun gereği olan amelleri, vazifeleri
vaktinde, asla tehir etmeden, yarına bırakmadan yapmak esastır.
Yarına bırakılan işler, ameller, hizmetler zayi olmuş demektir.
Çağımızın en önemli hastalıklarından biri de budur. ‘Hele
bakalım’, ‘yarın yaparız’, ‘Yarın olsa kıyamet mi kopar!’, ‘daha
çok zamanımız var’, ‘bir düşünelim de..’ gibi işi savsaklamaya
matuf sözler, işlerimizi, hizmetlerimizi içten kemiren bir güve
mesabesindedir.
Bizim inanç ve
medeniyetimizde, “bu gün git yarın gel” mantığı yoktur..
Bizim medeniyetimizde,
öğretimizde; ‘bu günün işini yarına bırakmama’ hassasiyeti
vardır. Öte yandan ehem-mühim duyarlılığımız da neredeyse bir
serap olmuş durumda. Mühimi, daha az mühim olana tercih etmek,
duyarlılığımız dumura uğramış, hatta bu ölçüler değişmiş
bulunuyor. Bu sebeple kimlik sıkıntısı çekiyoruz. Kendimiz,
kendi değerlerimize olan saygımızı kaybettiğimiz için, başkaları
da bize saygı duymamaktadır.
Aşağılık dünyevî
çıkarlarımız için gerek politikacıların, gerek yönetici ve
sermaye sahiplerinin karşısında düştüğümüz zillete,
katlandığımız aşağılayıcı muamelelere Allah için, İslam için
katlanabiliyor muyuz? Oysa İslam’a hizmeti, diğer bütün işlerin
önüne geçirmek, kulluğun tabii bir gereğidir.(2)
Günümüzde bir kısım insanlar
imansızlık ve ahlaksızlık erozyonunda kaybolup giderken, onlara
tatlı bir lisan ile yaklaşarak İslam’ın güzelliklerini, zarafet
ve nezaketini anlatmak her mümin için büyük bir iman ve vicdan
borcudur. Son derece kıymetli bir sermaye olan zamanı, boş ve
abes şeylerle israf etmek, ahiret hayatını tehlikeye atmaktır.
Bu yüzden gaflet perdelerini aralayabilmek için zaman hiçbir
şeyle kıyaslanamayacak derecede kıymetlidir. Ayette:
“Bir işi bitirince, hemen
başka bir işe giriş, onunla uğraş! Hep Rabbine yönel(O’na
yaklaş)” (İnşirah 7-8) buyruluyor.
Yani, ibadet ve hayır
işlerin biri bittiğinde, hemen diğerine koşmak, herhangi bir
zamanı ibadetsiz ve hayırdan uzak geçmesine fırsat vermemek icap
eder.
Şair:
“O demde ki perdeler kalkar,
perdeler iner;
Azraile ‘hoş geldin’
diyebilmek de hüner.” diyor.
Dindarlık, sadece Ramazan
ayına ve muayyen günlere tahsis edilmemelidir. Diğer günlerin de
değerlendirilmesi gerekir. İstikbal, mazideki kadar tehlikelerle
doludur.(3)
Çünkü kısa ömrümüzün, çoğu
Ramazan’ın dışındadır. Asr suresinde, hayatı kuşatan zamana
yemin edilerek, hüsrandan kurtulan insanların donanması gereken
vasıflar zikredilmiştir. İnsanın ömrü en kıymetli sermayesidir.
Ne kazanacaksa onunla kazanacaktır. Ömür dehrden bir cüzdür,
onunla akmaktadır. Kârsız geçen her lahza, o enfes sermayeden
ziyan edilen bir ziyan, bir hüsrandır.
Elmalılı Merhum bir şiirinde
mealen şöyle der:
“Hayat bizi aldatıyor.
Hâlbuki mematımız onun memesinden sütlerini emiyor. Kişi hayatın
nefesleri arasında kendini yaşıyor zannediyor. Hâlbuki o
nefesler, kefenleri dokuyan mekiklerin hareketlerinden ibaret.
Zaman bozuldu, fesadı var
diyorlar. Zaman bozulmadı kendileri fesad...
Yani haddi zatında asrın,
zamanın aybı, kabahati, zararı yoktur. O değerli bir nimettir.
İnsanlar zamanın kadrini bilip de salaha çalışmadıkları için,
hüsrana uğrarlar.
“Hangileri daha güzel iş
yapacak diye sınamak için hayat verilen” insanı, kurtaracak olan
devamlı iman ve hayır yolunda amel etmesidir. Hakk’a
sarfedilmeyen her şey batıldır. Hasardır. O yüzden büyük-küçük
birbirlerine riyakârlık, ziyankârlık, alakasızlık veya tabasbus
ve dalkavukluk etmeden, tüm iyiliklerin Cenab-ı Hakk’ın
inayetiyle olduğunu bilerek, fani, aldatıcı, hüsrana götürücü
şeylere aldanmadan her şeyin hakkını gözeterek icra etmelidir.
Hakkı tavsiye etmek, hak üzere birleşmeyi, hep hakka davet
etmeyi esas almalıdır ki sonuç, akıbet hayrola.”(4)
Ağaçları, ırmakları, huri ve
gılmanları ile dünyaya ait eşyanın hiçbirine benzemeyen cennet,
salih amellerin semereleridir. Dünyada yakınlığın nihayeti
namaz, ahirette yakınlığın nihayeti ise rü’yettir.(5)
Yarınların bizim olabilmesi
için, demlerin salih ameller ve hayırlarla demlenmesi,
şahsiyetimizin Hakk’ın boyasıyla boyanması icap eder. Lehimize
olmayan zamanlar bizim olmaz, ama onda baskın olanlar,
aleyhimize dururlar. Cennet ehlinin ahirette en çok
hayıflanacağı, hasret ve nedamet duyacağı şeyin, Cenab-ı Hakk’ın
zikrinden gafil olduğu zamanlar olduğu rivayet edilir.(Heysemi,
X, 73-74) Kaldı ki, sadece belli günlerde ibadete heveslenip,
sonra da aynı gaflet hayatına dönmek, aldanmaktan başka nedir
ki! Belki mübarek bir günde taate heveslenmek, sürekli bir
kulluğun adımı olursa anlam kazanacak, o mübarek günün
bereketinden istifade edilmiş olacaktır.
Tabî her şey Cenab-ı Hakk’ın
tevfiki iledir. Ona yakaralım da bize in’am ettiği ömür gibi
değerli hazineyi, en değerli işlere sarfetmeyi nasip etsin. Bizi
nefsimize bırakmasın.
1- Mesnevi, c.1, s. 378,
Yeni Şafak
2- Zeki Soyak, Fazilet
Toplumu, s. 237-239
3- Osman N. Topbaş,
Altınoluk, Kasım-2005, “Zaman İsrafı”
4- Elmalılı Hamdi Yazır, Hak
Dini Kur’an Dili, Asr suresi, c. 9
5- İmam Rabbani, 302 ve
137. Mektup