KULLUKTA
PAZARLIK OLMAZ
Öncelikle Rabb nedir, kul
nedir, bunu çok iyi bilmemiz ve bilmekten öte tanımamız
gerekiyor. Bilmek ayrı şey, tanımak ayrı şeydir. Günümüzde ve
tarihte bilen çok, ama tanıyan pek azdır. O yüzden önce bu iki
kavramı çok iyi bilmeli ve tanımalıyız.
Sözlükte "Rabb" kelimesi
mâlik, yaratıcı, sâhip, bir şeyi ıslâh eden, terbiye eden,
efendi anlamlarını ifade etmektedir.
İbnul-Enbârî'ye göre Rabblık,
yani bir şeyin Rabbi olmak üç mânâya gelir:
1. Mâlik olmak; yani
tasarrufu, kudreti altında bulunan her şeyin yegane sahibi ve
idarecisi olmak. İşte sadece o Rabb, bütün onların sahibi,
yöneticisi ve istediği gibi, ilmine ve iradesine uygun olarak
tasarrufta bulunandır.
2. Kendine itaat edilecek,
boyun eğilecek efendi anlamını da ifade eden Rabb, Kur'an-ı
Kerim'deki "Mevlâ" kelimesiyle eş anlamlıdır. Yine o Rabb,
kendisine itaat edilecek, emirlerine uyulup, yasaklarından uzak
durulacak yegâne, tek efendi anlamına da gelir.
3. Rabb; ıslah eden, arıtıp,
saflaştırıp, olgunlaştıran anlamındadır. Yani o Rabb, her şeyi
düzelten, sivrilikleri, çıkıntıları tesviye eden, tam bir
şekilde halden hâle geçirerek düzenleyen, terbiye edendir.
Bilindiği gibi Rabb kelimesinin asıl mânâlarından biri de
"terbiye eden" anlamıdır.
Rabb, Allah'ın umumi
isimlerindendir. Kur'an'da Allah lafzından sonra en çok
kullanılan isimdir; 968 defa geçer.
Abd ise, kul, köle, mahlûk,
insan. İtaat etmek, boyun eğmek, tevâzu göstermek, daha açık bir
ifade ile kişinin bir kimseye, ona isyan etmeden ve ondan yüz
çevirmeksizin itaat etmesidir.
Râgıp el-İsfahânî; "abd"
kavramının Kur'ân-ı Kerim'de dört ayrı mahiyeti ifade için
kullanıldığını kaydeder. Bunlar:
1) Hukûkî açıdan köle
mânâsına: el-Bakara Sûresi'nin 221. âyetinde olduğu gibi.
2) Yaratılması bakımından
abd: Bu mâhiyette, sadece Allah Teâlâ’ya nisbet edilerek
kullanılır. Nitekim Rasûl-ü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:
"Hiçbiriniz (elinizin)
emrinizin altında bulunanlara kulum demesin. Çünkü hepiniz Allah
Teâlâ'nın kullarısınız" diyerek bu mahiyete işaret etmiştir.
3) Allah'a kulluk yapması
açısından abd: İster hür, ister köle olsun şer'î hudutlara
riâyet eden kimse.
4) Dünyaya ve dünya
servetine kul haline gelen abd: Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi
ve sellemin:
"Kahrolsun altına, gümüşe ve
lükse kul olan insan!" (Tirmizî, Zühd, 42) diye zemmettiği
kimseler.
“Kulluk”, varoluş gayesine
uygun davranışları ortaya koymaktır...
Allah zülcelâl biz
insanlardan bir şey istiyor, sadece tek bir şey:
“Ben insanları ve cinleri
ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” (Zariyat 56) ilâhi
beyanında ifade edildiği üzere insanoğlu ancak Allah’a kul
olması için bu âleme gönderilmiştir. Bizden istenen tek şey KUL
olmamızdır.
İnsan birinden küçücük bir
iyilik görse, iyilik gördüğü kimseyi göklere çıkarmaktan kendini
alamıyor. “Bir kahvenin kırk yıl hatır vardır” demiş atalarımız.
(Gerçi günümüzde bu güzel haslet de pek azalmıştır ya.)
O halde her şeyden önce
benzeri, taklidi yapılamayan, düşünen, konuşan bir varlık olarak
yaratılan insanoğlu da Sanatkârını; sonsuz iyilik ve ihsanlarını
minnetle, şükranla yâd ederek, aczin ve fakrın kanatlarıyla
yalvarıp yakarmalıdır. İnsan muhtaçtır buna. Çünkü âcizdir;
gözle göremediği zararlı bir mikroptan tutun da depremlere
varıncaya kadar sayısız belâ ve musibetlere maruzdur. Kul Rabbi
ile pazarlık yapamaz. Bana bu belayı, hastalığı neden verdin?
deme salahiyetine sahip değildir.
Kul, fakirdir; yiyip içtiği
besin ve sudan tutun da, sonsuz hayat ve saadete varıncaya kadar
o kadar çok ihtiyaçları vardır ki birine kavuşsa diğeri
karşısına çıkar. Sermayesi ise hiç hükmünde bir şeydir. Âcizlik,
zayıflık ve fakirliği sebebiyle, bitki, hayvan ve dağlardan
güneşe, yağmur bulutlarına varıncaya kadar her şey insanın
yardımına sunulmuştur.
İnsanın güneşin doğup
batmasında bir rolü yoktur. Yağmur bulutlarını getirmek için bir
güç kullanamaz. Mevsimlerin, gece gündüzün peşpeşe gelmesinde en
küçük bir katkıda bulunamaz. Ne bitkileri emri altına alabilir,
ne hayvanlara söz dinletebilir. Hepsi de âcizliği, zayıflığı ve
fakirliğinden dolayı emrine verilmiştir. Kulun bu konulara
müdahale edebilecek bir yetkisi söz konusu bile değildir. İnsana
düşen, kendisini kâinatın tahtına oturtan, sayısız ikram ve
ihsanlarda bulunan Rabbine aczin ve fakrın kanatlarıyla uçarak
kulluk şerefine yükselmekten başka ne olabilir ki?
Dikkat edilmesi gereken bir
husus da şudur: Müslüman Allah’a kulluk yapacak, Allah’ın
istediği gibi bir hayat yaşayacak, ama bu esnada görecek ki,
kâfirlerin elinde, kendisinde olan dünya nimetlerinden daha
fazlası var. Mal, mülk, saltanat, imkân, fırsat, zevk, eğlence
hepsi onların elinde. İş böyle olunca kul sanki Rabbi ile
pazarlık etmekte ve “neden bana değil de, o kâfirlere verdin?”
diyerek isyan etmekte, o kâfirlerin elindekilere imrenmektedir.
Kendisinde kâfirin elinde bulunanların sadece bir kısmı var.
Tabii bir de isyan edenlerin, kâfirlerin, zalimlerin kendisi
üzerinde baskıları, zulümleri de var. Sırf müslümanlığından
dolayı kâfirlerin zulümlerine de maruz kalıyor. Ama buna karşın
Allah’a imanı, Allah’a kulluğu ve Rabbini yüceltmesi var.
Böyle bir pazarlıkta kulun
ayağının kayması, kâfirlere meyletmesi, kulluğundan
vazgeçivermesi bir an meselesidir. Kâfirlerin safına geçivermesi
bunların tamamının değişmesi anlamına gelecektir. Hem o
kâfirlerden gelen saldırılardan, eziyetlerden, işkencelerden
kurtulacak, hem de onların elindeki tüm dünya mallarına,
mülklerine, dünya zevk ve eğlencelerine o da ulaşmış olacaktır.
Ama Rabbimiz buyuruyor ki:
“Ey kullarım, sakın ha sakın onların elindekilere göz dikmeyin!
Dünya hayatından onlara bolca verdiğimiz süslere, ziynetlere
imrenmeyin. Unutmayın ki, Biz bütün bunları onlara sadece
imtihan için veriyoruz. İyi bilin ki onlar çok çabuk biter. Ama
bitmeyen, tükenmeyen, hayırlı olan, süresiz olan Rabbinizin
katındaki rızklardır. Cennet ölümsüzdür, cennet nimetleri
sonsuzdur, cennet hayatı bâkîdir. Siz O’na yönelin, hedefiniz
kulluk olsun, sakın ha Rabbinizle pazarlığa girmeyin!
Kaybedersiniz, ayağınız kayar ve hüsrana uğrayanlardan
olursunuz.”
Günümüzde yine kulların
Rableri ile bir başka pazarlığı da rızk konusundadır. Allah
zülcelâl her konuda olduğu gibi rızk konusunda da peygamberleri
rehber olarak göndermiştir. Peygamberan-ı izam hazeratı rızkı
kazanma yollarını, nasıl ve nerelere sarfedilmesi gerektiğini
örnek bir hayat yaşayarak göstermişlerdir. Ama maalesef bu
konuda kul, Rabbi ile pazarlık ediyor ve gösterdiği yolu değil
de, aklına göre, nefsine göre olan yolları tercih ediyor.
Ali Küçük hocamızın bu
konudaki sözlerini ibretle okumak da fayda vardır:
“Eh efendim, yâni rızık da
bir kulluk değil mi? Rızık kazanmak için çalışıp çabalamak da
bir ibadet değil mi? Değil! Yanlış! Yanlış anlıyorsunuz! Yanlış
biliyorsunuz! Yanlış bilgilendirildiniz! Yanlış yoldasınız!
Sizler din gibi ticarete, din gibi rızık kazanmaya, din gibi
dünyaya bağlanmışsınız. Söylesenize, sizler şu anda peygamber
standartlarına göre mi rızık peşindesiniz? Peygamber gibi
yaşayın, peygamberin ihtiyaç anlayışına sahip olun, eğer
evinizde yiyecek yoksa o zaman rızık peşinde koşun, bir
diyeceğim yoktur. Ama yedi sülâlenize yetecek kadar rızık sahibi
olan, mal mülk sahibi olan sizler nasıl rızık peşindeyiz
diyebilirsiniz? Aldatmayalım kendimizi. Rızık peşinde değil köşe
dönme peşindeyiz bizler, köşe dönme.”
Yüce Rabbimizden bizleri
kendine layık bir KUL haline getirmesini niyaz ediyoruz. Öyle ki
KULLUĞUN tadına vararak hayatımızı geçirmeyi nasip eylesin. Bir
HİÇ olduğumuzu fark ederek, ömrümüzü KULLUĞUN bâlâsına ererek,
kamil bir imanla sona erdirmeyi nasib eylesin. Konyamızın
medar-ı iftarı Mevlana’mızın ifadesiyle son nefesimizde “Şeb-i
Aruz” olarak sevgilimiz Rabb Teala hazretlerine kavuşmayı nasib
eylesin.
Allahüzülcelal hiçbir
mevzuda bizi nefsimizin eline, şeytanın eline bırakıp da,
kendisiyle pazarlık etme cüretini gösteren kullardan eylemesin.
Ayağımızı kaydırmasın, şeytanın oyuncağı haline getirmesin.
Sadece kendisine kul olanlardan eylesin.
Âmin