DÜNYA İÇİN
NE KADAR ÇALIŞALIM?
Bismillahirrahmanirrahim
Elhamdü lillahi rabbil
âlemin vessalatü vesselamü ala rasulina Muhammedin ve ala alihi
ve sahbihi ecmain.
Bugünkü sohbetimizde,
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin bir sahabenin şahsında
ümmetine yapmış olduğu bir kısım tavsiyeleri inşallah beraber
görmeye, ibret almaya çalışacağız. Bu zat mübarek bir zattır.
İsmi Kays b. Asım el-Minkari’dir. O şöyle diyor:
“Ben Beni Tenim’den bir
cemaatle beraber Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem
efendimize geldim. Efendimiz bize su ve sidr ile (sidr sabun
yerine geçen bir bitkinin yapraklarıdır) yıkanmamızı emir
buyurdu. Ben de emirlerine imtisalen yıkandım ve tekrar huzur-ı
nebiye vardım.
Ya Rasullallah bize şümullü
bir vaaz eyleyin ki onunla amel ederek istifade edelim, diye arz
ve ricada bulundum.
Efendimiz sallallahu aleyhi
ve sellem de bu ricam üzerine bana şu tavsiyelerde ve şu
nasihatlerde bulundu:
“Ey Kays! Şüphesiz ki izzet
ve refahla beraber zillet ve fakr vardır.”
Yani insan hayatında izzet,
refah ve şeref vardır. Fakat bu hayat içinde zillet, fakr/muhtaçlık
da vardır.
Dünyada zillete düşmemek
için küfran-ı nimet yapmamak, daimi şükretmek lazımdır. Çünkü
Allah Teala:
“Eğer şükrederseniz
nimetlerinizi artırırım, Eğer küfran-ı nimette bulunacak
olursanız, şüphesiz benim azabım pek çetindir.” (İbrahim 14/7)
buyuruyor.
Değerli Müminler!
Zaman zaman sizlere hitab
ederken dikkat çekmişimdir: Nimetin az ve çokluğuna bakmadan
şükretmekle mükellefiz. Çünkü “Az nimeti az sanma, kimden
geliyor ona bak” demişlerdir. Demek ki dünyada zillete,
meskenete düşmemek için Allah’ın verdiği nimetlere şükretmek
lazımdır.
Peki, onun şükrü nedir?
Zekâta tabi malımız varsa zekât vermektir. Sadaka vermektir. Ve
asla haram yerlerden kazanmamak, haram yerlere harcamamaktır.
Onun şükrü budur. Ahirette zillete düçar olmamak için, taat
üzerine gevşeklik göstermeyip, kulluğu ifaya muvaffak olmak için
Cenabı Mevla’ya şükrü daim üzere olunmalıdır. Nitekim âlemlerin
efendisi, kâinatın sultanı, önderimiz, canımız, cananımız,
Peygamberimiz, efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Rab
Teala’dan “Allah’ım zikir, şükür ve hüsnü ibadet üzere bana
yardım eyle!” diye yardım diliyordu.
Öyleyse dünyada zillete ve
meskenete düşmemek için iktisat etmek, kazandıklarımıza az veya
çok olduğuna bakmadan şükretmek lazımdır. Şükrün nasıl
yapılacağını ifade etmeye çalıştık. Ahirette rüsvay olmamak
için, zillete düşmemek için ise Allah Teala’ya taat üzere bir
hayat geçirmek gerekir. Nitekim şöyle buyurulmaktadır: “Aciletin
izzet ve şerefi mal iledir.” Yani dünyada insanlar mal, mülk,
makam, mevki sahibi olurlarsa herkes onlara karşı ne yapar?
Etrafında dolaşırlar, hürmet, saygı gösterirler. Maalesef dünya
insanlarının gözü mala ve makama dönüktür. “Fakat geriye
bırakılmış olan yani ahiretin izzet ve şerefi ise amali saliha
iledir.”
Kim ki dünyada Allah’a
layık-ı veçhile, O’nun istediği şekilde kulluk yaparsa, işte o
insan ahirette izzet bulur, şeref bulur. Allah indinde makbul
bir kul olur. Ve ebedî olarak cennet-i âlâda saadete kavuşur.
Öyleyse kul, dünyanın izzetine mi talip olmalı, ahiretin
izzetine mi talip olmalı? Elbetteki dünyanın izzeti kendisine
verilir ve onu layık-ı veçhile kullanır, şükrünü eda ederse o
kişi dünyasına ahirete çevirmiş bir insandır. Evet, bir insanda
hem dünyanın nimetleri hem de ahiret nimetleri birleşmişse ne
güzeldir. Nitekim Hz. Ali:
“Din ve dünyanın her
ikisinin bir arada bulunduğu zaman ne güzeldir.” buyuruyor.
Sıhhatin var, aklın var,
geçinecek kadar bir kisbin, kazancın var. Bununla beraber güzel
bir İslamîhayat yaşıyorsun. Bu ne güzel bir şey, bu ne büyük bir
nimettir.
“Fakat dinsiz dünyayı
Cenab-ı Hak mübarek eylemesin, zaten mübarek de eylemez.”
buyuruyor Hz. Ali kerramallahu veche.
Dinsiz bir dünya: Bir insan
düşününüz ki Allah onu yaratmış, dünyanın çeşitli nimetlerine
gark etmiş ve fakat o, yaratıcısına isyan ediyor. Küfran-ı nimet
yapıyor. Hatta Rabbini inkâr ediyor. İnançsız, dinsiz, karanlık
bir dünyanın insanı oluvermiş. Böylesi bir insan bütün dünyayı
eline geçirse, bütün dünyanın imkânlarına sahip olsa onun için o
bir mekirdir. Ve onun için o bir istidraçtır. Yani akıbeti
kötüdür.
Netice, müminin kastı,
hedefi ahiret olmalıdır. Dünyaya ahiretin vesilesi olması
hasebiyle ehemmiyet verir müslüman. Yani biz dünyaya ahiret
hayatımızı kazandığımız için önem veririz. Yoksa başka bir
manada değil. Dünya ve ahiret, ikisi birbirinin zıddıdır.
Terazinin iki kefesi gibi birinin ağır basması diğerinin hafif
olduğunu gösterir.
Değerli müslümanlar!
Büyük mutasavvıf, büyük âlim
Şibli rahmetullahi aleyhten şöyle bir rivayet vardır. (Kendisi
Bağdat’ta, İmamı Azam Hz’lerinin kabr-i şerifinin bulunduğu
mezarlıkta yatmaktadır.) Der ki:
“400 üstada hizmet ettim ve
bunlardan 4000 hadis okudum. Sonra bunlardan birini seçtim ki
kurtuluş ve saadeti onda buldum. O hadis-i şerif şudur:
‘Dünya için çalış, orada
kalacağın kadar. Rabbin için amel et, O’na olan ihtiyacın kadar.
Ahiret için çalış, orada kalacağın kadar. Cehennemden korun, ona
olan tahammül ve sabrın kadar.’
Bu hadis beni Allah’a taat
ve kullukta yönlendirmek için kâfi geldi. Bununla amel etmeye
çalıştım.”
Ne kadar camiulkelim, bütün
güzellikleri, manaları kendisinde cem etmiş bir hadis. Dünyada
ne kadar kalıyoruz? İşte kimisi bebekken, kimisi yirmisinde,
kimisi ellisinde, altmışında, yetmişinde, kimisi yüzünde,
velhasılıkelam kısa bir zaman içerisinde Rabbe yürünüyor. Bu
kısa zaman için bütün hayatımızı, bütün mesaimizi buraya
verirsek bu akıl işi midir?
Ahirette ebedî kalacağız.
Ölüm yok, ölümsüz bir dünyaya tulû ediyoruz. Bu dünyadaki
ölümümüzle ölümsüz bir hayata doğuyoruz. Peki, ora için amel
yapmaya çalışsak acaba dünya için çalışmaya vakit bulabilir
miyiz? Kaldı ki Rabbimiz bize acıyor, merhamet ediyor da
“dünyanızı da ihmal etmeyin, dünyanız için de çalışın fakat
ahiretinizi unutturacak bir dünya sevgisini, dünya hizmetini
asla ve asla hayatınıza yakınlaştırmayın. Kalbinize o sevgiyi
koymayın” diyor.
Sonra; Rabbimize hangi an,
hangi saniye ihtiyacımız yok ki... Bir nefes alıp verme anında
bile O’na muhtacız. Bir anlık nefesimizi alıp veremezsek şu
hayatımızı devam ettirebilir miyiz? Öyleyse ona göre amel et,
taat et, ona göre ibadet et.
Sonra; cehennem ateşine ne
kadar dayanabilirsen o kadar günah işle.
Değerli müminler, şöyle bir
tefekkür edelim! En hafif bir ateşe, bir mum ateşine parmağımızı
bir yaklaştırsak ne kadar tahammül edebiliriz ki... Ya cehennem
ateşi? Cehennem ateşinden bir şûle, bir parça dünyaya düşmüş
olsaydı yeryüzü yok olur, yanar, kül olurdu buyruluyor. Böyle
bir ateşe tahammülümüz ne mümkün?
Onun için Şibli Hz’leri 4000
hadis içinden bu hadisi seçtim ve hayatımı bu doğrultuda tanzim
etmeye çalıştım buyuruyor.
Hesaba çekilmeden önce
hesaba çekilmek, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem
tavsiyelerine böyle devam ediyor. Her şeyin bir muhasibi-hesaba
çekeni vardır. Allah Teala ise her an insanı hesaba çekmektedir.
Büyük hesap ise mahşerdedir.
“Ey iman edenler! Allah’tan
korkunuz da yarın için (yani öbür âlem için) kendinizden önce ne
amel gönderdiniz bir bakınız. Muhakkak Allah yaptığınız her
şeyden haberdardır.” (Haşr 59/18)
Evet, Allah yaptığımız her
şeyden haberdardır ve o büyük hesaba, mümin hazır olmakla
mükelleftir. Hazırlanmazsa zarar ve ziyana uğrayacak, cehennemin
alevli ateşine girecek kendisidir.
Akıllı bir insan, şu yol
boyunda giderken kendisini bir uçuruma atar mı? Akıllı bir
insan, şu yol boyunda giderken bir ateş görse kendini ateşin
içine atar mı? Öyle birisini görseniz siz bu insana akıllı der
misiniz? Hatta acırsınız. Vah zavallıcık aklını kaybetmiş
dersiniz. Asıl acınacak insan, dünyada küfre, şirke düşen,
münafıklık yapan, nifak içinde olan, büyük günahları irtikab
eden ve dolayısıyla Allah’ın o büyük azabına, cehenneme layık
olan insandır. Asıl aklını kaybetmiş insan budur. O, dünyanın
birçok metaını bir araya getirip toplayabilir. Haram, helal
demeden birçok malı yığabilir. Veya bin bir iftiralarla,
yalanlarla, bin bir şahsiyetsizlikle nice nice makamları elde
edebilir. Bunları akıllı mı zannediyorsunuz? Halk bunları
akıllı zanneder ama Allah indinde bunlar akıllı değil
ahmaktırlar.
Hz. Ebubekir radıyallahu
anh:
“İnsanların en akıllısı
takva sahibi olanlardır. Allah’tan korkan muttaki
müslümanlardır. Ve dolayısıyla dünyaya aldanmayan, dünyanın
alâyişine kapılmayan, malına, mülküne, makamına, mevkiine
aldanmayan ve ahiret amellerine yönelip ateşten sakınanlardır.
Cehennem ateşinden sakınanlar, Allah rızası için Allah’a kulluk
edenlerdir. Gerçek ahmaklar, beyinsizler ve akılsızlar ise facir
olanlardır.” buyuruyor.
Facir ya kâfirdir, ya
münafık, ya da müşriktir veya fasıktır. Büyük günah
işlemektedir. İşte bunlara fasık denir. Mümin, ama büyük günah
işliyor, müminim diyor ama Allah’a isyan ediyor, müminim diyor
ama kitabın bir kısmına inanıyor bir kısmına inanmıyor. İşte
onlar facirdirler ve onların akıbeti kötüdür ve en akılsız, en
beyinsiz ve en ahmak onlardır.
Değerli müslümanlar!
Rasulullah sallallahu aleyhi
ve sellem Kays b. Asım radıyallahu anha nasihatlerine şöyle
devam ediyor:
“Şüphesiz her iyilik için
sevap, her kötülük için ikab vardır. Meğerki afv-ı ilahi imdada
yetişe.”
Rasulullah sallallahu aleyhi
ve sellem:
“İnsanlar kendi amelleri ile
mükâfat veya mücazat görürler” buyuruyor. Amelleri hayır ise
mükâfatı hayır ve ihsan, amelleri şer ise mücazatı azab ve
ikabtır.
Allah Teala da:
“Herkes kesbettiği,
kazandığı amellerine mukabil rehindir.” (Müddessir
74/38)buyuruyor.
Her şey Cenabı Hakkın
muradına bağlıdır. Dilerse, iyiliklere 10’dan 700’e ve daha
hesapsız meblağlara kadar lütuf ve ihsan eder. Dilerse günahı da
adedi ile cezalandırır. Ve yine dilerse merhameti ile affeder.
Ama Allah’ın günahlarımızı affetmesi için, mağfiret olunmamız
için Allah’a yönelmemiz, tevbe etmemiz, yaptığımız günahlardan
pişmanlık duymamız lazımdır. Yoksa o günahlarda ısrar ederek
Allah’ın affını beklemek bir hamakattir. Bir büyük Allah dostu
şöyle diyor:
“Ben şaşarım o insana ki
yaptığı bütün ameller cehennemlik amellerdir. Fakat hep
Rabbinden cennet beklemekte, ümit etmektedir.”
Evet, sürekli Allah’a isyan
ediyorsunuz. Sürekli tuğyan içindesiniz. Allah’ın emirlerini
yerine getirmediğiniz gibi nehyettiklerini de yapıyorsunuz.
Sonra da cennet bekliyorsunuz. Evet, şaşılacak, acınacak insan
budur.
Peygamberimiz sallallahu
aleyhi ve sellem Kays b. Asım radıyallahu anha nasihatlerine
şöyle devam ediyor:
“Şüphesiz her ecel için
levh-i mahfuzda bir takdir vardır.”
Yani her şey takdir
olunmuştur. Onlar değişmez. Ecel takdir olunmuştur. Rızk takdir
olunmuştur. Bir insanın said mi, şaki mi olacağı Allah indinde
takdir olunmuştur. Yani Allah onları biliyordu ve levh-i mahfuza
yazmıştı. Ama biz o takdirin ne olduğunu bilmiyoruz. Bizim
hakkımızda said mi yazılmış, şaki mi yazılmış bilmiyoruz.
Öyleyse bize düşen sürekli, kesintisiz olarak ibadet etmek tevbe
etmek, ümitle Allah Teala’ya yalvarıp, yakarmak, kulluk
yapmaktır. Rasulullah:
“Ey Kays, sana beraber
defnolunacağın bir arkadaş lazımdır.” buyuruyor.
Evet, mezarına seninle
beraber konulacak bir arkadaş lazımdır. Ora kıyamet sabahına
kadar senin mekânındır. Senin evindir, orada arkadaşsız olmaz.
Hâlbuki arkadaşların sağ sen ise ölüsün. Yani geride bıraktığın
bir arkadaşın var, o yaşamaya devam ediyor. Sen ise ondan önce
ölmüşsün. Veyahut da baban, annen, çocukların, hanımın,
yakınların geride kalmışlar. Bunlar seninle mezara
girmeyecekler. Öyleyse mezarda beraber kalacağın bir arkadaş
edin.
“Eğer arkadaşın kerim yani
cömertse sana ikram eder, eğer leim ise, kötü bir insan ise kötü
muamele eder.” buyuruyor.
Değerli müminler!
Rasulullah sallallahu aleyhi
ve sellem, sen kabirde bir arkadaş edin yani güzel ameller yap.
Senin kabirdeki arkadaşın, güzel amellerin veya çirkin
amellerindir diyor. Mervidir ki, ölü mezara defnedildikten
sonra, ruhu Cenab-ı Hakkın emriyle cesedine temas eder ve meyyit
kendine gelir. Şöyle doğrulur, oturur. Bu esnada baş tarafında
güzel yüzlü, güzel kokulu, munis bir şahıs görür. Ona, ‘sen
kimsin?’ diye sorar. O da, ‘ben senin salih amelinim. Dünyada
hep beraberdik. Namazda, oruçta, camide, cemaatte, sohbette hep
beraberdik. Beni tanımadın mı? O güzel taatin, amellerin, Allah
yolunda hizmetlerin hep beraberdik. Hiç ayrılmadık. Onun için
ben seni mezarda yalnız bırakmıyorum. Burada da kıyamet sabahına
kadar beraber olacağız’ der.
Eğer bir insan dünyada
şirkle, küfürle, nifakla, isyanla, tuğyanla, kötülüklerle dolu
bir hayat geçirmişse bakacak ki yanında çok asık suratlı,
heybetli, korkunç görünümlü birisini görecek ve diyecek ki: ‘Sen
kimsin ben seni tanımıyorum?’ O diyecek ki, ‘nasıl olur da beni
tanımazsın. Sürekli beraberdik. Allah’ın men ettiği nice nice
kötü yerlerde beraberdik. Hep iyiliklerin önüne geçer,
kötülükleri teşvik ederdik ya beraber. İnsanlar bir güzel amel
işlediği zaman nasıl da onlara mani olmaya çalışırdık? Hatta
gerekirse zulmederdik. Gerekirse beraber öldürürdük. İşte ben o
kötü amellerinim. Dünyada beraberdik, kıyamet sabahına kadar
burada da beraber olacağız. Senin arkadaşın olacağım’ der. Bir
rivayette meyyit o hali görünce öyle bir feryat eder ki, bu
feryadı insanlar ve cinlerden başka bütün mahlûkat duyar. Eğer
insanlar veya cinlerden birisi duymuş olsaydı, hayatta
kalamazlardı diyor. Öylesine korkunç bir feryat eder.
Peygamberimiz sallallahu
aleyhi ve sellemin Kays radıyallahu anha son nasihatleri şöyle:
“Sonra o arkadaşın yani
amelin seninle beraber haşrolunur. Sen de ancak onunla yeniden
yaratılırsın. Ve ancak ondan mesul tutulursun. Öyleyse amel-i
salihten başka arkadaş seçme. Zira amelin salih olursa, dünyayı
ve içindekileri unutur da ancak onunla ünsiyet edersin. Eğer
amelin kötü olursa ondan müthiş bir korkuyla korkarsın. Sadece
onun korkusu bile sana yeter. Bu bahsedilen amel, ancak senin
fiillerinden ibarettir ya Kays! Bunlara dikkat et, tefekkür et
ve bu doğrultuda kendine bir hayat seç.”
Rabbimiz, bizleri de
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin Kays radıyallahu anha
yapmış olduğu nasihatlerden, bu güzel hitabelerden
nasiplendirsin ve hayatımızı İslamlaştırıp güzelleştirsin.
Müslüman olarak yaşatsın, müslüman olarak ruhumuzu alsın,
müslüman olarak haşretsin. Âmin.