“BEN ANCAK
MÜSLÜMANLARDANIM”
Müslümanım diyebilmek,
müslümanca yaşayabilmek, müslümanlığa davet edebilmek ne büyük
şeref. Bu payeyi veren Allah Teâlâ şöyle buyuruyor.
“Allah’a çağıran yararlı iş
işleyen ve Ben ancak müslümanlardanım diyen kimseden daha güzel
sözlü kim vardır.” (Fussilet 33)
“Rabbin ona müslüman ol
demiş; o da: Âlemlerin Rabbine boyun eğdim, demişti.” (Bakara
131)
“Ey iman edenler! Hep
birlikte İslam’a girin. Şeytanın adımları ardınca gitmeyin.
Muhakkak ki o sizin apaçık düşmanınızdır.” (Bakara 208)
Allah Teâlâ, O’nun elçileri
ve salih kullar, insanları sürekli Allah Teâlâ’ya itaate, boyun
eğmeye ve selamete davet ederken şeytan ve taraftarları ise
dalalet ve felakete çağırmaktadır.
Müslüman, Allah’ın
hükümlerine sürekli itaat edendir. O, yaratıcısını tanır, O’nu
mutlak hâkim olarak kabul eder. Kanun ve emirlerine samimiyetle
boyun eğer, ferdî ve sosyal hayatı ile ilgili prensiplere tam
uyar.
Müslüman, Rabbiyle,
nefsiyle, ailesiyle ve toplumla barışık insandır. İslam’ın ve
müslümanların hâkim olduğu tüm mekânlar ve zamanlar bu barışa,
huzur ve sükûnete şahit olmuştur. Tıpkı kâinatta şahit olduğumuz
huzur ve sükûn gibi. Herkes şahittir ki kâinatı oluşturan tüm
varlıklar arasında bir kanun ve düzen vardır. Her şey mükemmel
şekilde hayatiyetini ve işleyişini devam ettirmektedir.
Yeryüzü ve gökyüzü mükemmel
bir şekilde işleyişini devam ettirmekte, güneş, ay, yıldızlar ve
tüm gök cisimleri düzenli bir şekilde vazifelerini yerine
getirmekte, gece ve gündüz düzenli bir şekilde birbirini takip
etmektedir.
Bütün varlık âlemi de
Allah’a itaat etmiş ve boyun eğmiştir.
Kur’an bu gerçeği şu şekilde
ifade eder:
“Sonra duman halindeki göğe
yöneldi de ona ve arza ‘isteyerek veya istemeyerek gelin’ dedi;
“isteyerek geldik” dediler.” (Fussilet 11)
“Göklerde ve yerde olanlar
O’na teslim olmuşlardır.” (Âl-i İmran 83)
İşte Allah’ın vahyi
doğrultusunda hareket eden kâinattaki varlıklar da Allah’a
teslim olmuş durumdadırlar; yani İslam üzereler. Hatta
yaratılalı beri Allah’ın dilediği dışında, düzenlerinde hiçbir
sapma olmamıştır.
Hâlbuki en güzel kıvamda
yaratılmış insanoğlu için aynı şeyleri söyleyemiyoruz. Çünkü o
yaratılışından itibaren zikzaklar çizmiş kimi zaman müslim, kimi
zaman münkir olmuş, kimi zaman itaati, kimi zaman isyanı seçmiş,
kimi zaman uyanmış, kimi zaman gaflet çukurlarına
yuvarlanmıştır.
Yoğun bir manevî hasat
mevsimini geride bıraktığımız şu günlerde, “Hesaba çekilmeden
önce nefislerinizi hesaba çekiniz” Nebevî fermanı gereği
kulluğumuzu şöyle bir gözden geçirelim.
Allah Teâlâ bazı zamanları,
bazı zamanlardan; bazı mekânları da, bazı mekânlardan üstün
kılarak, kulların af ve mağfiretine vesile kıldığı manevî fırsat
günleri yapmıştır. Bu manevî fırsat günleri en iyi şekilde
değerlendirilmelidir.
Kulluk, itaat ve ibadetler
sadece bu günlere özel hale getirilmemeli, böyle bir durum
kulluk ve ibadet anlayışımızın tahrifi olmuş olur. İman ve
İslam’ın mahiyetini tam olarak öğrenip idrak etmeden kulluk ve
ibadetin mahiyeti tam olarak anlaşılamaz. İbadetler sadece belli
zaman ve mekânlarda ifa edilen adetlere dönüştürülmemelidir.
Allah Teâlâ’ya kulluk için
yaratılan insan, bu kulluğu en güzel şekilde öğrenip hayatında
gerçekleştirmelidir.
Kulluğun en ileri seviyede
gerçekleşebilmesi için şu sürecin takibi şarttır. Şüphenin asla
sızamadığı bir iman. Bu imanı doğrulayan salih ameller.
Hucurat suresinin 15.
ayetine kulak verelim:
“Müminler ancak Allah’a ve
Rasulüne iman eden, O’ndan asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda
mallarıyla canlarıyla cihad edenlerdir. İşte doğrular ancak
onlardır.”
Bu ayet-i celilede imandaki
samimiyet, mal ve canların Allah yolunda feda edilmesi şartına
bağlanmıştır. Bu fedakârlıkların ise Allah rızası için
gerçekleştirilmesi şarttır.
“İnsanlardan öyleleri de
vardır ki, Allah’ın rızasını almak için kendini ve malını feda
eder. Allah da kullarına şefkatlidir.” (Bakara 207)
Kimi gafiller de Allah
tarafından denendiğini unutur da Allah’a olan imanını denemeye
kalkar.
“İnsanlar içinde Allah’a bir
yar kenarındaymış gibi kulluk edenler vardır. Ona bir iyilik
gelince rahatlar, bir kötülük gelirse tam tersine döner;
dünyasını da ahiretini de kaybeder, işte apaçık hüsran budur.”
(Hac 11)
Bu kulluk ve itaat bir ömrü
kapsadığı zaman anlamlıdır. Sadece Ramazanlara, Kadir
gecelerine, bayramlara, cumalara ve belli merasim ve
toplantılara sığdırılmaya çalışılan kulluk, kulluk değildir.
Gerçek kulluk bir ömür devam eden ve insanın tüm davranışlarını
içine alan İslam programının hayata uygulanması ile mümkün olan
kulluktur.
Bu kullukta gaflet yoktur.
“Gafillerden olma.” (Araf
205)
Bu kullukta başıboşluk
yoktur.
“İnsan başıboş
bırakılacağını mı zannediyor.”
Bu kullukta tembellik ve
atalet yoktur.
“Ecelin gelinceye kadar
Rabbine ibadet et.” (Hicr 99)
Bu kullukta Rabbi her şeyden
çok sevmek vardır.
“İnananlar en çok Allah’ı
severler.” (Bakara 165)
Bu kullukta kalpler Allah’la
huzur bulur.
“Dikkat! Kalpler Allah’ı
anmakla huzur bulur.” (Rad 28)
Bu kullukta müslümanca
yaşayıp müslümanca ölmek var.
“...sadece müslümanlar
olarak can veriniz.” (Bakara 132)
Rasulullah sallallahu aleyhi
ve sellem:
“Nasıl yaşarsanız öyle
ölürsünüz! Nasıl ölürseniz; öyle ba’s olunursunuz” buyurmuştur.
Müslümanca yaşayıp,
müslümanca ölmek sadece dilek ve temennilerle gerçekleşmez.
Gereğini yapmak lazım.
Kulluğun önündeki engelleri
de göz ardı etmemek gerek.
Cehalet:
“Sen af yolunu tut, iyiliği
emret ve cahillerden yüz çevir.” (A’raf 199)
Nefs:
“Onlar ancak zanna ve
nefislerinin arzusuna uyarlar.” (Necm 23)
“Nefsî arzularını ilah
edineni gördün mü?” (Furkan 43)
Şeytan:
“Eğer şeytanın fitlemesi
seni dürterse hemen Allah’a sığın. Çünkü o işitendir bilendir.”
(A’raf 200)
Dünya:
“Bilin ki dünya hayatı ancak
bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal
ve evlat sahibi olma isteğinden ibarettir... Dünya hayatı ancak
bir geçimlikten başka bir şey değildir.” (Hadid 20)
Allah’a kulluğun önündeki
engelleri aşarak nice yeni Ramazanlara...