ARAŞTIRMACI
-YAZAR EBUBEKİR SİFİL İLE MÜLAKAT
4. BÖLÜM
“Âlimlerimizi Üretemedik,
Tükettik”
Şimdi işin ilim dünyası,
ilim adamı boyutu var. Yine, dünyada yaşanan bir İslami pratik
var İslam ülkeleri için. İslam ülkelerindeki farklı
coğrafyalarda yaşanan İslamî pratikler çoğu zaman birbirinden
farklı farklı. İslamî hareketler var. İslamî hizmet yaptığını
söyleyen çalışmalar, gruplar var. Bunları teorik olarak
destekleyen İslamî düşünceler var. Özellikle yakın dönem için,
geçmiş az çok tartışılıyor konuşuluyor vs. Yakın dönemde ortalık
biraz daha bulanık gibi. Diğer ülkeleri de bir kenara bırakalım
isterseniz, Türkiye’de yaşanan Müslümanlık bağlamında, yakın
dönemde yaşanan gelişmeler, bizim serüvenimiz, gidiş noktamızı
nasıl buluyorsunuz? Bir de bununla bağlantılı olarak, bir
yerelleşme olgusu var; yerel özelliklerin bir harekete,
düşünceye yansıması. Yani biraz somutlaştırırsak, mesela 12
Eylül sonrasında İslamî camia genelde tercüme eserlerden
besleniyordu. İşte Suriye, Mısır, Pakistan vs. zaman içinde
bundan kaynaklanan bazı sıkıntılar da yaşadık. Yani bizim
topraklarımızda yeşermeyen ağacın meyvesi bizi biraz rahatsız
etti. Yani rahatsız etti derken, Kuran ve sünnet ölçüsünde
değil, onun ötesinde pratik açıdan söylüyorum. Bütün bunları da
içine alan bir değerlendirme yapar mısınız?
Aslında İslam dünyasının
dününü konuşurken biz farkında olalım ya da olmayalım Osmanlıyı
konuşmuş oluyoruz. Ya da İslam dünyasının dününü konuşmak için,
Osmanlıyı konuşmak lazım. Dolayısıyla bugünü konuşmak için de
bizim, Osmanlıdan hareketle bugünü okuma tarzı üzerinde
konuşmamız gerekiyor. Belki bugüne kadar yapmadığımız ama
yapılması behemehal gerekli olan şey buydu. Bugün biz farkında
olmasak da bizi yeryüzünde önemli kılan, Osmanlıdan bize kalan
ilmî miras, medeniyet ufku, dünya görüşü ve pratik
tecrübelerdir.
Afganistan, Bosna, Kuzey
Afrika, Suudi Arabistan, Mısır değil ama Türkiye, ama Anadolu
ama İstanbul. Bizi önemli kılan budur. Çünkü tarihte ortaya
konmuş, yaşatılmış bihakkın temsil edilmiş bir tecrübe var.
O az önce sözünü ettiğim
kırılma noktasını yaşadığımız tarihten bu yana biz, tabii
olarak, kendimizi bulmak için deneme yanılma yöntemine
başvurduğumuzdan dolayı bir takım sıkıntılara düştük, halen
düşüyoruz. El yordamıyla yapıyoruz bunu çünkü. Mesela henüz,
Osmanlıca arşivleri, el yazması eserleri okuyabilecek nitelikte,
çapta, yeterlilikte insanımız son derece sınırlı. Türkiye’nin,
bizim geçmişimize, dünyanın geçmişine, bu coğrafyanın geçmişine,
dolayısıyla geleceğine ışık tutacak bir birikimi var ve bu
birikim kütüphanelerde yatıyor. Bu birikimi değerlendirecek,
arayacak, bulacak, ortaya çıkaracak insanımız, kadromuz yok.
Bizim, İslam anlayışımızı
bir süre tercüme eserlere bina etmemizin sebebi de budur. Fakat
hani böyle kökü kesilmiş bir ağacın üzerinden ince bir dal
çıkması gibi günümüzde bazı büyük şahsiyetlerin, bazı fedakâr,
feragatli insanların ismi etrafında kümelenmiş cemaatçikler
vardır ya, onlar gibi adını ihya etmemiz gereken, belki adına
dernekler kurup faaliyetlerine gitmemiz gereken pek çok ilim
adamımız var. Bunların yaptığı araştırmalar, bunların temsil
ettiği çizgi bize bugün yerli İslam anlayışının nasıl olması
gerektiğini, bugünün problemlerine yerli bir çözümün nasıl
üretilebileceğini göstermesi bakımından önemli olabilir. Ama biz
maalesef bunu çok ideal biçimde, arzu edilir biçimde bugüne
kadar yapamadık. Yaptıklarımız oldu. İşte Bediüzzaman merhumun
ismi etrafında bir kümelenme oldu. Fakat o kümelenme daha ziyade
onu tüketmek tarzında gelişti. Faaliyet gösterdi. Onu üretemedi.
Oysa o kendisinin üretilmesini isteyen birisiydi. “Benim her
söylediğimi olduğu gibi kabul etmeyin, mihenge vurun! Ola ki
benim söylediklerim arasında da yanlışlar vardır” diyen birisi.
Ama Bediüzzaman’ın böyle söylediği eseri bile şerh edilirken
burada hata yapmıştır denmedi. Bize göre hatalıdır denmedi.
Neden? Çünkü o her söylediğini her yazdığını ilhamla söyler,
vahiyle söyler, yanılmaz. Asla Edille-i Erba’ya aykırı bir tek
kelimesi bile yoktur, diye düşünüldü. Bediüzzaman merhum diyor
ki ben hata yapabilirim, mihenge vurun öyle alın. Şimdi biz
diyoruz ki hatasızdır. Bu bir örnek. Bu Süleyman Efendi merhumun
ismi etrafında da yapıldı. Başka şeylerde de yapıldı. Tüketildi
yani. Üretilmedi. Oysa, Osmanlı’nın son dönemlerinde yetişen
ilmî kadronun şöyle bir özelliği var: Bunlar Osmanlı’nın
modernizmle hesaplaştığı, yüzleştiği, karşılaştığı kritik zaman
diliminde yaşamış insanlar. Dolayısıyla bunların düne ilişkin
yorumları bugüne ilişkin cevapları bizim için hayatî önem ifade
eder. Bunlar arasında Mustafa Sabri Efendi var, Zahid el-Kevseri
var, Ahıskalı Ali Haydar Efendi var, Ahmet Cevdet Paşa var. Pek
çok isim var. Yine Elmalılı Hamdi Yazır var, Bediüzzaman var.
Bunlar yaşadıkları döneme hem entelektüel birikimleriyle, hem
ilmi vukûfiyetleriyle, hem bürokratik kişilikleriyle damgasını
vurmuş insanlar. Biz bunları yeterince değerlendiremiyoruz,
tanımıyoruz maalesef.
Yerli bir İslam anlayışı ve
yerli çözümler bu toprakların yetiştirdiği insanların
tanınmasıyla mümkün olabilecektir. Biz bunu belki tasavvufi
hareketlerle sınırlı olarak yaptık bugüne kadar. Belli bir
fonksiyon da icra ettiler doğrusu. Ama bunu ilmî, entelektüel
seviyede mutlaka yaymamız lazım. Öbür hareketlerden istifade
edilemez mi? Elbette ki edilir. Mesela bu bağlamda az önce
sözünü ettiğim Pakistan’da yaşayan bir gelenek var. Halen orada
Kütüb-i Sitte’ye şerhler yazılıyor, Kuran tefsirleri yazılıyor.
Bunlar çok önemli, hatta hadisle ilgili yeni yeni tasnif
çalışmaları yapılıyor. İşte Kandehlevi’nin Hayatüs-Sahabe’si bir
örnektir. Buna benzer daha pek çok örnek var. Dolayısıyla bugün
mesela Türkiye’de herhangi bir hadis kitabını yetkin biçimde
şerh edebilecek âliminiz yoksa yapılmış çalışmalardan istifade
etmek zorundasınız. Buhari bugüne ne söyler, Buhari’de yer alan
hadislerden hareketle bugüne ne söyleyebiliriz? Bunun cevabını
belki bugün biz burada sınırlı olarak tercümesinde, şerhinde
bulabiliriz ama daha yetkin biçimini de Pakistan’da bulabiliriz.
Bunun gibi kelam sahasında, fıkıh sahasında ve daha birçok
sahada orada çalışmalar var. Burada da olmalı. Burada da
olmasının temel şartı, devam etmekte olan bir gelenektir. Bir
sistem işi bu. Ve mutlak surette üniversite tarzı modern eğitim
sisteminin dışında bire bir hoca-talebe ilişkisine dayanan ve
uzun süreçleri kapsayan bir sistemdir bu. Böyle bir sistemle
olmalıdır. Çünkü talebe hocasından sadece kuru kuruya nakilleri
almıyor. Aynı zamanda bir tavır alıyor, bir edeb alıyor, bir
ahlak alıyor, sözlü yorum alıyor. Dolayısıyla bu kartopu gibi
yuvarlandıkça büyüyen bir süreç halinde kendisini sürekli
geliştirerek devam ediyor. Ve son bir şey, bu işin başlangıcı
mutlak surette hiçbir beklentisi olmayan, bugün bana ne getirir
diye değil, bugünden elli yüz sene sonrasına ne getirir diye
bakan bir anlayışla bu yola çıkılması lazım. Maalesef Türkiye’de
şöyle bir handikap oluştu: Diyelim ki herhangi bir vakfa
herhangi bir finans kaynağına gidiyorsunuz proje sunuyorsunuz,
bugünden yarına bu bana ne getir diye bakıyor.
Mesela, bugünün ilmi
faaliyetleri arasında diyelim ki akademik sistemde bir öğretim
üyesi genellikle, ortalamayı söyleyelim -Türkiye’de bunun çok
fazla istisnası var çünkü- senede iki üç ilmi araştırması
yayınlanmazsa çok muteber birisi değildir. Bazı akademik
sistemler Batı’da onu dışarı atar. Türkiye’de işler böyle
yürümüyor ama olması gereken budur. Modernist sistemin kendi iç
tutarlılığı bakımından. Bizde nasıldır? Bizde habire ürün
vereceğim diye kendisini paralayan insan tipi yoktur. Önce
bulunduğu yeri bilen, edebini bilen, ukalalık etmeyen, talebelik
eden insan tipi vardır. Ondan sonra bu öğrendiklerini, ilmi bir
emanet olarak görüp bunları, Allah rızası için, daha sonraki
kuşaklara aktaran, bu hassasiyeti gösteren insan tipi...
Pek çok akademik faaliyete
katıldık hasbelkader. Gördük, adam ben yeni bir şey söylemeliyim
derdiyle kıvranıyor. İnsanların söylediğinden farklı bir şey
söylemeliyim, bu beni farklı yapmalı. Böyle bir sıkıntıyla
kıvranıyor ve saçmalıyor o zaman. Olmadık şeyler söylüyor. Bu
olmamalı. Önce edeb, önce talebelik. İşte hocasının yanında
herhangi bir konuda fetva vermekten imtina eden bir talebe. Ki
bunun temeli Efendimize dayanır. Bir soru sorulduğu zaman
yanındaki bir sahabiye, ‘buna cevap ver’ diyor.
- Ya Rasulallah siz
buradasınız, nasıl ben cevap veririm.
- Ver, diyor.
Yani böyle bir ahlak, böyle
bir yapı. Dolayısıyla Türkiye’nin, müslümanların, ümmetin
problemleri bugünden yarına nasıl çözülür gibi bir söylemle
hareket ederiz ya, bu çok aldatıcıdır. Çünkü bizim problemimiz
bugünden yarına çözülecek gibi değil. Bizim problemlerimiz
yapısal problemlerdir. Bu yapısal problemler de elli sene, yüz
sene sonrasını projeksiyon yaparak, hedefleri böyle koyarak
başarılabilir. Bugünden yarına öngörülmesi gereken budur.
Hocam müstefid olduk. Allah
razı olsun.