MALIYETI YUKSEK
IHTILAFLAR
Osmanlı insafsız batının
petrol uğruna “şehid” ettiği bir devlettir.
Osmanlının yıkılmasının
ardından, Osmanlının hüküm sürdüğü topraklarda irili-ufaklı
özellikle “ulusal” nitelikli bir yığın devletçikler oluştu.
Osmanlının hedefi Ortadoğu ya da Asya değildi. Osmanlı, bilhassa
Fatih’in İstanbul’u fethinden sonra Balkanlara, Avrupa’ya ve
hatta Roma’ya göz dikmişti.
Fatih, İstanbul’u
fethettikten sonra, İstanbul’daki yerli ahaliye(hıristiyanlar)
oldukça hoşgörülü davrandı. Bu davranış aslında stratejik bir
davranıştı. Zira fethe kadar olan dönemde İstanbul’a hâkim olan
zihniyet, İstanbul ahalisine göz açtırmıyordu. İnsan hakları
telaffuzu o dönemde söz konusu olmasa da; inanç, ibadet ve
düşünce özgürlüğü, Fatih’in İstanbul’u fethinden sonra
anlaşılmaya ve yaşanmaya başlamıştı. Fatih’in bu uygulamadaki
stratejik amacı, Roma’yı etkilemekti. Avrupa bunu fark etti ve o
günden itibaren de muhtelif tedbirlerle Osmanlıya meşguliyet
alanı olarak Ortadoğu ve Orta Asya’yı seçti!
Fatih’in vefatının ardından
Osmanlı hükümdarı olan sofu Beyazıd dönemi adeta bir kuluçka
dönemi gibidir. Zira sofu Beyazıd her ne kadar payitahtta uslu
uslu otursa da, başta Yavuz Sultan Selim olmak üzere birçok
Osmanlı aydın ve devlet adamları Fatih’in projesini tatbik için
çare arayışları ile hazırlık yapıyorlardı. Ve tabii ki
başkalarının eli de armut toplamıyordu. Nitekim Yavuz’un çok
kısa süren iktidarının(1512–1520) önemli bir kısmı Asya ve
Ortadoğu’daki gaileleri aşmakla geçti. Keza, 1514 Çaldıran
Savaşı ile 1517 Mercidabık-Ridaniye seferleri bunlardan
ikisidir.
16. yüzyılın başlarında
İran’da Şii inanış ve yaşayışına dayalı bir devlet kuran, anne
tarafından Akkoyunlu Devlet Başkanı Uzun Hasan’ın torunu, Sünni
bir anne olan Alemşah Begümhan’nın oğlu Şah İsmail, kurmuş
olduğu devletin İslam düşmanlarına karşı bir tehdit
oluşturmasından çok, Osmanlıyı yıpratmaya ve Anadolu’nun
muhtelif yerlerinde sünnî yaşayış ve inanışa karşı mücadele
etmeye yönelik faaliyetlerine öncelik tanıdı. Nitekim, sanki
Şiilik ayrı bir dinmişçesine Anadolu’daki sünnilere karşı
şiiliği pompaladılar ve Erzincan, Tokat, Kütahya, Isparta gibi
birçok Anadolu illerinde Şiilik kabul görür hâle geldi. Yalnızca
bu eylemler nedeniyle Anadolu’da 50 bin insan telef oldu,
1512’de Tokat’ta Şah İsmail adına hutbe okunmaya başlandı.
Yavuz, büyük bir gayretle
Orta Asya ve Ortadoğu’da kontrolü sağladıktan sonra Batı’ya
yöneleceği, yani dedesi Fatih’in projesini uygulamaya
başlayacağı zaman ve sefer anında iken Tekirdağ’ın Muratlı
ilçesi kırsalında Hasan Can’ın kolları arasında son nefesini
verdi.(1520)
Niçin konuya buradan
başladım? Doğrusu İslam’ın ilk dönemlerinden itibaren iç
bünyedeki çeşitli etnik ve mezhebî anlayış ve farklılıklar İslam
dünyasının önünde en önemli engelleri oluşturmuşlar ve bununla
da kalmayıp ortaya konulan ihtilaflar sonucunda güçlerini
kaybetmişler, İslam düşmanlarının da mevzî kazanmalarına fırsat
vermişlerdir.
Niçin Şah İsmail sorusuna
gelince, tarihen sabittir ki Şah İsmail ne Şiiliği ne de
Sünnîliği bilen birisi değildi. Yakın çevresini oluşturan ve
nesebi yeterince bilinmeyen bir takım danışmanlarının dümen
suyunda giderek, sözüm ona Osmanlıyı, sünnî anlayışı yıpratmaya
çalıştı. Ama onun bu gayretlerinden en çok İslam düşmanları
yararlandı. Bugün bile İslamî hassasiyetlerinden kaygı
duymadığım bazı Şii âlim ve mütefekkirlerin dışında çoğu Şii
mollaların hedefinde Allah düşmanları ile uğraşmak yerine, kendi
deyimleri ile “Yezid’in uşakları sünnîler”le uğraşmak önemli yer
tutmaktadır. İran İslam Devrimi ardından Devrim’in öncüsü İmam
Humeyni: “Şiilik de yok Sünnîlik de. Ancak İslam vardır.” Sözünü
söylediğinde, sünnî dünya bunu olgunlukla ve anlayışla karşıladı
genelde. Ama şii dünya fevkalade sert tepkiler ortaya koydu.
Hatta bazıları (hüccetîler) İmam’ı tekfire kadar götürdüler işi.
Her neyse vakıa bugün İslam dünyasının bir bütünlük içerisinde
olmadığıdır. Bunun da öne çıkan iki önemli nedeni var, bunlar da
mezhebî ve etnik ayrılıklardır. Bu ayrılıklar zaman zaman
alevlenmekte, zaman zaman sükûnete ulaşmakta.
Tarihen sabittir ki, her iki
tehlike de müslümanların güçlenme, ittifak, yakınlaşma
temayüllerinin artmaya başladığı dönemlere denk gelmekte.
Yavuz-Şah İsmail örneğini verdik. Keza Osmanlının son
dönemlerinde Abdülhamit Han’la yakalanan istikrarın İttihat
Terakki ile bozuluşuna da en azından dedelerimiz şahitlik yaptı.
Osmanlı sonrası İslam coğrafyasında ayrılıkları genelde İran
Devrimi’ne kadar etnik temelde götürdüler. Bizdeki İttihatçılar
Türklüğü ortak payda haline getirmeye çalışırken, Arap
dünyasının aklıevvelleri de: “Araplık bedenimiz, İslam
ruhumuzdur.” ifadelerini öne çıkarttılar. Ama her iki cenahın da
aydınları biliyorlardı ki, İslam dünyasının ilerlemesinin iksiri
Arap olmak, Türk olmak ya da Kürt olmaktan geçmiyordu.
İlerlemenin ya da uzun asırlar boyu bir arada yaşamanın ortak
paydası ‘MİLLET’ olmaktan kaynaklanıyordu. ‘Millet’ olmak öyle
cazibeli bir oluşum ki, buna muktedir olunduğunda müslümanların
safları arasına etnik ve mezhebî ihtilaflar giremez ve
girmemiştir de. Çünkü ‘millet’ olmaktaki üst kimlik ırkî ve
mezhebî değil, din birlikteliğidir.
Gelelim günümüze... Evet,
bugün de dün olduğu gibi İslam düşmanlarına karşı bir
birliktelik sağlanamıyor. Nedenler aşağı-yukarı aynı. Ama
bugünün dünyasında özellikle batının dînî duygularla ya da
seküler arzularla İslam dünyasına fitne sokmak istemesi geri
plana itilmiştir. Bunların mücadelesini, konjonktürü takipten
aciz, kendilerini aydın zanneden, laikliği ve sekülerizmi “din”
gibi kabullenen karanlıkta kalmış aydınlar-yerli aydınlar(!)
üstlenmişlerdir. Batının, İslam dünyasında yeni bir hilafet
devleti kurulması umurunda bile değil. Nitekim Lozan’da kendi
elleriyle Hilafetin sona erdirilmesini şart koşan batı,
İngiltere bugün hilafetin ihyası için çalıştığını söyleyen
Hizbut-Tahrir’e kucak açmıyor mu? 7–8 Ağustos 1994’deki Londra
Hilafet Konferansı bunun bir ifadesi değil mi? Velev ki onlar
böyle yapsalar da müslümanların bunu fark etmesi ve onların
eliyle takdime çalışılan hilafet devleti fikrini elleriyle
iterek: “Allah beni yeryüzüne hilafet devleti kurmak için değil,
kendisine kulluk için gönderdi.” demesi gerekmez mi?
Batı, Osmanlı sonrası İslam
dünyası ile mücadelesinde ekonomik çıkarlarını öne çıkartmıştır.
Onlar istiyorlar ki; İslam dünyasının tüm yeraltı ve yerüstü
kaynaklarına hâkim olalım. Bunun için de hem etnik hem de
mezhebî kavgaları İslam dünyasında başlatmakta hiçbir beis
görmüyorlar. Bunun mücessimleştiği coğrafya bugün için Irak’tır.
Batı’nın, özellikle Amerika ve İngiltere’nin amacı bugün dahi
enerjinin vazgeçilmez kaynağı olan petrol bölgelerine hâkimiyet
kurmaktır. Bir üçüncüsü olan İsrail ise bu projelere hem
tetikçilik yapmakta ve hem de kendi geleceğini garanti altına
almanın hesabını yapmakta.
2 Ağustos 1990, bu tarih
Saddam’ın Kuveyt’i işgal tarihidir. 17 Ocak 1991 ilk Körfez
Savaşı ya da Irak’ın üçe parçalanma tarihi, Mart 1991 baba
Buş’un Güney Irak’taki Şiilerle, Kuzey Irak’taki Kürtlere
Saddam’a karşı isyan çağrısı ve nihayet Irak’ın fiilen üç
parçaya bölünmesi. Dikkat ederseniz bu parçalanmada hem
etnik(Kürt unsuru), hem de mezhebî(Şiilik) unsurlar
kullanılmıştır.
15 Ekim 2005 Irak’ta anayasa
referandumu gerçekleşti. Sonuç hiç önemli değil. Amaç 1991’de
oluşturulan parçalanmanın resmiyet kazanması ile sözüm ona yasal
zemine işin oturtulmasıdır. Bu anayasa ile kuzeyde Kürtler,
güneyde Şiiler her an devletlerini ilan edebilirler. Artık Irak
diye bir devletten söz edilemez. Buyurun işte size nur topu gibi
21.yüzyılda etnik ve mezhebî unsurlara dayalı iki devletçik(!)
projesi.
Irak’ın parçalanmışlığının
Amerikan ve İngiliz menfaatleri ile çatışan bir tarafı yok.
İsrail için ise çifte kavrulmuş lokum. İsrail hem güçlü bir
Irak’tan kurtuluyor, hem halkı müslüman olduğu halde yönetim ve
yönetime hâkim olan zihniyeti seküler olan Kuzey Irak Kürt
devletçiği ile mezhebî temellere oturan Güney Irak Şii
devletçiğine kavuşuyor!
Ya Türkiye, İran, Suriye,
Suudi Arabistan? İsterseniz bu konuya girmeyelim. Zira çanlar bu
saydığım ülkeler için çalıyor. Merhum Seyyid Kutup yıllar önce
bugüne dikkat çekerek diyordu ki; “Dünyadaki gruplardan herhangi
birine bağlandığımız takdirde, yapılacak olan bütün harpler
başkalarının arazilerinde yapılacaktır. Türkiye, İran, Irak,
Suriye, Mısır ve Afrika’nın kuzeyi harbin bütün dehşetini
yaşayacaktır. Çatışmaların merkez sıkleti Pakistan ve Afganistan
olacaktır. Abadan ve Zahran da bulunan İran ve Arabistan petrol
merkezlerinde olacaktır…” Bölgemiz oraya doğru gitmiyor mu? Ne
dersiniz?