E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

 

 

SÜLEYMAN ARSLANTAŞ

KAPAK ;

MALIYETI YUKSEK IHTILAFLAR 

Osmanlı insafsız batının petrol uğruna “şehid” ettiği bir devlettir.

Osmanlının yıkılmasının ardından, Osmanlının hüküm sürdüğü topraklarda irili-ufaklı özellikle “ulusal” nitelikli bir yığın devletçikler oluştu. Osmanlının hedefi Ortadoğu ya da Asya değildi. Osmanlı, bilhassa Fatih’in İstanbul’u fethinden sonra Balkanlara, Avrupa’ya ve hatta Roma’ya göz dikmişti.

Fatih, İstanbul’u fethettikten sonra, İstanbul’daki yerli ahaliye(hıristiyanlar) oldukça hoşgörülü davrandı. Bu davranış aslında stratejik bir davranıştı. Zira fethe kadar olan dönemde İstanbul’a hâkim olan zihniyet, İstanbul ahalisine göz açtırmıyordu. İnsan hakları telaffuzu o dönemde söz konusu olmasa da; inanç, ibadet ve düşünce özgürlüğü, Fatih’in İstanbul’u fethinden sonra anlaşılmaya ve yaşanmaya başlamıştı. Fatih’in bu uygulamadaki stratejik amacı, Roma’yı etkilemekti. Avrupa bunu fark etti ve o günden itibaren de muhtelif tedbirlerle Osmanlıya meşguliyet alanı olarak Ortadoğu ve Orta Asya’yı seçti!

Fatih’in vefatının ardından Osmanlı hükümdarı olan sofu Beyazıd dönemi adeta bir kuluçka dönemi gibidir. Zira sofu Beyazıd her ne kadar payitahtta uslu uslu otursa da, başta Yavuz Sultan Selim olmak üzere birçok Osmanlı aydın ve devlet adamları Fatih’in projesini tatbik için çare arayışları ile hazırlık yapıyorlardı. Ve tabii ki başkalarının eli de armut toplamıyordu. Nitekim Yavuz’un çok kısa süren iktidarının(1512–1520) önemli bir kısmı Asya ve Ortadoğu’daki gaileleri aşmakla geçti. Keza, 1514 Çaldıran Savaşı ile 1517 Mercidabık-Ridaniye seferleri bunlardan ikisidir.

16. yüzyılın başlarında İran’da Şii inanış ve yaşayışına dayalı bir devlet kuran, anne tarafından Akkoyunlu Devlet Başkanı Uzun Hasan’ın torunu, Sünni bir anne olan Alemşah Begümhan’nın oğlu Şah İsmail, kurmuş olduğu devletin İslam düşmanlarına karşı bir tehdit oluşturmasından çok, Osmanlıyı yıpratmaya ve Anadolu’nun muhtelif yerlerinde sünnî yaşayış ve inanışa karşı mücadele etmeye yönelik faaliyetlerine öncelik tanıdı. Nitekim, sanki Şiilik ayrı bir dinmişçesine Anadolu’daki sünnilere karşı şiiliği pompaladılar ve Erzincan, Tokat, Kütahya, Isparta gibi birçok Anadolu illerinde Şiilik kabul görür hâle geldi. Yalnızca bu eylemler nedeniyle Anadolu’da 50 bin insan telef oldu, 1512’de Tokat’ta Şah İsmail adına hutbe okunmaya başlandı.

Yavuz, büyük bir gayretle Orta Asya ve Ortadoğu’da kontrolü sağladıktan sonra Batı’ya yöneleceği, yani dedesi Fatih’in projesini uygulamaya başlayacağı zaman ve sefer anında iken Tekirdağ’ın Muratlı ilçesi kırsalında Hasan Can’ın kolları arasında son nefesini verdi.(1520)

Niçin konuya buradan başladım? Doğrusu İslam’ın ilk dönemlerinden itibaren iç bünyedeki çeşitli etnik ve mezhebî anlayış ve farklılıklar İslam dünyasının önünde en önemli engelleri oluşturmuşlar ve bununla da kalmayıp ortaya konulan ihtilaflar sonucunda güçlerini kaybetmişler, İslam düşmanlarının da mevzî kazanmalarına fırsat vermişlerdir.

Niçin Şah İsmail sorusuna gelince, tarihen sabittir ki Şah İsmail ne Şiiliği ne de Sünnîliği bilen birisi değildi. Yakın çevresini oluşturan ve nesebi yeterince bilinmeyen bir takım danışmanlarının dümen suyunda giderek, sözüm ona Osmanlıyı, sünnî anlayışı yıpratmaya çalıştı. Ama onun bu gayretlerinden en çok İslam düşmanları yararlandı. Bugün bile İslamî hassasiyetlerinden kaygı duymadığım bazı Şii âlim ve mütefekkirlerin dışında çoğu Şii mollaların hedefinde Allah düşmanları ile uğraşmak yerine, kendi deyimleri ile “Yezid’in uşakları sünnîler”le uğraşmak önemli yer tutmaktadır. İran İslam Devrimi ardından Devrim’in öncüsü İmam Humeyni: “Şiilik de yok Sünnîlik de. Ancak İslam vardır.” Sözünü söylediğinde, sünnî dünya bunu olgunlukla ve anlayışla karşıladı genelde. Ama şii dünya fevkalade sert tepkiler ortaya koydu. Hatta bazıları (hüccetîler) İmam’ı tekfire kadar götürdüler işi. Her neyse vakıa bugün İslam dünyasının bir bütünlük içerisinde olmadığıdır. Bunun da öne çıkan iki önemli nedeni var, bunlar da mezhebî ve etnik ayrılıklardır. Bu ayrılıklar zaman zaman alevlenmekte, zaman zaman sükûnete ulaşmakta.

Tarihen sabittir ki, her iki tehlike de müslümanların güçlenme, ittifak, yakınlaşma temayüllerinin artmaya başladığı dönemlere denk gelmekte. Yavuz-Şah İsmail örneğini verdik. Keza Osmanlının son dönemlerinde Abdülhamit Han’la yakalanan istikrarın İttihat Terakki ile bozuluşuna da en azından dedelerimiz şahitlik yaptı. Osmanlı sonrası İslam coğrafyasında ayrılıkları genelde İran Devrimi’ne kadar etnik temelde götürdüler. Bizdeki İttihatçılar Türklüğü ortak payda haline getirmeye çalışırken, Arap dünyasının aklıevvelleri de: “Araplık bedenimiz, İslam ruhumuzdur.” ifadelerini öne çıkarttılar. Ama her iki cenahın da aydınları biliyorlardı ki, İslam dünyasının ilerlemesinin iksiri Arap olmak, Türk olmak ya da Kürt olmaktan geçmiyordu. İlerlemenin ya da uzun asırlar boyu bir arada yaşamanın ortak paydası ‘MİLLET’ olmaktan kaynaklanıyordu. ‘Millet’ olmak öyle cazibeli bir oluşum ki, buna muktedir olunduğunda müslümanların safları arasına etnik ve mezhebî ihtilaflar giremez ve girmemiştir de. Çünkü ‘millet’ olmaktaki üst kimlik ırkî ve mezhebî değil, din birlikteliğidir.    

Gelelim günümüze... Evet, bugün de dün olduğu gibi İslam düşmanlarına karşı bir birliktelik sağlanamıyor. Nedenler aşağı-yukarı aynı. Ama bugünün dünyasında özellikle batının dînî duygularla ya da seküler arzularla İslam dünyasına fitne sokmak istemesi geri plana itilmiştir. Bunların mücadelesini, konjonktürü takipten aciz, kendilerini aydın zanneden, laikliği ve sekülerizmi “din” gibi kabullenen karanlıkta kalmış aydınlar-yerli aydınlar(!) üstlenmişlerdir. Batının, İslam dünyasında yeni bir hilafet devleti kurulması umurunda bile değil. Nitekim Lozan’da kendi elleriyle Hilafetin sona erdirilmesini şart koşan batı, İngiltere bugün hilafetin ihyası için çalıştığını söyleyen Hizbut-Tahrir’e kucak açmıyor mu? 7–8 Ağustos 1994’deki Londra Hilafet Konferansı bunun bir ifadesi değil mi? Velev ki onlar böyle yapsalar da müslümanların bunu fark etmesi ve onların eliyle takdime çalışılan hilafet devleti fikrini elleriyle iterek: “Allah beni yeryüzüne hilafet devleti kurmak için değil, kendisine kulluk için gönderdi.” demesi gerekmez mi?

Batı, Osmanlı sonrası İslam dünyası ile mücadelesinde ekonomik çıkarlarını öne çıkartmıştır. Onlar istiyorlar ki; İslam dünyasının tüm yeraltı ve yerüstü kaynaklarına hâkim olalım. Bunun için de hem etnik hem de mezhebî kavgaları İslam dünyasında başlatmakta hiçbir beis görmüyorlar. Bunun mücessimleştiği coğrafya bugün için Irak’tır. Batı’nın, özellikle Amerika ve İngiltere’nin amacı bugün dahi enerjinin vazgeçilmez kaynağı olan petrol bölgelerine hâkimiyet kurmaktır. Bir üçüncüsü olan İsrail ise bu projelere hem tetikçilik yapmakta ve hem de kendi geleceğini garanti altına almanın hesabını yapmakta.

2 Ağustos 1990, bu tarih Saddam’ın Kuveyt’i işgal tarihidir. 17 Ocak 1991 ilk Körfez Savaşı ya da Irak’ın üçe parçalanma tarihi, Mart 1991 baba Buş’un Güney Irak’taki Şiilerle, Kuzey Irak’taki Kürtlere Saddam’a karşı isyan çağrısı ve nihayet Irak’ın fiilen üç parçaya bölünmesi. Dikkat ederseniz bu parçalanmada hem etnik(Kürt unsuru), hem de mezhebî(Şiilik) unsurlar kullanılmıştır.

15 Ekim 2005 Irak’ta anayasa referandumu gerçekleşti. Sonuç hiç önemli değil. Amaç 1991’de oluşturulan parçalanmanın resmiyet kazanması ile sözüm ona yasal zemine işin oturtulmasıdır. Bu anayasa ile kuzeyde Kürtler, güneyde Şiiler her an devletlerini ilan edebilirler. Artık Irak diye bir devletten söz edilemez. Buyurun işte size nur topu gibi 21.yüzyılda etnik ve mezhebî unsurlara dayalı iki devletçik(!) projesi.

Irak’ın parçalanmışlığının Amerikan ve İngiliz menfaatleri ile çatışan bir tarafı yok. İsrail için ise çifte kavrulmuş lokum. İsrail hem güçlü bir Irak’tan kurtuluyor, hem halkı müslüman olduğu halde yönetim ve yönetime hâkim olan zihniyeti seküler olan Kuzey Irak Kürt devletçiği ile mezhebî temellere oturan Güney Irak Şii devletçiğine kavuşuyor!

Ya Türkiye, İran, Suriye, Suudi Arabistan? İsterseniz bu konuya girmeyelim. Zira çanlar bu saydığım ülkeler için çalıyor. Merhum Seyyid Kutup yıllar önce bugüne dikkat çekerek diyordu ki; “Dünyadaki gruplardan herhangi birine bağlandığımız takdirde, yapılacak olan bütün harpler başkalarının arazilerinde yapılacaktır. Türkiye, İran, Irak, Suriye, Mısır ve Afrika’nın kuzeyi harbin bütün dehşetini yaşayacaktır. Çatışmaların merkez sıkleti Pakistan ve Afganistan olacaktır. Abadan ve Zahran da bulunan İran ve Arabistan petrol merkezlerinde olacaktır…” Bölgemiz oraya doğru gitmiyor mu? Ne dersiniz?

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.