ASABİYET
Yaratılışımızın üzerinden
binlerce yıl geçmiş olmasına karşın hâlâ bir çırpınış ve arayış
içindeyiz. Bir türlü kendi istikrarımızı sağlayamadık. Aslında
yaşanan âlem için insanın istikrarı âlemin istikrarı demektir.
İnsan kendi içindeki çalkantılarını çözememiş insanın dünyanın
çalkantılarına da çözüm bulması oldukça güçtür. Kendinin ve
evrenin varlık nedenini anladığı ve o yönde davranışlar
geliştirdiği gün her yere aranan huzur gelecektir. Bilgiler
insanları medenî yapmaz. Belki bazen o bilgi sahibine bile yük
olur. İnsanın iki önemli özelliği vardır
1-Öğretilebilir olması
2- Eğitilebilir olması
İnsanın öğretilmişliği onda
davranış haline gelmiyorsa bu öğretim yapılmamış sayılır.
Üniversiteler bitirmek, insanlar ve insanlık tarihi üzerine
araştırmalar yapmak, diğer canlıların yaşamlarını öğrenmek gibi
bu makaleyi yazmak da pratik hayata etki etmedikçe bir anlam ve
değer ifade etmez. Cahiller ve âlimler aynı davranışları
sergilememeliler. Hele konu dünya barışı, insanlığın geleceği
konuları olunca bilenler başkaları ile mutlaka paylaşmalı ve bu
doğru bilgilerin onların yaşamlarında davranış haline gelmesi
için gayret sarf etmelidirler.
Pratik hayata mutlaka
aktarılması daha doğrusu çıkarıp atılması gereken konulardan
biri belki de en önemlisi ASABİYET konusu olmalıdır. Asabiyet,
kendi ailesinden başlayarak, kabilesi, boyu, ulusu… gibi bağlı
olduğu ırk ve topluluğunun daima haklı olduğu, daima doğruyu
yaptığını taassup biçiminde savunmak, hatta kendi ırkdaşı yanlış
da yapsa yanında yer almak, onlar için haksız yere de olsa
mücadele etmektir.
Bugün insanlığın köşe bucak
aradığı tek şey huzurdur. Her yerde aranan barış ve güvenin
teminatı ise İslam’dadır. Sömürgeci, emperyalist, diktatöryal,
ırkçı şoven yaklaşımlar mazlum halk ve uluslarda da, azınlık ve
ezilmişlik psikolojisi ile biz de üstün ırkız ya da bizim
kavmimiz de ne yapsa haklıdır yaklaşımlarını beraberinde
getirmiştir. Irk taassubu konusunda felsefeler kurulmuş, binbir
çeşit görüşler icat edilmiş, kanunlar konmuş, ahlakî temeller
oluşturulmaya çalışılmıştır
Irkçılık, insanlık tarihi
içinde uzun bir geçmişe sahiptir. Eski Yunan, Roma, Mısır
toplumlarında egemen uluslar kendilerinin doğal üstünlüklerine
inanırlar, kendilerinden olmayan ulusları ikinci sınıf insan,
dolayısıyla köle ve hizmetçi olmak üzere yaratılmış topluluklar
olarak değerlendirirlerdi.
Tecrübeler de göstermiştir
ki bu durum insanlığın altına konulmuş bir bomba gibidir. Bu
bombanın bir kısmı infilak etti ve sonuçlarını hep birlikte
gördük hâlâ bazı kırıntılarını da görmekteyiz.
Yahudiler bu ırkçılık
duygularına dayanarak İsrailoğullarını Allah'ın seçkin kulları
kabul etmişler ve kendi dînî emirlerinde bile İsrailoğullarından
olmayanların haklarını ve seviyelerini, İsrailoğullarından daha
aşağı tutmuşlardır. Filistin İsrail mücadelesi gözlerimiz önünde
en dramatik biçimde.
Hinduların kast sistemini bu
ayırım ödüllendirmiştir. Bu yüzden Brahmanların üstünlüğü
kurulmuş, yüksek tabakadan olanlar karşısında diğer bütün
insanlar aşağı ve pis kabul edilmiştir. Paryalar zillet ve
rezaletin çukurlarına atılmışlardır.
Siyah ve beyaz ayrımına
örnekleri tarih sayfalarından aramaya gerek yok. Afrika ve
Amerika'da siyah cinsten olanlara yapılan zulüm ve işkenceyi,
bugün 21. asırda, herkes gözleri ile görebiliyor.
Avrupalıların Amerika
kıt'asına giderek Kızılderililere yaptıklarının, Asya ve
Afrika'nın zayıf milletleri üzerine hâkimiyet kurarak yaptıkları
zulümlerin altında hep, kendi millet ve ırkının çemberi dışında
olanların can, mal ve namusunun kendilerine mübah olduğu
düşüncesi yatmaktadır. Ve bu düşünce onlara, başka milletleri
yağmalamalarını, köle yapmalarını, hatta gerekirse varlık
âleminden silip atmalarını hakları kabul ettirmektedir.
Batı milletleri
ırkçılığının, bir milleti diğer bir millete karşı nasıl
canavarlaştırdığının en kötü örneklerini yakın zaman
savaşlarında göstermiştir. Ve hâlâ da yeni örnekleri
görülmektedir.
Bilhassa Nazi Almanya’sında
ırk felsefesi ve German ırkının üstünlüğü düşüncesinin, İkinci
Dünya Savaşı'nda sergilediği korkunç tablolar unutulmamıştır.
Osmanlı devletinin tasfiye
edilmesi ve yerine 50 küsur devlet kurulması sürecinde çekilen
acı, ızdırab ve kaybedilenler de unutulmamalıdır. Bugün bağımsız
olduğunu iddia eden bu devletler halklarına mutluluğu ve
zenginliği verememişler ve buhranlar içindedirler.
Çare nedir? Çare, her şeyin
en iyisini bilen Âlemin Rabbi Allah Teâlâ’ya kulak vermektedir.
“Ey insanlar! Doğrusu biz
sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışmanız
için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah
yanında en değerli ve en üstününüz en çok takva sahibi
olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdar
olandır.” (Hucurat 49/ 13)
"Sûra üfürülünce artık
aralarında neseb yoktur." (Müminûn 23/101)
Hz. Peygamber sallallahu
aleyhi ve sellem de şöyle buyurmaktadır:
“Allah cahiliyetten kalma
bir duygu olan babalar ve atalarla övünmeyi yasaklamıştır. Bu
atalar ister mümin ve muttakî, ister fâcir ve günahkâr olsun
fark etmez. Siz Âdem’in neslindensiniz ve Âdem de topraktan
yaratılmıştır. Sizden kavimlerle övünen bir kimse olmasın.
Atalarla övünenler cehennem kömürlerinden bir kömürdürler.
Onların bu hâli Allah nazarında burnuyla pislik yuvarlayan
pislik böceğinden daha kötüdür.” (Ebû Dâvud, Edeb, 112)
Bizler İslam milletindeniz.
İslam milleti de yalnız Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve
selleme inanan müslümanlar değil, ilk peygamberden bu yana
yaşamış tüm inananlardır. İslam'ın öngördüğü toplum; kan bağı,
soy ya da çıkar birliği gibi maddî temeller üzerine kurulamaz.
İnsanların doğal biçimde ve iradeleri dışında sahip oldukları
nitelikler İslâm toplumunun belirleyici ilkesi olamaz.
İslâm'a göre toplumun
oluşmasında, bireysel ve toplumsal ilişkilerin düzenlenmesinde
belirleyici tek ilke, insanların özgür iradeleriyle seçerek
bağlandıkları akideleridir. İnanç bağı İslâm toplumunun temelini
oluşturur. Tüm bireysel ve toplumsal şart ve nitelikler ancak bu
ortak inanç, ortak bağ içerisinde bir anlam kazanır. İnancın
birleştirmediği insanlar arasındaki kan yakınlığı, soy birliği
gibi tüm bağlar anlamını, geçerliliğini yitirir.
Bu nedenle İslâm toplumu
İslâm'ı bir din, bir hayat düzeni ve biçimi olarak benimseyen
insanların oluşturduğu toplumdur.
Üstünlük iddiası kibrin
sonucudur. En mütekebbir (kibirli) ise Allah’a isyan eden ve
insanın ebedî düşmanı olan şeytandır. Kibir kimde bulunursa
sahibini şeytanlaştırır. Hayırdan ve haktan da uzaklaştırır.
Bu üç beş cümleden oluşan
kısacık ayet İslam medeniyetinin son derece önemli üç temel
gerçeğini açıklamıştır.
1- Hepinizin aslı birdir.
2- Yaratıcının, insan
topluluklarını milletler, soylar, kabileler şeklinde düzenlemesi
sadece bir birlerinin farklı yönlerini kavrayıp tanımaları ve
birbirlerine yardımcı olmaları içindir.
3- İnsanlar arasında bir
üstünlük ve fazilet varsa ve olabilirse o da sadece ahlakî
üstünlük ve fazilettir.
Hz. Peygamber sallallahu
aleyhi ve sellem çeşitli hutbelerinde ve buyruklarında bu konuyu
daha da açarak izah buyurmuşlardır:
“Ey insanlar! Dikkat edin,
Rabbiniz birdir. Hiçbir Arabın Arap olmayana üstünlüğü yoktur ve
hiçbir Arap olmayanın da hiçbir Araba üstünlüğü yoktur. Siyah
renkte olanın hiçbir beyaz renkte olana, beyaz renkte olanın da
hiçbir siyah renkte olana üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva
iledir. Şüphesiz ki Allah katında en değerliniz Allah'tan en çok
sakınanınızdır.”
“Irkçılık davasına kalkışan
bizden değildir, ırkçılık üzerine savaşa girişen de bizden
değildir.” (Müslim)
Bu talimat sadece sözden
ibaret kalmamıştır. Müslümanlar İslâm’ın getirdiği evrensel
kardeşlik ilkesi ile cahiliye döneminde şiddetle hüküm süren
ırkçılık âdetini ezip yok etti. Kendilerini soylu ve üstün gören
Mekke aristokratlarının zulüm ve baskılarına rağmen İslâm,
Romalı Süheyb, Habeşli Bilal ve İranlı Selman gibi aşağılanan
insanların çabalarıyla başarıya ulaşarak evrensel bir toplum
oluşturdu. İslam bugün dünya çapında, renk, ırk, dil, vatan ve
millet farkı olmayan bir kardeşliği tesis etmiştir. Bu
kardeşlikte üstünlük, aşağılık, ayırımcılık ve taassubun hiçbir
izi yoktur.
Ne yazık ki Emevîler
döneminde İslam egemenliğinin yerini alan saltanatla birlikte
birçok cahiliye âdeti gibi ırkçılık da yeniden canlandı.
Irkçılık eğilimleri İslâm dünyasında ne zaman canlansa
müslümanlar çok şeylerini kaybetti. Ülkemiz de ırkçı
yaklaşımlardan önemli ölçüde etkilenmekte ve bu cennet misali
vatanda da batılının tahriki ile bir hiç uğruna canlar ve
servetler heba edilmektedir.
İslam kan bağının ve
akrabalık ilişkilerinin önemini inkâr etmez. Bilakis bu bağların
güçlendirilmesini, ilişkilerin geliştirilmesini öngörür.
".. adını kullanarak
birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık
bağlarını kırmaktan sakının." (en-Nisa 4/1)
"Geri dönerseniz, yeryüzünde
bozgunculuk yapmaya ve akrabalık bağlarını koparmaya dönmüş
olmaz mısınız?” (Muhammed 47/22)
“Müminler ancak
kardeştirler.” (el-Hucurât 49/10)
"Allah adaleti, ihsanı,
akrabaya vermeyi emreder." (en-Nahl 16/90)
"Sizden fazilet ve servet
sahibi kimseler, yakınlığı bulunanlara, yoksullara, Allah
yolunda göç edenlere bir şey vermemeye yemin etmesinler..."
(en-Nur 24/22)
"Ey insanlar, eğer imana
karşı küfrü seviyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi veliler
edinmeyin. Sizden kim onları veli edinirse, işte zalimler
onlardır." (et-Tevbe 9/23)
Müminler yalnız birbirlerini
dost edinirler ve yalnız birbirlerinin velisidirler:
"Onlar ki inandılar, hicret
ettiler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaştılar ve
onlar ki (yurtlarına göçenleri) barındırdılar ve yardım ettiler.
İşte onlar birbirlerinin velisidirler." (el-Enfal 8/72)
“İnanan erkekler ve inanan
kadınlar birbirlerinin velisidirler." (et-Tevbe 9/71)
"Ey iman edenler! Müminleri
bırakıp kâfirleri veli edinmeyin. Allah'a aleyhinizde olacak
açık bir delil vermek mi istiyorsunuz?" (en-Nisa 4/144)
İslam dininin ibadetleri ve
emirlerinin neredeyse tamamı sosyal içeriklidir. Günde beş vakit
kılınan namaz cemaati gerektirir. Zekât da böyledir. Yılda bir
kez yapılan Hac ibadeti de evrenseldir. Cenabı Mevla’nın
“…Düşmanlıkta ve günahta yarışmayın, iyilikte ve takvada yarışın
“(Maide 2) ayeti gereği bir milletin mensubu olan kişinin bütün
iyilik ve güzellikleri kendi ailesinde, kabilesinde, milletinde
görmek için çalışması asabiyet değil iyilikte yarıştır. Ümmetin
yolu da bu olmalıdır.