MİLLİYETÇİLİK AKIMLARININ
OSMANLININ PARÇALAMASINDAKİ
ROLÜ
Osmanlıların beylik
döneminden itibaren sürekli gözlediği Batıda, yani Avrupa
kıtasında neler oluyordu? XIV. Yüzyılda Orta çağ zihniyetine ait
geleneksel değerlere karşı yeni bir sosyo-kültürel dalganın
ortaya çıkmaya başladığı Avrupa, dünya tarihi için çok önemli
gelişmelerin yaşandığı bir kıta olma yolundadır.
Bir tarafta Rönesans, Reform
ve öteki oluşumlarla modern dünyaya ulaşan Batı medeniyeti
toprakları, diğer tarafta eskiye ait Bizans bölgelerini
fethederek İslamî bir devlet ve dini bir hayat tarzının geçerli
olduğu topraklar.
Osmanlı coğrafyası bu
kutuplaşmanın çok bariz ve sürekli yaşandığı bölgedir.
Osmanlılar kendilerini İslam dinin temsilcisi olarak gördükleri
için, ele geçirilen topraklarda kendi medeniyetlerini hayata
geçiriyorlardı. Fütuhatla birlikte kurulan müesseseler ve tanzim
edilen toplumsal hayat sayesinde İslam dini kendi tabii seyri
içerisinde bir sosyo-kültürel gelişmeyle yaygınlaşıyordu. Batılı
da bunu hiç istemiyor ve hazmedemiyordu.
XV. yüzyılda Avrupalılar
kıtalarında Hıristiyanlıktan başka bir dine tahammüllerinin
olmadığını ya da başka bir deyişle kendi değerlerine
güvensizliklerini, kıtanın öteki ucunda, İspanya’da katliamlarla
ve İslam medeniyetine ait ne varsa tahrip ederek
gösteriyorlardı. Aynı zaman dilimindeyse Osmanlılar,
Balkanlardan Avrupa içlerine kadar girerek İslam medeniyetinin
unsurlarını buralara taşıyorlardı. Kendi dışındakilere karşı
Batı medeniyetinin cevabı olarak algılayabileceğimiz katliamlar
Avrupa tarihinin bugüne kadar uzanan tarihinde ne kadar yer
tutarsa, Osmanlı tarihinde de kendine güvenmekten ileri gelen
hoşgörü o kadar yer tutar.
Hilal sembolüyle İslam
coğrafyası arasındaki metaforik ilişki Osmanlı ve bugünkü Türk
toplumu için ayrı bir anlama sahiptir. Osmanlı coğrafyasının
temel özelliği Batı ile sınır olmasıysa, Osmanlı kimliğinin
karakteristik özelliğinin de Batı medeniyetiyle yaşanan
“karşılama ve meydan okuma” jeopolitiği olduğu söylenebilir.
Batı medeniyeti zulüm ve
gözyaşı üzerine kurulmuştur. Avrupa’nın geçmişine şöyle bir göz
attığımızda şiddet, vahşet, kan ve gözyaşını görürüz. Kendi
içinde iç savaşlar, ırk ve mezhep kavgaları yüzyıllarca devam
etmiştir. Bunun geçmiş yüzyıllarda sayısız örnekleri olduğu gibi
yakın tarihimizde, Sırpların müslüman Boşnaklara yaptığı zulüm
hiçbir zaman unutulacak gibi değildir.
Fransız ihtilalinin en
önemli sonucu, milliyetçilik ilkesidir. Düşman ordularının
Fransa’ya saldırması Fransızları birleştirdi. Onların
milliyetçilik ve vatanseverlik duygularını güçlendirdi.
Fransızlar milliyetçiliği yani her milletin kendi kendini
yönetmesi ve bağımsız olması ilkesini bütün Avrupa’ya yaydılar.
Bu durum en çok imparatorlukları etkiledi. Çünkü yönetimleri
altında bulunan çeşitli milletler, milliyetçilik ilkesine göre
ayrı ayrı devletler kuracaklardı.
Çok uluslu bir devlet olan
Osmanlı Devleti de elbette bu akımlardan etkilendi. Çünkü
Osmanlı Devleti’ne bağlı Yunanlılar da Fransız ihtilalinin
etkisi altında kalmışlardı. Daha doğrusu bırakılmışlardı. Rusya
ve Avrupa devletlerinin kışkırtmaları ile birlikte Etnik-i
Eterya cemiyetinin çalışmaları sonucu Yunanlılar Osmanlı
Devletine karşı harekete geçtiler. Etnik-i Eterya cemiyetinin
amacı Bizans imparatorluğunu yeniden kurmaktı. Tepedelenli Ali
Paşa’nın Osmanlı yönetimine isyan etmesini fırsat bilen
Yunanlılar ayaklandılar. Eflak’da başlayan bu ayaklanma kısa
sürede bastırıldı.
İkinci isyan Mora’da çıktı.
Kavalalı Mehmet Ali Paşa oğlu İbrahim Paşa komutasındaki
kuvvetli bir ordu ve donanmayı Mora’ya gönderdi ve isyanın
bastırılması Avrupa’da büyük üzüntüye sebep oldu.
Ancak bunların arkası geldi
ve Avrupa devletlerinin Yunanlılara yoğun desteği ve Osmanlıya
aşırı baskıları ile Yunanistan Osmanlıdan bağımsızlığını ilan
eden ilk ülke oldu.
1878’de uluslararası gündem;
hasta adam denilen Osmanlı İmparatorluğunun yıkılması ve yıkılan
İmparatorluk içerisinde Avrupalı devletlere bağlı irili ufaklı
devletlerin kurulması üzerine kurulmuştu. Zira 1821 Mora isyanı
ile başlayan ve Yunanistan’ın uluslararası bir çözüm sonrasında
Avrupalılar tarafından devlet haline getirilerek Osmanlı
İmparatorluğundan koparılması ile denenen yöntem artık
imparatorluk içerisindeki bütün azınlıklara uygulanacak ve
imparatorluk bu şekilde dağıtılarak şark meselesi
çözümlenecekti.
Bu yöntem; Yunanistan’ın
bağımsızlığını kazandığı 1830 yılından itibaren, derhal
uygulanmaya başladı. Yöntem çok basitti. Önce bir azınlık grubun
hakları bahane edilerek uluslararası vesayet altına alınıyor, bu
azınlıklara reform yapması dikte ettiriliyor; bilahare azınlık
grubun bağımsızlık istekleri doğrultusunda isyanlar çıkarılması
sağlanıyor, Osmanlı bu isyanları bastırmak için kuvvet
kullanmaya başlayınca derhal Avrupalı devletler müdahale
ediyorlar, isyancılar önce özerklik daha sonra da bağımsızlıkla
mükâfatlandırılıyor ve bu şekilde Avrupalı devletler Osmanlı
devleti ile direkt olarak savaşmadan, imparatorluğun küçülmesini
sağlıyorlardı. Bunun yanında İmparatorluğun uzak olduğu
eyaletlere müdahale şansı olmadığından buraları da kolayca işgal
ediyor ve imparatorluğu adım adım parçalıyorlardı.
Bu çerçevede elden çıkan
devletler şunlardı; Yunanistan, Sırbistan, Karadağ, Bulgaristan,
Romanya, Arnavutluk, Tunus, Fas, Cezayir, Libya, Mısır ve
Kıbrıs. Avrupa’nın bu politikası On dokuzuncu yüzyıl boyunca
Osmanlının Avrupa ve Afrika’daki topraklarında başarılı
olmuştur.
Aynı metodu şimdi de
Türkiye’de ve uygun buldukları İslam coğrafyalarında deniyorlar.
Maalesef gafil müslümanlar sebebiyle de çok kere başarılı
oluyorlar. Asabiyetin kesin olarak yasaklandığı bir dinin
mesupları nasıl oluyor da bu tuzağa düşüyor ibret vericidir.
Tarihi birbiri ile kavga
halinde geçmiş Avrupalılar birlik oluştururken, 53 eyaletten ve
pek çok ırktan oluşan Amerika birliğini teminde problem
çekmezken İslam dünyasına ayrışmayı telkin ediyorlar, aynı
dinden, aynı dilden hatta aynı ırktan insanların sadece mezhep
farkı sebebiyle ayrı devletçikler kurması gerektiği zokasını
yutturuyorlar. Bu zokayı da aklı başında zannettiğimiz pek çok
müslüman yutuyor.
Ne kadar yazık.
Kaynak:
1- A’dan Z’ye Kültür
Ansiklopedisi, c:1
2- A’dan Z’ye Kültür
Ansiklopedisi, c:2
3- Osmanlı Ansiklopedisi,
c:2, s: 132
4- İnfal Ermeni Dosyası, 29
Eylül 2000