Çağların Sinsi
Hastalığı: IRKÇILIK
Irkçılık toplumları tehdit
eden büyük bir hastalıktır. Çağlar boyu insanlar bu baş
belasından bir türlü yakalarını kurtaramamıştır. Bundan
kurtuluşun tek çaresi İslam kardeşliğindedir. İnsanları bir
arada tutan, birbirine karşı en güzel sevgi ve saygıyı sağlayan,
birbirine yaklaştırıp kaynaştıran, adeta bir tutkal görevi yapan
İslam kardeşliği varken, sevgisizliğe, kavgaya sebep olacak olan
ırkçılık fırsat bulundukça hortlatılmak istenmektedir? Bunun
sebebine baktığımızda; bundan çıkarı olan veya çıkar uman iç ve
dış güçlerdir. Ve bunların bir takım maşalar kullandığını da
biliyoruz.
Irkçılık, tarih boyunca
insanların huzurunu, birlik ve beraberliğini bozan, parçalanma
ve bölünmelere sebep olan baş belası olagelmiştir. Irkçılık,
insanlık tarihi içinde uzun bir geçmişe sahiptir. Bu tarih
milattan önceki çağlara kadar uzanmaktadır. Eski Yunan, Roma ve
Mısır toplumlarında egemen uluslar, kendilerinin doğal
üstünlüklerine inanırlardı. Kendilerinden olmayan ulusları
ikinci sınıf insan, dolayısıyla köle ve hizmetçi olarak
yaratılmış topluluklar olarak değerlendirirlerdi. İsrail
oğullarında olduğu gibi kimi toplumlarda ırkçılık dînî bir
özellik kazanmıştır. Yahudiler kendilerinin seçilmiş olduklarına
inandıklarından, son peygamber kendi ırklarından olmadığı için
peygamberimizi kabul etmemişlerdi.
Irkçılığın tanımlarına bir
göz atacak olursak;
* Irk esasını kabul eden,
ırk davası güden, mensup olduğu ırkı diğer ırklardan üstün
gören, topluluğu teşkil eden esasın ırk olduğunu benimseyen
görüş.(1)
* Kendi akraba, vatan din ve
milliyetini aşırı derecede kayırma gayreti, şovenlik.(2)
* Sosyal grupların kalıtımla
geçen bedenî özellikler ve bu farklılıkların onlar arasındaki
statü ve ilişkinin belirleyicisi olması gerektiğini iddia eden
akım.(3)
* Belli bir ırkın doğal
üstünlüğünü savunan teori ve görüş.(4)
* Bir ırkı diğer ırklardan
üstün görerek, bu üstün ırkın mensuplarının diğer ırktan
olanlara göre daha fazla haklara sahip olması gerektiğini
savunan görüşe ırkçılık denmektedir.(5)
Irkçı ideolojiye göre;
insanları birbirine bağlayan duygular millet olmak, aynı kültürü
paylaşmak, aynı dili konuşmak, aynı dine sahip olmak değil; ırk
ve kan birliğine sahip olmaktır. Bu ideolojiye göre insanları
birbirinden ayıran tek fark ırktır. Kendi ırkından olanlar
kusurlu da olsa onurlu, kendi ırkından olmayanlar onurlu da olsa
hakir görülmektedir.
Irkçılık hiçbir yönden
savunulamayacak kadar insan şeref ve haysiyetine kasteden,
parçalayıcı, bölücü ve çağdışı bir görüştür. Irkçılık kültürel,
etnik, dile bağlı, psikolojik nitelikler taşıyan bir kavram
değildir. Irkçılar kendilerine biyolojik, genetik ve
antropolojik bir temel ararken arî ırk, genetik kalite, saf kan
gibi teorilerle biyoloji, genetik ve antropoloji ile ters
düşmüşlerdir. Bu anlamda ırkçılık aldatmacadan ve safsatadan
başka bir şey değildir.
Genetik bilimine göre
insanların ırkları, renkleri ve psikolojik yapıları, üreme
hücrelerinde bulunan kromozom yapıları üzerindeki değerlere
bağlı olarak değişmekte ve farklılık göstermektedir. Genotipin
oluşmasında insanın hiçbir etkisi olmamaktadır. Değişik ırklara
ve renklere ayrılmalarına rağmen bütün insanlar farklı genetik
yapıya sahiptirler fakat aynı gelişim devrelerinden geçerek
olgunlaşırlar.
İslam dini insanların farklı
ırklardan geldiğini kabul eder. Fakat bunun insanlar arasındaki
ilişkilerde belirleyici rol oynamasını kabul etmez. Çeşitli
ırkların varlığı Allah’ın kudret ve ilminin bir işareti olarak
yorumlanır. Bu yorum, ırklar arasında kurulması öngörülen
barışçı ve eşitlikçi düzenin inanca dayalı ahlâki temelini
oluşturur. İslam, ırk ayırımı gözetmeksizin yeryüzünde halife
olarak yaratıldığını bildirdiği her insanı dünya ve ahiret
mutluluğuna çağırır. Dil ve renk ayrılığı ile sosyal farklılaşma
bir problem değil, ilahi rahmetin eseri olan bir nimet ve O’nun
ilim ve gücünün bir işaretidir.
Yüce Rabbimiz Hucurat Suresi
13. ayetinde şöyle buyuruyor:
“Ey insanlar! Doğrusu biz
sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle
tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak
ki, Allah katında en değerli olanınız, O’ndan en çok
korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.”
Diğer bir ayet-i kerimede,
“Gökleri ve yeri yaratması,
dillerinizin ve renklerinizin çeşitli olması da onun
ayetlerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için ibretler
vardır”(Rum 22) buyrularak insanların farklı yaratılışına işaret
edilmiştir.
Kâinattaki bu farklılık
Rabbimizin yüce hikmetlerindendir. Yeryüzünde tek bir renk
olsun, tek bir şekil olsun, her şey tek tip olsun diye
düşünebilir miyiz? Bütün insanlar aynı özellikleri taşısın, aynı
beceride olsun, aynı şeylerden zevk alsın diyebilir miyiz?
Farklılıklar bir çeşit zenginlik ve ilâhî bir armağandır. (6)
Sahabe döneminde Ebû Zer
el-Gıfarî hazretleri, bir kızgınlık anında Bilâl-i Habeşî
hazretlerine siyah kadının oğlu diye hakaret ediyor. Daha sonra
hatasını anlayarak Hz. Bilal’in kapısının önüne yatarak başını
yerlere koyuyor. Hz. Bilâl yüzüme basmadan buradan kalkmayacağım
diyor. Hz. Bilâl yerden Hz. Ebû Zer’i kaldırarak bu yüz
basılmaya değil, öpülmeye layıktır diyerek onu affediyor.
Hac vazifesini yaparken
zenci birini görünce yüzünü ekşiten adama, dilini bilen birinin
aracılığı ile zencinin; “Bana yüzünü ekşiterek bakana sor
bakalım, boyayı mı, yoksa boyayanı mı beğenmemiş?” diyor. Bu
soru suratımıza bir tokat gibi patladı değil mi? Ne diyor Hak
dostu Yunus Emre:
“Yaratılanı severiz,
yaratandan ötürü.”
Her insan aslında bir çiçek
değil midir? Güneşin her çiçeğin başını okşadığı, her yüze
güldüğü gibi bizler de her insanın başını okşamalı, yüzüne
gülmeliyiz değil mi? Eğer böyle yaparsak o zaman insanlar, güne
bakan çiçekler gibi yüzünü aydınlığa dönecektir.
Hangi çocuk narin, pembe
yapraklı, ince nakışlı bir orkideden daha az hassas ve daha
kıymetsizdir? Bir çocuğun doğuştan değersiz olduğunu kim
söyleyebilir?
Tek çiçeği kendi bahçesinde,
herkesi kendi renginde düşünmek ne kadar doğrudur? Kim böyle bir
hakkı, hangi gerekçe ile kendinde görebilir? Kime dünyaya
gelirken kendisinin torpilli olduğu, başkalarına merhamet
edilmediği söylenmiştir? Yüzünde parıltılar saçan bir işaret,
yüzünde ilahi kudretten bir nakış taşımayan hangi çiçek vardır
ki?
Yaratılana tahammül
edememek, kibirlenerek çiçeğe hor ve hakir bir bakış, Yaratanın
yaptığını çirkin görüp, tenkit etmek kimin haddinedir?
Onlar yaratılırken, dünyaya
gözlerini açarken size mi sorulacak, sizden mi izin alınacaktı?
Sizin gibi olmayan, sizin
gibi düşünmeyen, size benzemeyen çiçeklerin nefesleri mi
kesilmeli? Suları mı kurutulmalı? Vücutları mı yok edilmeli? Ne
dersiniz? Aynı anadan doğmaya önem verenler, aynı sanatkârın
eseri olmaya niçin önem veremezler acaba? O daha değerli, daha
kıymetli değil midir?
Toplumda esas olan İslam
kardeşliğidir. Bu kardeşliğini zedeleyecek, müslümanlar arasında
soğukluk ve düşmanlığa sebep olacak, İslâm’a uymayan söz ve
davranışlardan şiddetle kaçınmak gerekir. Farklılıkları ön plana
çıkarmadan, farklılığı bir zenginlik olarak görüp, hoşgörü ile
davranmalıdır. İslam kardeşliğini bozacak davranışlarda bulunan
fanatik kişilere, taassup sahiplerine itibar edilmemelidir. Din
kardeşliği soy kardeşliğinden önce gelmektedir. Bunun için Yüce
Rabbimiz gerçek kardeşliği İslam kardeşliği olarak belirtmiştir.
İslam’a düşman olan anne-baba bir kardeşimiz de olsa, onu asla
din kardeşimize tercih edemeyiz. Tabiatımız onu istese bile
dinimiz bu duygumuzun önüne geçerek gereği olanı tercih
etmeliyiz. Din kardeşliği şemsiyesi bütün müslümanları içine
almaktadır.
Irkçılık, bilgisizlik,
eğitimsizlik, ölçüsüzlük, amaç ile aracı birbirine karıştırmak,
uzak görüşlü olmamaktan kaynaklanmaktadır. Müslümanlar
birbirinin kıymetini bilip, birbirlerinin hakkına riayet
etmelidir. Fitnecilere, vatan ve millet düşmanlarına asla fırsat
verilmemelidir. Müslümanlar birbirlerinin velisi, dostu ve
kardeşidir. Bu kardeşliği bozacak her türlü söz ve
davranışlardan uzak durmalı, farklılıklarımızı düşmanlık ve
kavga sebebi yapmamalıyız.
Yüce Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim
Hucurât Suresi 10. ayetinde;
“Müminler ancak
kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve
Allah’tan korkun ki esirgenesiniz.” buyurmaktadır.
Peygamberimiz sallallahu
aleyhi ve sellem de bir hadis-i şeriflerinde:
“Sizden biriniz kendisi için
sevdiği bir şeyi müslüman kardeşi için de sevmedikçe tam iman
etmiş olmaz” buyurmuştur.
İslamiyet üstünlük
iddialarının temelsiz olduğunu ortaya koymuş, tüm insanların Hz.
Âdem aleyhisselam ile Hz. Havva’dan yaratıldığını söylemiştir.
İnsanların ırklara, kabilelere ayrılması da onların tanışmaları
ve yardımlaşmaları amacına bağlanmıştır. İnsanların üstünlükleri
inanç ve yaşama biçimlerine bağlıdır. Kim Allah’ın emirlerine
uyar, yasaklarından kaçınırsa o insan daha üstündür. Aynı inanç
çerçevesinde birleşen insanlar kan bağları olmasa da
kardeştirler. Buna karşılık aynı inancın paylaşılmaması
durumunda baba ile oğul arasında bile bir yakınlıktan söz
edilemez. İman etmediği için babasının çağrısına uymayan Hz. Nuh
aleyhisselamın oğlunun ailesinden sayılmadığı Hûd suresinin 46.
ayetinde belirtilmektedir.
Aynı inancı paylaşan
müminler küfrü tercih etmeleri durumunda ne babalarını, ne de
kardeşlerini velî edinebilirler. Tevbe Sûresinin 23. ayeti buna
işaret etmektedir. Mücadele Sûresi 22. âyeti kerimede:
“Allah’a ve âhiret gününe
inanan bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri yahut
akrabaları da olsa- Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk
ettiğini göremezsin…” diye buyurulmuştur.
Peygamberimiz sallallahu
aleyhi ve sellem buyuruyor:
“Hepiniz Âdem’in
çocuklarısınız. Âdem’de topraktan yaratılmıştır. İnsanlar
babaları ve dedeleri ile övünmekten vazgeçsinler. Çünkü onlar
Allah nazarında küçük bir karıncadan daha değersizdirler.”
(Tirmizî)
“Allah kıyamet günü sizin
soyunuzdan sopunuzdan sormayacaktır. Şüphesiz Allah katında en
üstün olanınız kötülüklerden en çok sakınanınızdır.” (Müslim,
Birr 33)
“Allah sizin mallarınıza ve
şekillerinize bakmaz, fakat o sizin kalplerinize ve amellerinize
(eylemlerinize) bakar.” (İbn-i Mâce, Zühd 9)
İslamiyet getirdiği evrensel
kardeşlik ilkesiyle cahiliye döneminde şiddetle hüküm süren
ırkçılık âdetini yok etti. Romalı Süheyb, Habeşli Bilal, İranlı
Selman ile Arap Ebubekir’i bir gördü, onları İslam kardeşliğinde
birleştirip kaynaştırdı.
Peygamberimiz sallallahu
aleyhi ve sellem:
“…Kim kör bir sancak altında
savaşır, asabiyet dolayısıyla öfkelenir, asabiyete çağırır veya
yardım eder de bu halde iken öldürülürse, ölümü cahiliye ölümü
olur.” (Müslim, İmare 53) buyurmaktadır.
Irkçılık (asabiyet,
kavmiyetçilik, şovenistlik) kör taassuptur. Haklı haksız
olduğuna bakmaksızın kişinin kendi kavmine arka çıkması ve
haksız olmasına rağmen körü körüne onu desteklemesidir. Kişinin
kendi kavmini sevmesi asabiyet değildir.
İnsanların farklılıklarının
karşılıklı tanışmaya ve oradan hareketle Allah’ı tanımaya vesile
olması amaçlanmıştır. Kişisel ve sosyal farklılaşmanın getirdiği
özellikler birer üstünlük kaynağı olarak görülemez. Üstünlük
iradî olmayan tabii özelliklerde değil, iradî olan dini ve
ahlâkî duyarlılıkla, bunun ürünü olan güzel işlerde aranmalıdır.
Allah haksız yere üstünlük taslayanların cezalandırılacağını
haber verir. (Kasas Suresi ayet: 83–84)
Kehf Suresi 30. ayetinde
insanların ancak kendi yaptıklarının karşılığını elde
edebilecekleri, Allah’ın insanların ırk ve benzeri özelliklerine
göre değil, inanç ve davranışlarına bakacağı, mükâfatlandıracağı
veya cezalandıracağı belirtilmektedir.
İnsanların kendi
yaptıklarına dayanmayan bir özellikten dolayı onlara karşı
olumsuz bir tutum içine girmenin bir iftira ve apaçık günah
olduğu Ahzab suresinin 58. ayetinde belirtilmektedir.
Yine Rabbimiz Kehf suresinin
28. ayetinde, sosyal statüde sınıf ayrılığı sistemini reddetmiş
ve eşitliği temel prensip olarak kabul etmiştir. İslam, insana
her türlü düşünceye dayalı seçimler yapma imkânı getirmiş,
insanların atalarının ve ırkının körü körüne takipçisi olmasının
önüne geçilmesini istemiştir. İnsanlar arasında ırk, renk,
cinsiyet ve coğrafya farklılığı gibi fiziksel sebeplere bağlı
bir değer ölçüsünden söz edilemez. Sadece takvaya bağlı olarak
ruhlar arasında derece farkı olabilir. Ancak bu türlü fazilet de
sosyo-ekonomik ilişkilerde bir üstünlük hakkı tanımaz. Takvanın
mükâfatı ahirette alınacaktır.
Ülkemizin Karadeniz,
Güneydoğu Anadolu ve İç Anadolu bölgelerinde görev yapmış,
değişik bölgelerdeki sosyo-ekonomik ve kültür faklılığındaki
insanlarla birlikte yaşamış biri olarak gözlemlerime dayanarak
şunları söyleyebilirim: Her ne şekilde farklılık olursa olsun,
farklılıkları bir zenginliğimiz olarak gördüm. Uzun süre
birlikte yaşadığım insanlarla etle tırnak gibi birbirimize yakın
olduk. Birbirimizi sevip saydık. Bizleri bir arada tutan şeyin
İslam kardeşliği olduğu bilinciyle yaşadık. İlişkilerimiz en iyi
şekilde sürdü. Endişeyle başladığım yerlerden ağlayarak
ayrıldım. İslam şemsiyesi altında yaşayan insanların
aralarındaki farklılıkları hiçbir zaman sorun yapmadıklarına
şahit oldum. Farklılıkları sorun yapanlar iç ve dış
düşmanlarımızdır. Gördüm ki ırkçılık, bu ülkenin kalkınmasını,
gelişmesini, huzur ve refah içinde yaşamasını istemeyenlerin
şemsiyesidir ve zırhıdır. Hani bir söz vardır: “Bizim dana eve
gelecek ama köyün çocukları rahat bırakmıyor” derler. Bu
ülkedeki, Türkü, Kürdü, Çerkezi, Sünnisi ve Alevisiyle insanımız
bir arada yaşamakta, farklı dil, gelenek ve görenekleri sorun
etmemektedir.
Değişik etnik kökenden gelen
insanlarla birlikte yaşadım, evimi ve aşımı paylaştım.
Karşılıklı sevgi, saygı ve hoşgörü çerçevesinde iyi ve güzel
günlerimiz oldu. İslam kardeşliği içinde hiçbir sorun yaşamadık.
Çünkü İslam kardeşliği, bir tutkal gibi insanları kaynaştıran ve
yapıştıran güçlü bir kimyaya sahiptir.
İnsanlar arasındaki soy ve
cinsiyet farklılıklarını alay konusu yapmak ve insanları
aşağılamak, yaratılıştaki hikmeti görememektir. Kuran-ı Kerim,
müslümanlar arasındaki her türlü bölücü ve aşağılayıcı tavrı
fâsıklık olarak nitelemekte ve ırkçılığı yasaklamaktadır.
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem insanlık âlemine
hiçbir ırk ayırımı yapılmadan gönderilen tek mürşittir. Veda
Hutbesi ırk üstünlüğü iddialarını temelden yıkmıştır.
Irkçılığın en önemli
belirtisi kızgınlık, nefret ve haksızlıkta yardımlaşmadır.
Irkçılık bir kişinin kendi ırkının haksız davranışına arka
çıkmasıdır. Bu milleti zayıflatıp dış saldırılara açık hale
getirir, birliği bütünlüğü ve kardeşliği bozar, bölünmeye ve
parçalanmaya sebep olur. Irk insanlara bir üstünlük getirmez.
İnsanların ırkı ne olursa olsun, hukuk karşısında herkes
eşittir. Hukukun temeli, haklar ve sorumluluklar belirlenirken
ırka lehte ve aleyhte hiçbir rol tanımaz. İlke olarak, yönetici
Habeşli bir köle bile olsa ona itaat etmek gerekir. (Müsned IV,
126)
İnsanların, soylarına son
derece düşkün olup bunu bir övünç kaynağı görerek diğer
insanları kendilerinden küçük görmesi, aşağılaması tam bir
cehalet örneğidir. Başarı, üstünlük ve iktidarın ırk ve renk
faktörüne dayanmayacağı tarihî seyir içerisinde görülmüştür.
İnsanların farklı ırklar halinde yaratılması hakkında değişik
görüşler olmuş; kimi soy faktörünü, kimi farklı coğrafyaya bağlı
iklim faktörünü öne sürmüşlerdir. Her ne şekilde yorumlanırsa
yorumlansın sonuçta, inancımıza göre, yaratılan bütün insanların
kökü birdir. Bu kök Hz. Âdem aleyhisselama dayanmaktadır.
Irkçılığı savunanlara, kendi ırkını üstün görenlere “Senin atan
Hz. Âdem de, diğerlerinin atası farklı biri mi?” diye sormak
gerekir.
Yaşadığımız şu çağda ırkçı
saldırılara çok sık rastlamaktayız. Çinlilerin Doğu
Türkistan’daki Türklere, Hinduların Müslümanlara, Sırpların
Arnavut ve Boşnaklara, Yahudilerin Filistinlilere, bazı batı
ülkelerinin yabancılara karşı uyguladığı ırkçı politikalar,
zulüm, işkence ve saldırılar bütün dünyanın gözü önünde
yapılmaktadır. Gençlerini iyi eğitemeyen Almanya bugün yabancı
düşmanlığı ile körüklenen asi gençlerle, ırkçı dazlaklarla
mücadele etmektedir.
Tarih boyunca üstün sayılan
ırkların diğer ırklar üzerinde egemenlik kurma ve sömürme
girişimlerinde ırkçılık meşru bir gerekçe olarak kullanıldı.
Yahudilerin ve Almanların kendi ırklarını üstün ırk sayması
gibi. Bunun neticesinde insanlar bayağı, değersiz görülerek
onlara her türlü kötülük yapılabileceği düşüncesi sayesinde
tarihte büyük katliam ve görülmemiş işkenceler yaşanmış,
insanlar gaz odalarında katledilmişlerdir. Siyonistler tarih
boyunca olduğu gibi bugün de yahudi olmayanlara köle muamelesi
yapmaktadırlar
Yine Batı Avrupa ülkelerinde
yaşayan müslümanların giderek artan bir şekilde, yeniden
güçlenen ırkçı saldırılara maruz kaldıklarını görmekteyiz.
Almanya’da dazlakların Türklere yaptıklarını, evlerin
yakıldığını, yakın tarihimizde yaşadık ve gördük. Hollanda’da
müslümanlara yapılan haksızlıkları televizyon ve gazetelerden
takip ediyoruz. Fransızların Cezayirlilere, Amerika’nın Irak’a
ve diğer ülkelere yaptıklarına şahit olmaktayız. Avrupa’nın
göbeğinde Bosna’da bir İslâm devletine tahammül edilememiştir.
Yapılan büyük katliamlar karşısında soykırım yapan insanlara bir
şey yapılmamıştır. Sözde insan haklarına sahip olan batının
katliamlar karşısında çifte standart uyguladığını ve olaylara
seyirci kaldığını hepimiz biliyoruz.
Afrika’dan zorla alıp
götürdükleri zencileri köle olarak kullanan Amerikalılar
zencilere karşı taşıdıkları kinden hâlâ kurtulamadılar.
Yakaladıkları bir beyazla bir zenciye aynı muamele etmediklerini
televizyonlardan izliyoruz. Güney Afrika ve Amerika’da bir
zamanlar umuma açık olması gereken yerlerin kapılarında
“Köpekler ve zenciler giremez!” levhalarının asıldığı
unutulmadı.
Bunca modern eğitim ve
öğretime, küreselleşmeye ve hümanizmaya rağmen ırkçılık
gündemden düşmüyor. Bir kısım devletler kendi ırkından
olmayanları ikinci sınıf insan olarak algılıyor. Dünyanın en
modern ülkesi olarak tanınan Amerika’da beyazlarla siyahlar
ruhen ve zihnen kendilerini eşit hissedemiyorlarsa, dünyanın
birçok yerinde insanların hayatı hiçe sayılıp, inançları ve
ırklarından dolayı öldürülüyor, işkence görüyor, hapishanelerde
namusları kirletiliyorsa, bütün dünyaya seslenerek; “Hani nerede
meşhur o insan haklarınız” diyorum.
Bu yanlışları kökten silecek
İslam kardeşliğidir. “Bu bir ütopya mı? Gerçekten yaşanmış mı?”
diyenler İslam Tarihini incelediklerinde bunun en güzel
örneklerini göreceklerdir. Bedevî bir toplumu, şerefli, izzetli,
merhametli ve adaletli bir duruma getirenin İslam ahlakı
olduğunu ve bunun tarih süreci içerisinde yaşandığını
görmekteyiz. Medine Dönemi bunun en güzel örneğidir. Ensar ile
Muhacirin birbirini sevgiyle kucaklamasına ve yardımlaşmasına
tarih şahitlik etmektedir. Bu başka kültürlerin tarihinde
görülmemiş büyük bir örnektir.
Asr-ı Saadet (Mutluluk Çağı)
döneminde köle çocukları, zenciler ve fakir insanlar, dönemin
soylu ailelerinden olan Kureyş’in başına geçerek onları yönetmiş
ve savaşlarda komutanlık yapmışlardır. Bugün İnsan Hakları
Beyannamesinin en önemli maddelerini oluşturan kısımları,
asırlar önce Peygamberimizin Veda Hutbesi’nde yerini almıştı.
Peygamberimiz, “Arap’ın Arap olmayana hiçbir üstünlüğü yoktur.
Üstünlük ancak takva iledir” buyurmuştur.
Topraklarımızı bölmeye,
parçalamaya çalışan hainlerin; Allah’ı, Peygamberi, Kitabı,
Kıblesi bir olan insanları birbirine düşürmek için yapılan
sinsice oyunlarını, bunlara âlet olan iç ve dış mihrakları
görüyoruz. Bu zavallı kişiler, etle tırnak olmuş insanlarımızı
asla bölemeyecektir. İslam kardeşliği etrafında birleşen
müslümanlar bu oyunlara alet olmayacaktır. Bu vatanın
kurtulmasında hangi ırktan olursa olsun, bütün insanlar kanını,
canını vererek mücadele etmişlerdir.
İslam dini toplumlar
arasındaki birlik ve dayanışmayı yok etmesinden, zulüm ve
sömürüye neden olduğundan ırkçılığı yasaklamış hatta
lanetlemiştir. Bakınız merhum Mehmet Akif Ersoy Safahat’ının
Hakkın Sesleri bölümünde bu konuyla ilgili şöyle haykırıyor:
………
Hani, milliyetin İslâm idi…
Kavmiyet ne!
Sarılıp sımsıkı dursaydın ya
milliyetine.
“Arnavut” ne demek? Var mı
şeraitte yeri?
Küfr olur, başka değil,
kavmini sürmek ileri,
Arap’ın Türk’e; Laz’ın,
Çerkez’e yahut Kürd’e;
Acem’in Çinli’ye rüçhânı mı
varmış? Nerde!
Müslümanlıkta anasır mı
olurmuş? Ne gezer!
Fikri kavmiyeti tel’in
ediyor Peygamber.
En büyük düşmanıdır Ruh-u
Nebi tefrikanın;
Adı batsın onu İslâm’a sokan
kaltabanın!
Şu senin akıbetin bin bu
kadar yıl evvel,
Sana söylenmiş iken doğru
mudur şimdi cedel?
………
Ne Araplık ne de Türklük
kalacak aç gözünü!
Dinle Peygamberin ilâhî
sözünü.
………
Medeniyet size çoktan
beridir diş biliyor;
Evvela parçalamak, sonra da
yutmak diliyor. (7)
İslam dini bütün
Müslümanları kardeş ilan etmiş, bunu da soy kardeşliğinden üstün
tutmuştur. Bunu en iyi simgeleyen hac ibadetidir. Dünyanın dört
bir yanından gelen insanlar yan yana, omuz omuza ibadet
etmektedir. Dünyada bir başka örneği görülmeyen ve büyük
ibretlerle dolu bu manzara, eşitliğin en güzel ifadesi, insan
birliğinin belki de en yüksek sembolüdür. Ayrı ırkta, ayrı
renkte, ayrı dilleri konuşan, fakat aynı inanca sahip bu
insanları bir araya getiren ve kardeşliği hiçbir fark
gözetmeksizin ümmet anlayışı içinde kalplere nakşeden din İslam
dini olmuştur.
İnsanların ve milletlerin
birbirlerine üstünlüğü biyolojik yapılarına göre değil, aynı
inancın paylaşımı ve o inancın emirlerine daha çok sarılmalarına
göredir. Milletlerin ecdatlarının yaptığı iyi ve güzel işleri
anması, tarih boyunca inancı ve vatanı için yaptığı
kahramanlıkları, fedakârlıkları insanlığa örnek olacak işleri
takdir edip övmesinin bir sakıncası yoktur.
Peygamberimize sallallahu
aleyhi ve sellem:
- Ya Rasulallah! Kişinin
kavmini sevmesi kavmiyetçilik sayılır mı? diye soran sahabeye
Peygamberimiz:
- Hayır, kişinin kavmine
zulümde yardımcı olması kavmiyetçiliktir” buyurmuşlardır. (Ebu
Davud, Edeb,112 - Ahmed bin Hanbel IV, 107, 160 - İbn-i Mace,
Fiten,7)
İnsanın sadece kavmini
sevmekle kalmayıp, benim soyum her zaman haklıdır ve ne olursa
olsun ben soyumdan yanayım anlayışı ırkçılıktır. Bu aynı zamanda
bölücülük olup dinimizce de yasaklanmıştır. (8)
Yararlanılan Kaynaklar:
1. Büyük Türkçe Sözlük, D.
Mehmet DOĞAN, İz Yayınları, sayfa: 510
2. Osmanlıca-Türkçe Sözlük,
Ferit DEVELLİOĞLU, sayfa:52
3. İslam Ansiklopedisi,
Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 19 cilt, sayfa:124
4. Şamil İslam
Ansiklopedisi, Şamil Yayınları, 3. cilt, sayfa: 351
5. Yeni Rehber
Ansiklopedisi, İhlas yayınları, 9. cilt, sayfa:221
6. Ölçüler Dengeler, Zeki
SOYAK, İlkadım Yayınları, sayfa:72
7. Safahat, Mehmet Âkif
ERSOY, İnkılâp Yayınları, sayfa:205
8. Altınoluk Dergisi, İsmail
Lütfi ÇAKAN, Şubat1992, sayı:72