İHTİŞAMIN
FARKINDA OLMAK
Allah uzun ömürler versin,
bereketini artırsın, Sezâi Karakoç üstadımız şöyle buyurur:
“Gül, güneş, su, çocuk hep
olağanüstüdür. Fakat bütün bu olağanüstülükler hakkında
duygumuzu sürekli koruyamayışımız yok mu? İşte bütün felaketler
oradan doğuyor.” (Yitik Cennet, s.28, 3. Baskı)
“Çalışmaların, bilhassa
paraya dönük çalışmaların yorgunluğu olsa da kaygısı olmasa”
diye düşünüyorum. “El kârda gönül yarda” formülü uygulanabilse.
Ne ki, hırs cümle güzellikleri silip süpürüyor. Kazanma duygusu
ön plâna çıkıyor. Çalışma hem beden, hem de maalesef gönül
yorgunluğu meydana getiriyor. Hâlbuki beden çalışırken gönül
başka dünyalarda dolaşıp durmalıdır. Saadetin sırrı burada:
İhtirasa kapılmaksın devamlı ve düzenli bir çalışma temposu
tutturmak.
Alınyazımız mıdır nedir,
insanlığın pek büyük bir kısmı duygusal derinlikten mahrum.
Yaratılmış tekmil varlıklar insanları ne kadar az
duygulandırıyor. Doğumdan tutun da ölüme kadar binbir güzellik
insanlara bir şeyler söylemiyor. Veya söylüyor da biz
duyamıyoruz. Ölüm bile artık bizde esrarengiz düşünceler
uyandırmaz hâle geldi. Hâlbuki tabiata, göğe, buluta yağmura,
aya, güneşe bakıp ihtişamı fark edebilsek duygusal sığlığımızdan
üzüntü duyacağız. “Sen çok güzel yarattın Rabbim, lâkin
yüzeysellik, dikkatsizlik, dağınıklık bizde” diyeceğiz.
Ne kadar doğru, “gül, güneş,
su, çocuk hep olağanüstü” ama biz bu olağanüstülükler hakkında,
duygusal bir yoğunlaşma sağlayamıyoruz ki. Bu da bizim
saadetimizi olumsuz yönde etkiliyor.
Nice günler gül gibi doğar,
ay gibi batar gider de biz yine odun gibi kalırız vesselâm.
Senin yarattığın dünya ne
güzel Rabbim. Bu kadar güzelliği yaratmaktan maksadın ne? Binbir
şekil, binbir değişik güzellik her an, her adımda değişen
manzara: Bize, kendini eserlerinle mi anlatmak istiyorsun?
Kendini anlata anlata bizi hangi noktaya çekmek istiyorsun?
Senin istediğin insan tipinin ruhsal boyutu nedir?
Bir duman yükselir dağın
bağrından. Bir dere şırıldar yamaçlarda. Bir kuş süratle o
tarafa bu tarafa uçar, o dala bu dala konar. Bir bulut yığılır
karşı ufuklara, karlar gibi, pamuk öbekleri gibi. Bir
ışıklandırmadır tepelerde âhenkler oluşturan. Gün doğar, ağaçlık
dalgalanır, rüzgâr uğuldar, yaprak hışırtıları çevremizi
doldurur. Mütevazı, pırıl pırıl bir su birikintisinde gün
ışıkları yansır.
İmdi, böyle bir atmosferde
yalnız fiziğimizle yaşamak ne büyük nasipsizliktir.
Unutmamalıyız ki insanı insan eden de sultan eden de, müslüman
eden de imânî ve duygusal boyuttur.
Evet, ihtişamın farkında
olmamak… Bu bir mahrûmiyettir.
Yağmurlar, yine yağsa.
Dereler şırıldasa, rüzgâr uğuldasa. Bizler hayal âlemlerinden
öteye aşıp hayret ve hayranlık makamlarına yine yükselsek.
Mest-ü hayran olsak. Bedenimiz ayaktayken bile ruhumuz secdeye
kapansa.
Yine biz kitaplara dalsak,
güzel tespitler. Tam hasretlerimizi ifade eden sıcak cümleler
bulsak.
Yine biz samimî, kasıntısız,
eziklik hissi duymayan insanlarla karşılaşsak. Yine biz bir
dertten kurtulmuş olmanın sevinci gibi net ve berrak sevinçler
yaşasak.
Yine biz mezar başlarında
derin düşüncelere dalsak.
Yüce bir dağ zirvesinde
kollarımızı “V” şeklinde uçarak “Ne büyüksün Ya Rabbe-l âlemin”
desek. Bu cümle, tâ yürekten gelse.
Yine biz “veren el” olmaktan
büyük, mânevî hazlar alsak.
Yine biz sâdece kendi
çalışmamızın bereketine, Yüce Yaratanın yardımına güvenerek
yarınlara ümitle baksak.
Yine biz kutsal aşkların
özlemlerini duyar hâle gelebilsek.
Yine bizim garazsız ivazsız
düşünenlerimiz, hissedenlerimiz, plânlayıp-programlayanlarımız
olsa.
Yine biz yeryüzünü mescit
olarak görsek de sıcak topraklarda secdelere kapansak, yüksek
heyecanlara ulaşsak.
Yine biz geleneksel ailenin
ve tabii gıdaların tadına ersek.
Tedirgin dünyalarda, cennet
özlemleri içimizde buram buram tütse, ufuklar ötesi özlemlerle
yanıp kavrulsak.
Tekke ve medrese
ortamlarında yaralarımız yumuşasa, karalarımız yunsa.
Yine karanlığın adamları,
karanlıklar içinde kahrolup gitseler.
Yine çelik gibi bir hava
dünyamızı sarsa, sarmalasa.
Kendi tezini öğren, öğret,
yaşa. İnsanların ne diyeceğini umursama, Allah’ın ne dediğine
kulak ver. Övgünün ve yerginin üzerine yüksel. Kendi
mühimlerinle meşgul ol. Ruhunu halktan Hakk’a çevir. Güneş
dururken ateş böcekleriyle ilgilenme. “Ân’ın vâcibi”ni bul ve
ifâ et. Ötesi seni ilgilendirmiyor. Hayatını şuna buna, paraya
pula değil, Allah Teâlâ’ya ayarla. Faal, hareketli, bereketli ve
Allah’a güvenir ol.
Doğruları bilmek, yüreğinde
yaşamak zor, hayata ve pratiğe aktarmak daha da zordur. Fakat
zora talip ol, zor zamanların insanı ol. Unutma ki hep kolaya
kaçanlar, hayâtı ellerinden kaçırırlar.