E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

 

 

 İDRİS ARPAT

GÖNLÜMÜZDEN GÖNLÜNÜZE ;

İHTİŞAMIN FARKINDA OLMAK 

Allah uzun ömürler versin, bereketini artırsın, Sezâi Karakoç üstadımız şöyle buyurur:

“Gül, güneş, su, çocuk hep olağanüstüdür. Fakat bütün bu olağanüstülükler hakkında duygumuzu sürekli koruyamayışımız yok mu? İşte bütün felaketler oradan doğuyor.” (Yitik Cennet, s.28, 3. Baskı)

“Çalışmaların, bilhassa paraya dönük çalışmaların yorgunluğu olsa da kaygısı olmasa” diye düşünüyorum. “El kârda gönül yarda” formülü uygulanabilse. Ne ki, hırs cümle güzellikleri silip süpürüyor. Kazanma duygusu ön plâna çıkıyor. Çalışma hem beden, hem de maalesef gönül yorgunluğu meydana getiriyor. Hâlbuki beden çalışırken gönül başka dünyalarda dolaşıp durmalıdır. Saadetin sırrı burada: İhtirasa kapılmaksın devamlı ve düzenli bir çalışma temposu tutturmak.

Alınyazımız mıdır nedir, insanlığın pek büyük bir kısmı duygusal derinlikten mahrum. Yaratılmış tekmil varlıklar insanları ne kadar az duygulandırıyor. Doğumdan tutun da ölüme kadar binbir güzellik insanlara bir şeyler söylemiyor. Veya söylüyor da biz duyamıyoruz. Ölüm bile artık bizde esrarengiz düşünceler uyandırmaz hâle geldi. Hâlbuki tabiata, göğe, buluta yağmura, aya, güneşe bakıp ihtişamı fark edebilsek duygusal sığlığımızdan üzüntü duyacağız. “Sen çok güzel yarattın Rabbim, lâkin yüzeysellik, dikkatsizlik, dağınıklık bizde” diyeceğiz.

Ne kadar doğru, “gül, güneş, su, çocuk hep olağanüstü” ama biz bu olağanüstülükler hakkında, duygusal bir yoğunlaşma sağlayamıyoruz ki. Bu da bizim saadetimizi olumsuz yönde etkiliyor.

Nice günler gül gibi doğar, ay gibi batar gider de biz yine odun gibi kalırız vesselâm.

Senin yarattığın dünya ne güzel Rabbim. Bu kadar güzelliği yaratmaktan maksadın ne? Binbir şekil, binbir değişik güzellik her an, her adımda değişen manzara: Bize, kendini eserlerinle mi anlatmak istiyorsun? Kendini anlata anlata bizi hangi noktaya çekmek istiyorsun? Senin istediğin insan tipinin ruhsal boyutu nedir?

Bir duman yükselir dağın bağrından. Bir dere şırıldar yamaçlarda. Bir kuş süratle o tarafa bu tarafa uçar, o dala bu dala konar. Bir bulut yığılır karşı ufuklara, karlar gibi, pamuk öbekleri gibi. Bir ışıklandırmadır tepelerde âhenkler oluşturan. Gün doğar, ağaçlık dalgalanır, rüzgâr uğuldar, yaprak hışırtıları çevremizi doldurur. Mütevazı, pırıl pırıl bir su birikintisinde gün ışıkları yansır.

İmdi, böyle bir atmosferde yalnız fiziğimizle yaşamak ne büyük nasipsizliktir. Unutmamalıyız ki insanı insan eden de sultan eden de, müslüman eden de imânî ve duygusal boyuttur.

Evet, ihtişamın farkında olmamak… Bu bir mahrûmiyettir.

Yağmurlar, yine yağsa. Dereler şırıldasa, rüzgâr uğuldasa. Bizler hayal âlemlerinden öteye aşıp hayret ve hayranlık makamlarına yine yükselsek. Mest-ü hayran olsak. Bedenimiz ayaktayken bile ruhumuz secdeye kapansa.

Yine biz kitaplara dalsak, güzel tespitler. Tam hasretlerimizi ifade eden sıcak cümleler bulsak.

Yine biz samimî, kasıntısız, eziklik hissi duymayan insanlarla karşılaşsak. Yine biz bir dertten kurtulmuş olmanın sevinci gibi net ve berrak sevinçler yaşasak.

Yine biz mezar başlarında derin düşüncelere dalsak.

Yüce bir dağ zirvesinde kollarımızı “V” şeklinde uçarak “Ne büyüksün Ya Rabbe-l âlemin” desek. Bu cümle, tâ yürekten gelse.

Yine biz “veren el” olmaktan büyük, mânevî hazlar alsak.

Yine biz sâdece kendi çalışmamızın bereketine, Yüce Yaratanın yardımına güvenerek yarınlara ümitle baksak.

Yine biz kutsal aşkların özlemlerini duyar hâle gelebilsek.

Yine bizim garazsız ivazsız düşünenlerimiz, hissedenlerimiz, plânlayıp-programlayanlarımız olsa.

Yine biz yeryüzünü mescit olarak görsek de sıcak topraklarda secdelere kapansak, yüksek heyecanlara ulaşsak.

Yine biz geleneksel ailenin ve tabii gıdaların tadına ersek.

Tedirgin dünyalarda, cennet özlemleri içimizde buram buram tütse, ufuklar ötesi özlemlerle yanıp kavrulsak.

Tekke ve medrese ortamlarında yaralarımız yumuşasa, karalarımız yunsa.

Yine karanlığın adamları, karanlıklar içinde kahrolup gitseler.

Yine çelik gibi bir hava dünyamızı sarsa, sarmalasa.

Kendi tezini öğren, öğret, yaşa. İnsanların ne diyeceğini umursama, Allah’ın ne dediğine kulak ver. Övgünün ve yerginin üzerine yüksel. Kendi mühimlerinle meşgul ol. Ruhunu halktan Hakk’a çevir. Güneş dururken ateş böcekleriyle ilgilenme. “Ân’ın vâcibi”ni bul ve ifâ et. Ötesi seni ilgilendirmiyor. Hayatını şuna buna, paraya pula değil, Allah Teâlâ’ya ayarla. Faal, hareketli, bereketli ve Allah’a güvenir ol.

Doğruları bilmek, yüreğinde yaşamak zor, hayata ve pratiğe aktarmak daha da zordur. Fakat zora talip ol, zor zamanların insanı ol. Unutma ki hep kolaya kaçanlar, hayâtı ellerinden kaçırırlar.

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.