NASIL YAPANCILASTIK?
BIZI KIM YAPANCILASTIRDI?
KIM BU MANKURTLAR?
GOKTEN ZEMBiLLE MI
GELDILER.../...YOKSA
INDILER?
Ülkemiz, 1950’lerden bu güne
terör olayları ile karşı karşıyadır. 1960’dan 80’li yıllara
kadar sağ-sol, 1980’den sonra ise Türk-Kürt ve en son olarak
da Lâik-Antilâik diye bölünerek insanımız birbirine
kırdırılıyor, kırılıyoruz. Her şeyden öte bütün bu olaylar
ülkemizin siyasî, ekonomik ve kültürel yönden büyük bir sıçrama
noktasında olduğu dönemlerinde çıkarılıyor.
İngiliz devlet adamı
Churchill, “Türkiye’nin ağırlığı 35 kg’da tutulmalıdır.
Türkiye’nin ağırlığı eğer bu kilonun üstüne çıkarsa başına
gaileler açarak yeniden 35 kg.’a indirilmelidir." sözünü
söylemektedir.(Alkan, 2000)
Günümüz insanını tanımlaması
açısından Ahmet Hamdi TANPINAR’ın Huzur isimli romanı ibret
vericidir.
“Biz şimdi bir aksülamel
(tepki) devrinde yaşıyoruz. Kendimizi sevmiyoruz. Kafamız bir
yığın mukayeselerle dolu; Dede Efendi’yi Wagner olmadığı için,
Yunus Emre’yi Verlaine, Baki’yi Goethe ve Gide yapamadığımız
için beğenmiyoruz. Uçsuz bucaksız Asya’nın, Türkistan'ın o
kadar zenginliği içinde, dünyanın en iyi giyinmiş milleti
bulunduğumuz halde çırılçıplak yaşıyoruz.
Coğrafya, kültür, her şey
bizden yeni bir sentez bekliyor; biz görevimizin farkında
değiliz. Boşu boşuna başka milletlerin tecrübesini yaşıyoruz."
Bu konuda güçlü söylemi olan
bir profesör arkadaşın gerçeği gözler önüne seren, bizleri çok
derin düşünmeye çağıran güçlü bir anısı var;
“1990’da gittiğim
Amerika’nın California Eyaleti’nde bir ekonomi profesörünün
bana söyledikleri hâlâ kulaklarımda çınlıyor:
Sen Genç Türk Profesörü! Şu
anda dünyada iki süper güç var; Amerika ve Japonya. Her ikisi
de maddî ve manevî açıdan sıçrama kabiliyetlerini kaybetti.
Sıçrama yapsak bile, milimetrelerle ölçülen sıçramalar
yapabiliriz. Ancak dünyada maddî ve manevî açıdan metrelerle
ifade edilebilecek sıçrama kabiliyetine sahip bir devlet ve bir
millet var, o da Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Müslüman Türk
Milleti’dir. Tabii Amerika ve Batı köprülerinizi kesmezse...”
ABD Eski Başkanı Bill
Clinton’un 15 Kasım 1999 yılında TBMM’de yapmış olduğu konuşma,
bizim kendi dinamiklerimizi yeterince tanımadığımızı ve
potansiyelimize güvenmediğimizi belirtmesi açısından tam bir
ibret teşkil etmektedir.
“Osmanlının dağılması ve
Türkiye’nin yükselmesiyle bu yüzyılın tarihi şekillendi.
Yıkıntılardan yeni milletler doğdu. 20. yüzyılı anlamak için
Türkiye’nin tarihi bir anahtardır. Türkiye’nin geleceği,
önümüzdeki bin yılın ilk yüzyılının şekillenmesinde de önemli
rol oynayacaktır. Türkiye’nin doğu ile batıyı birleştirmedeki
başarısı bu coğrafya göz önüne alınınca daha da önem
kazanmaktadır.
Bölgede ve dünyada
milyarlarca insanın geleceği TBMM’de 25 yıl boyunca alınacak
kararlara bağlı. Bu insanların Türkiye’nin güçlü, lâik,
geleneklerine saygılı, geçmişinden gururlu; ama Avrupa’nın
parçası olan bir ülke haline gelmesinde çıkarları vardır. Bu,
çok çalışma ve vizyon isteyen bir görevdir.”
Teknolojinin getirdiği
rahatlıklarla kendisine daha çok zaman ayırması gerekirken boş
vaktinin olmadığından, kendine zaman ayıramayışından şikayet
eden çağımız insanını bir kenara koyalım.
Karşısına geçmiş dönemlerin
insanlarının o kadar çalışmalarına rağmen yine de kendilerine ve
çevrelerine zaman ayırabilişlerini, bir konu üzerinde yoğunlaşıp
günümüze kadar gelen ölmez eserler bırakmalarını da bir kenara
koyalım.
Ve kendimize şu soruyu
soralım?
“Geçmişte sade devirlerin
sade insanlarındaki sadelik fikrini ve geçmişin bu sade
insanlarını nerede ve nasıl kaybettik?”
Ve içinde bulunduğumuz
günümüz gerçeğini bir kez daha kendimize soralım:
“İçinde bulunduğumuz 'An'ı
etkin biçimde kullanmayı nasıl ve ne zaman öğreneceğiz ve
başaracağız?”
Yaşadığımız zaman dilimini
etkin biçimde değerlendirebiliyorsak, içinde bulunduğumuz
"an"ı etkin biçimde yaşayabiliyorsak sorun çözülmüş demektir.
Bunun bilincine varırsak, sonradan gelecek ayrıntılar içerisinde
boğulmayız. Çünkü hayat sonsuz "şimdi"dir, şu "an"dır.
Geçmişte atalarımız daha
güzelini ve yaratılışa en uygun olanını yaşadılar ve bizlere çok
güzel örnekler bıraktılar, bunları gelecek kuşaklarımız da
yaşayabilir. Yeter ki, ilk önce biz inanalım ve bu inancın
gereğini yaparak çocuklarımıza bu geçmişi aktaralım ve onların
önünü açalım.
Hep birlikte içinde
olduğumuz açık ummanda seyreden bu gemiyi durmadan delerek su
almasına neden olanlar, eğer bir hıyanet içinde değillerse,
kesin bir gafletin içinde olduklarını bilmeleri ve bu bilinci
yakalamaları gerekir.
Kasten bilinçli olarak
geminin batması için delik delen yerli işbirlikçi hainler,
Anadolu'ya gidemeyen, Anadolu ile gönülden kucaklaşamayan,
Anadolu ile kavgalı, Anadolu'dan soyut olanlardır. Bu insanlara
bu millet, kendini yönetme görevi vermemektedir. Sandık önüne
konulduğunda bunları sandığın dibine yapıştırmasını çok iyi
bilmektedir.
Cengiz Aytmatov’un “Gün Olur
Asra Bedel” adlı eserinde anlattığı bir Mankurt Efsanesi vardır.
Mankurt Efsanesi’ne göre,
Juan-Juan adlı barbar bir toplum, tutsak ettiği kişileri
nitelikli köleler haline getirmek için onların belleklerini
silermiş. Bunun için önce tutsağın başını kazır, saçlarını tek
tek kökünden çıkarırlar. Bu arada bir deveyi keser derisinin en
kalın yeri olan boynundaki deriyi tutsağın kanlar içindeki
kazınmış başına sımsıkı sararlarmış.
Kuruyup büzülen deri kafayı
mengene gibi sıkıp, dayanılmaz acılar verirmiş. Bir yandan da
kazınan saçlar büyüyüp dışarı çıkamayınca başına batarmış.
Tutsak başını yerlere vurmasın diye bir kütüğe bağlanır, yürek
parçalayan çığlıkları duyulmasın diye elleri ayakları bağlı
olarak ıssız bir yerde dört beş gün aç susuz bırakılırmış.
Beşinci günün sonunda
tutsakların çoğu ölürmüş. Kalanlar ise belleklerini yitirirmiş.
Tutsak zamanla kendine gelir, yiyip içerek gücünü yeniden
toplarmış. Ama o artık eski insan değil, ölünceye kadar
geçmişini hatırlamayan “mankurt” olurmuş. Bir mankurt kim
olduğunu, hangi soydan geldiğini, anasını, babasını, çocukluğunu
bilmezmiş.
İnsan olduğunun bile
farkında değilmiş. Bilinci, benliği olmadığı için, efendisine
büyük avantaj sağlarmış. Ağzı var, dili yok, itaatli bir
hayvandan farksız, kaçmayı dahi düşünmeyen, hiçbir tehlike arz
etmeyen bir köle. Onun için önemli olan tek şey efendisinin
emirlerini yerine getirmek oluyor...
Bugün çağdaş eğitim
vereceğiz diye bilinçsizce Batı'nın Rahle-i Tedrisi'nden
geçirilen Anadolu insanının yavruları ecdadın kültüründen,
örfünden ve geleneğinden böyle koparılmaktadır. Çocuklar daha
ilkokulda anne-babalarını unutmakta, süreç içinde anne-babaların
kültürlerine, örflerine ve geleneklerine düşman edilmektedir.
Bugünkü Lâik-Antilâik
çatışmasının temelinde bu vardır. Din düşmanlığının temelinde bu
vardır. Çocuklarımızın ellerindeki hikâye-masal kitaplarında
Hanslar, Corclar, Piyerler, Terezalar, Monikalar, Yılbaşı - Noel
–Çamağacı - Christmas - Kilise bunun için vardır.
Bu hikâye - masal
kitaplarının içinde bizim genlerimize, kromozomlarımıza kazınmış
geleneklerimiz oruçlarımız, dini bayramlarımız bunun için
yoktur. Çocuklarımız daha ilk okumayı öğrendiklerinde
kafalarına, beyinlerine, onları anne ve babalarından koparan bu
acımasız müdahale yapılmaktadır.
Çocuklarınıza sorun!
Kemalettin Tuğcu'yu, Ömer Seyfettin'i tanıyorlar mı?
Bizim yoksulumuzun
çocuklarını, güçlüklerle dolu fakat leke düşmemiş ak alınlı,
şerefli örnek hayatlarını anlatan, okuyan, bilen var mı?
Ninesiyle, Şerife kadınıyla Haymana ovasına Türkün şerefi için
mermi taşıyan kağnının arkasında titreyen Memiş'i okuyan var mı?
Falaka'yı, Beyaz Lâle'yi,
Bomba'yı, Pembe İncili Kaftan'ı, Kaşağı'yı, vb. bizim öz
değerlerimizi okuyanınız, bileniniz var mı?
Bayramlara düşmanlık bunun
için vardır. Bindörtyüz yıllık Kurban, çocuklara bunun için öcü
gösterilmektedir. Dine saygılıyız derler... Caminin yanında
meyhaneye izin vermeyen belediye başkanını bu nedenle “Lâiklik
elden gidiyor!” yaygarası içinde şeriatçılıkla bunun için
suçlarlar.
Bu okullarda okuyan çocuklar
bizim kanımızı taşıyorlar ama bizim çocuklarımız olmuyorlar, biz
istesek de olmuyorlar. Çocuk camiyi tanımıyor ama Noel Baba'yı
dedesinden çok daha iyi tanıyor. Çünkü bayramda dahi dedesine
gittiği yok ki... Fakat Noel Çamı'nın ışıkları Noel Baba'nın
hediyelerini pırıl pırıl parlatıyor. Çocuk rüyasında ve
hülyasında Noel Baba'sıyla kucak kucağa...
Kendi öz dedesinin,
ninesinin lâfı mı olur?
Bir müslüman kardeş ülkede
adı Ahmet, Mehmet, Mustafa olan bir elçimiz devletten bayram
sabahı, bayram namazı için bir davet alır. Fakat bizim elçi
beyimiz; “Ben lâik bir ülkenin görevlisiyim, bunun için bir dînî
törene katılamam!” der, diyebiliyor...
Bin yıldır kader birliği
yaptığımız, aynı inancı paylaştığımız insanlara bu ülkede
acımasız saldırılar yapılmaktadır. Batı'nın insanını,
şehirlerini ayrıntısına kadar biliriz. Asıl bilmemiz
gerekenlerin başşehirlerini zor biliriz, insanını hele hiç
bilmeyiz.
Onlar bizi bilirler ama
nasıl bilirler? Kendilerini tanımayan, Anadolu'dan soyut, bu
milletten kopuklar gibi bilirler. Çünkü bizde gürültüyü yapanlar
bu milletten soyut ve kopuklardır.
Sözde dînî inancı içinde
görünenlerin yaptıkları yanlışlıkları deve yapanlar bunlardır.
40 tane bankayı hortumlayanlara karşı yürütülen takibatın yasal
dayanağı olmadığını savunanlar yine bunlardır.
Bu millet kardeş olacaktır.
Bu millet kültürüyle, örfüyle, gelenekleriyle, dini ve de
dinlere saygılı insanıyla, üniversitede ve sokakta başörtüsüyle,
çarşafıyla, poturuyla, takkesiyle birlik ve beraberlik içinde
olacaktır.
Beyinleri silinmiş ve
yıkanmış olanların yaşadığımız en az bin yıllık tarihi,
coğrafyayı ve de yaşadığımız birlikteliği belleklerinde yeniden
hatırlamaları dileği ile.